Öykü

Sakkara’nın Laneti

Dededen, yedi göbek hazine avcısıydı Sezargiller. Babadan oğla, oğuldan toruna, torundan cocuğa akıp gitmiş gömü sevdası Kala kala Soysuz Rıfat’a kalmış son umudu Büyük Sezar’ın. Çirpi bacak, tahta surat, kara kuru oğlan olsa da, cevvamış bizim Rıfat. Yanıp dururmuş geceleri, bocuk boncuk terler, uykularından uyanırmış gömü diye. Hep onu çağırırmış Kralın hazinesi rüyalarında. Elde avuçta ne varsa, uçup gitmiş bu uğurda. Bir oda, bir soba, bir sofra, kırk nufus –Üç kuma otuz yedi kız- varmış bakmak zorunda olduğu. Bundan demişler Soysuz Rıfat diye. Erkek evlatsız soy mu olur? Kıran girmiş kıran, demişler kahvede. Alay edip durmuşlar bizimkiyle. Açlık sefalet sürüp gitmiş bir ömür. Son demiş Rıfat, bu son. Kurtuluş, bu çocukta diye umutla söylenmiş her yerde.”Bu da erkek olmazda bir daha ceketi atmam karının üzerine” diye söylenmiş. En sonuncu Ayşe’ymış. Fındıkgillerin Ayşe. Diğer iki kuma kuruyup gitmiş zaten kırkından sonra. Soy bitmiş, umut bitmiş Rıfat’ta. Düzceli Mehmet girmiş araya, bulmuş gençten birini. Gül gibi yüzü, kırmızı yanakları, kocaman gözleri, örgülü saçlarıyla; bir görüşte dökmüş Rıfat’ın düşlerini. Ama tuzluydu bu tanışmanın bedeli Rıfat’a. Soy demiş, baba demiş, ecdat demiş, kral demiş. Bakmamış cebinin deliğine, vurmuş paranın gözüne. Sen misin bir kuma daha getiren! Daha ilk günden başlamış eziyet, işkence. Nefes aldırmamış kumalar. Her yana koşturmuşlar garibimi. Yüzünün alı gitmiş, karası oturmuş yanaklarına. Ama o ermiş koca Rıfat’ın kalbine. Bir kelime etmemiş, hiç bahsetmemiş, atmış içine olanları… Rıfat’a erkek çocuk verecek o bir kere, hep sabretmiş olanlara bundan sebep. Evde baş tacı olacaktı. İşte o zaman görecek onlar eziyeti, işkenceyi. Yüzü kızarmış, elleri terlemiş, heyecandan dili damağı kurumuş yanındayken Rıfat’ın. Onca şeye rağmen çatlatmış hasetinden Hatçe İle Gülşa’yı. Gülşa dedim diye takılmayın ha! Nufus müdürü öyle yazmış adını. Yoksa Gülşah Ana dermiş her iki kumada. Gel gelelim bizim ihsan doğmuş. Bir çırpıda büyümüş, babasının son tekne kazıntısı. Daha da atmamış ceketi İhsan bir yerlere.” Aha dağım, aha beyim bu çocuktur” demiş, susturmuş tüm kahveyi.

* * *

“Sakkara’nın laneti üzerine olsun…”

Elindeki haritayı evirmiş çevirmiş hiç bir şey anlamamıştı Göynekçi İhsan. Kimi yerde Göynekçi İhsan, kimi yerde de Soysuzun Oğlu. Antik mısır yazılarını çeviren birini bulmuş Muğla’da, ona gitmiş, anlatmış meramını. İyide sövüşlemiş bizimkini gavurun oğlu. Yazı dediğime bakmayın, doksan hiyerografliften oluşan bir kağıt parçası. Hiç bir anlamı olmasa da, Kral Dsojer’in hazinesini kaçıranlar onu Datçanın’nın göbeğine gömmüştü ona göre. Düzceli Mehmet Amcası bir gece babasından habersiz aramış İhsan’ı. Haber verse kıyamet kopmadı ama yemin ettirmisti Mehmet’e Rasim haritadan kimseye söz etmeyeceğine dair. Duysa güven yerle bir. Dikiş tutmazdı arkadaşlıkları bir daha ikisininde. İhsan’la sustu bunu bilerek.” Al git haritayı Rasim’e, o anlar her şeyden, sağlam adamdır, beni de mahcup etmez,”demiş. Vurmuş kendisini yola telefonu kapatır kapatmaz İhsan. Dükkâna adımı atar atmaz, sermiş masaya tüm hayallerini. Haritayı görünce fal taşı gibi açılan gözleri adamın. Harita sahte ama semboller gerçek hazinenin Datça’da gömülü olduğunu anlatıyormuş. Aklına hinlik düşmüş Antikacının. Ucuza kapatırım sanmış. Uç beş neye kandırırsam benimdir artık sanmış. . Sonu büyük hazine nasılsa. Vermiş yalanın gözüne antikacı. Yutmammış bizimki zokayı. Çünkü Soysuz Rıfat gelmiş aklına. “Babama da sorayım. O ne derse o.” Kasadan bir deste kâğıt çıkarmış, atmış önüne Göynekçi İhsan’ın. Biliyordu, ne kadar muhtaç olduğunu paraya.”Bak hele İhsan. Yalnız çok para lazım bunu parçayı kaldırmak için, bilesin. Paranın devamı hazır! Bu düşün diye avans sana…” “Eyvallah, Rasim Ağabey,” demiş İhsan. Ağzı bir karış ayrılmış masadan. İçi bir garip varmış babasının yanına. Antikacının laflarını söylemiş. Rıfat heyecandan ölecek gibi olsa da, kafası karışmış.” Demek Sakkara’nın laneti üzerimize olacak… O zaman haritanın aslını götürelim bakalım bunlara ne diyecek Deyyus. “İhsan babasının cilasından korkmuş olacak ki susmuş, içine çekilmiş. Hiddetli adam Rıfat. Kafasına ters geleni düz edermiş. Babasının bu tarafından korkarmış en çok. Saf oğlan, saf! Kime benzedin sen bilmiyorum. Yemiş bu dinsiz seni, belli. Bide bana desin hele diyeceklerini, yürü bakalım.” Rıfat inmiş evin mahzenine. Bir şarap şişesi bulmuş. İhsan’nın yüzünde şaşkınlık, aval aval bakmaya durmuş babasını. Babası doğduğundan beri tövbeliymiş. İlk kez o zaman görmüş haritanın aslını İhsan. Vakit dinlememişler, kar kış dinlememişler çıkmışlar yırtık ayakkabılarla yola.

Antikacının kapısı Ana- Baba günü. Jandarma, Ambulans, itfaye ve polis. Kim varsa üşüşmüş buraya. Rıfat’ın aklı çıkmış siren sesleri ile ışıklarını görünce. İhsan sokulmuş kalabalığa.” Hayırdır kardeş. Ne oldu burada.” “Antikacı Rasim birini vurmuş. Kaçmış.” Bu sırada polis kelepçeli henüz bıyıkları bile terlememiş Can’ı götürüyormuş. Tüm mahalleli gencecik çocuğu yuhalıyormuş. İhsan tanımıştı Can’ı. Göz göze geldiler. “Lanet var, lanet kralın laneti.” Orta yaşlarda bir kadın yüksek sesle söylenmeye başladı o an, “Ah, Rasim Ah! Yedin çocuğun başını. Oğlum gerçeği söyle… Ben yapmadım de, gerçeği söyle.” “Baba haydi gidelim buradan.” “Ne olmuş hele anlat bakalım.” “Gidelim baba, gidelim ben anlatacağım sana.”

Çok zaman susmuş baba- oğul. Kapanmış evine. Dışarı çıkmak ne kelime gömüyü unutmuş gitmişler neredeyse. Saatler, günleri, günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Bir akşam yemek öncesi kapı çalmış. İhsan açmış kapıyı. Rasim dikilmiş kapılarına. Yanlarında dört tane de izbandut gibi herif. İhsan küçüldükçe küçülmüş. “Hele gel ihsan. Seninle bir konuşalım.” “Tamam Rasim Ağabey.” “İhsan kim bunlar.” “Mektepten Ağabeyler baba. Bir kaç ders var onlarla ilgili konuşacağız.” İhsan kaçırmış babasından gözlerini, ceketini ve kasketini takmış, hızlıca çıkmış dışarıya. Küçüldükçe küçülmüş ihsan yürüdükçe Rasim’in yanında. İhsan karınca kadar olunca Rıfat almış çifteyi sırtına, düşmüş İhsan’ın ardına.

Rasim istemiş gerçek haritayı, İhsan diklenmiş. Yok demiş size harita marita. Rasim çıldırmış. “Benden aldığın paraları geri ver lan it o zaman, indirin lan şerefsizi,” diye emir vermiş çakallarına. Çullanmış ikisi üzerine İhsan’ın. Biri çekmiş bıçağı boğazına. “Ya canın ya harita,” demiş Rasim. İhsan küçüldükçe küçülmüş yerde. Çekmiş çiftenin tetiğini Rıfat. Yağmur gibi saçma Rasim’in adamlarının üzerine. Bir tane daha sallamış. Adamlar toz duman. Rasim kekeme. Topuk, o topuk. İhsan yerde. Rıfat tutmuş bizim oğlanın elinden, kaldırmış ayağa. Karanlığa sığınmışlar. Ev korku içinde, girmişler içeri. İhsanın postu üç yerden yırtık. Neyse ki derin değil diye teselli olmuş Ayşe. Bir kaç bez, biraz tentürdiyot, biraz da kara melhem, bir şeyi kalmazdı nasılsa diye düşünmüş. Koşmuş analık korkusuyla evladını iyi etmek için Ayşe. Hatça Ana sarılmış telefona, jandarmayı arayacak olmuş. Rıfat çekmiş fişi. “Susun hele, bir sakin olun. Yok bir şey.” “Bey, çocuk gidiyordu elden. Kimdir bunlar, ne isterler benim garipten?” diye çıkışmış Ayşe. İlk kez evlendi evleneli sesini yükseltmiş Rıfat’a Ayşe. “Tamam Anne, geçer. Sen hele tentürdiyot ile bezi ver bana. Dökelim hele şu yaraların üzerine. Hem tütün falan basarız sonra, geçer gider hiç bir şeyim kalmaz.” Oy Rıfat Oy! Az daha gidiyordu erin, beyin bu genç yaşında. Ya yetişmeseydim ne olacaktı kim bilir diye söylendi sessizce. İçi çekilmiş Rıfat’ın. Daralmış. Kalbi sıkışmış, ölecek gibi olmuş. Boğulmuş korkudan ödü. Rıfat o gece kırpamamış gözlerini, uyku tutmamış. Uyuyamamış bir gram. İhsan bir açmış gözünü Rasim’i görmüş lanet diye. Bir kapatmış gözünü çırağın hayali gelmiş aklına lanet diye.

Rıfat, yemeden içmeden kesilmiş bir haftaya. Önce gözlerinin feri terk etmiş, sonra yüzünün rengi. Erimiş, tükenmiş, kuş kadar olmuş. Susmuş korkudan. Evlat bu, kolay mı? Otuz yıl beklemiş gelsin diye. Soyunun devamı eri beyi, her şeyiydi o. Doktor, ilaç kesmemiş. Kimse sebebini bulamamış Rıfat’ın ince hastalığının. Bir deri bir kemik kalmış, çekilmiş ruhu bedeninden. Dersin ki bıçağı yiyen Rıfat. Gün gün küçülmüş, kalbi kaybolmuş. Bir sabah kapatmış gözlerini bir daha açmamak üzere. Küçük bir kutuya sığmış o heybetli beden. Taşımışlar sonsuzluğun derinliğine omuz üstünde.

“Başın sağ olsun İhsan, Rasim Ağabeyin selamı var. Bir isteği var mı diye soruyor ?” demiş cenaze namazında elini sıkanlardan biri. “Dostlar sağ olsun. Yok, deyin,” demiş İhsan. Aklına evdeki üç anası on sekiz kardeşi gelmiş. Evlenenleri saymıyordu çünkü. Onlar yuvadan uçtuğu gün selamı sabahı kesmişler. Cenazeye gelip helallik bile almamışlar- babalarından. İhsanı mı düşünecekler diye içinden geçirmiş, hiç birini aramakmış bu yüzden. “Biz diyelim Ağabeyimiz selamını, bir ihtiyacın olursa bizi ara, numaramız bu,” deyip ayrılmışlar yanından. İhsan kudurmuş, köpürmüş, içine çekilmiş acısından. Dile kolay Soysuz Rıfat ölmüştü. Ölür mü lan babalar? diye kendi kendine sorguladı o anını. Kaç kere tekrar etti kim bilir bu sözcüğü? “Babalar çocuklarını terk edip gider mi bu acımasız dünyada?” diye ağlaya ağlaya kırkını çıkardı Soysuz Rıfat’ın.

Elde avuçta kalmayınca bir şey, önce Hatça Ana, sonra ablaları bir bir hasta olmaya başladı İhsan’ın. Kıran girmiş gibiydi. Bir bir dökülüyordu tüm aile. İhsan babasından sonra hastaneden çıkamaz olmuştu. Kasnak Melahat’i götürmüştü bu sefer. Evin yükü birazda ondaydı. Kızlara çeyizlik örer eve para sokardı Melahat. Ortanın yarısından terk etmişti okulu. Gözü açık, uyanık bir kızdı. Evi çekip çevirirdi. Oda elden düşerse vay haline İhsan’ın.

Üç gün, üç gece ateşler içinde; yarı aygın, yarı baygın geçirmiş hastalığını. Serumlar, ilaçlar, iğneler bana mısın dememiş. Rıfat gelmiş hepsinin aklına. Ya babamız gibi gidersek bir haftaya korkudan diye, koşmuşlar hastaneye. Melahat açmış biraz gözünü, doğrulamak istemiş biraz. Ablasını gören İhsan’ın bir huzur kaplamıştı. Biraz umutlanmış biraz mutlu olmuştu. Bu sırada kapı çalmış, içeri girmişti yabancı biri. Orta yaşlarda, kır saçlı, gözlüklü, beyaz önlüklü biri. Doktor desen değil, üç günde geleni gideni ezberlemişti İhsan. Adam içeri girmiş, İhsan’a yaklaşmıştı. “Hele söyle Rıfat, nasıl oldu hastan? Melahat değil mi adı? Kasnak Melahat. Eli örgü tutar Melahat’in bilirim ama bundan sonra nasıl olur onu bilmem. Bak bu ilaçları, Rasim Ağabey gönderdi. Sen gelirsen ilaçlar iyi gelirmiş, sen gelmezsen bilesin ki ilaçlar kötü işlermiş,” diye tehtit etmişti İhsan’ı. İhsan hiddetlenecek olmuş, Melahat dur demişti kardeşine. Adam hızlıca çıkıp gitmiş. İhsan koşmuş peşinden hastaneyi ayağa kaldırsana nafile adam çoktan kaybolup gitmişti ortadan.

Hatça Ana gelmiş, Melahat’in başında refakat ede durmuştu. İhsan kararını vermişti. Arayacaktı Rasim’i. Yanına haritayı da almıştı. Hatça Ana ile vedalaşmış, Melahat’e de dönene kadar iyileşmesini söylemişti. Çıkışta kontrorlu telefondan Rasim’in adamlarını aramış, adresini öğrenmişti. Yatağandaki eski otelin bodrum katına doğru yola çıkmıştı. Yatağanda inince dolmuştan, dört tane izbandut gibi adam sardı etrafını İhsan’ın. Bindirdiler zorla başka bir taksiye. Götürdüler bıraktılar Rasim’in ayaklarının dibine. Rasim kaldırdı yerden İhsan’ı.” Ver bakalım, haritayı.” “İhsan çıkardı ceketinin cebinden haritayı. İsteyemeye istemeye verdi. Eli titredi. İçi de! Bir asırlık sevdaları yitip gidiyordu Rasim’in ellerinde. Rasim açtı haritayı, evirdi, çevirdi.” Tirediye ormanından, üç yüz metre içeride. Küçük tepe dağlarının göbeğinden dört bin metre aşağıda. On çınarın ortasından kırk adım. Yerin iki kilometre aşağısında, zindan bahçesinin dibinde.” “Bu söylediklerini tekrar tekrar etti Rasim. İhsan büyük dedesinin hikâyelerini hatırladı. Rasim tekrar etti. “Sakkara’nın laneti üzerinize olsun.” “Göynekçi İhsan, söyle bakalım ne biliyorsun Kralın Heykeli ya da Kılıcı ile ilgili.” “Bana ne yapacaksınız? Öldürecek misiniz beni?” diye karşılık verdi İhsan. Bu sırada Rasim’in çakallarından en büyük cüsseli olan araya karıştı.” Hayır, bize yardımcı olursan neden öldürelim seni. Hem bak! Rasim Ağabey’imizin eli bonkordur. Bak, Can’a o içeride aslanlar gibi yaşıyor. Sadece o değil. Anası da, bolluk bereket içinde.” “Tamam. Anlatacağım.” “Aferin aslanım,” diye şefkatle saçlarını okşadı Rasim İhsan’ın.” Dedem de bunları anlatırdı. Ama ben her gece rüyamda başka bir yer görürdüm. Stratonikeia’nin karşı köyünde, bir orman, oranın başındaki çeşmeden ileride bir on çınarı arkana alıp, kırk adım gittikten sonra derin derin kazardım. Bir pramit çıkardı. Kutuyu açınca antik mısır hazinelerinin anahtarı çıkardı. Pramidin arkasındaki kapı deliğinden sokunca anahtarı tüm hazinenin kapısı açılırdı. Bildiğim sadece bu.”

* * *

“Haydi ulan, yakalanacağız. Kazın şu Allah’ın belası yeri.” Rasim, gittikçe daralan yoldan, sesi yankılanarak tehdit etti içerideki herkesi. Kaç gündür buradaydılar kimse bilmiyordu. Deli gibi toprak kazıyorlardı. Önde Göynekçi ihsan. Arkada Dallama Ömer, Kazık Ahmet ve en sonda da Puşt Rasim. İhsan terfi ettirmişti antikacılıktan puştluğa. Esir almıştı çünkü onu. Ne dese yaptırıyordu garibime. Onun sevdası başa belaydı. Çıkaracaktı kaç yıllık sevdasını topraktan. Çıkaracaktı da, sağ çıkar mıydı onu bilmiyordu bu yoldan. Bildiği tek şey vardı, puştluk yapacaktı Rasim. Boşuna terfi etmemişti onu oraya. Jandarma dolanır olmuş her yerde. . Melahat gitmiş kayıp başvurusu yapmıştı İhsan hastaneden çıktıktan sonra. .Her yerde arar olmuşlar onu. Şimdi orada dört kişi, dördü de jandarmalık. Hay Allah’ım yardım eyle diye diye dua eder olmuş İhsan her anına.

“Buldum. Buldum işte. Burası işte küçük pramit burada. Rasim Ağabey, çok şükür Allah’ıma kavuştum ona” diye seslendi İhsan. Rasim yüksek ve kızarak çıkıştı. “Çekil kenara hele sen. Bundan sonrası bizde. Canını bağışlamamı istiyorsan karışma sen.” “Ağabey, bak istersen beraber çıkaralım.” “Olmaz, haydi Ahmet, haydi Ömer. Asılın küreklere kazmalara.” “Vura vura paramparça ettiler pramidi. Tuz buz edene kadar saldırdılar acımasızca. Yok ama hiçbir şey yok. İçleri kıyıldı bir an umutsuzluktan. Bunca emek bunca zahmet boşa gitti diye söylendi Rasim.” Ağabey, durum hele. Bakın anahtar işte. Yerde.” Ömer’in gözleri açıldı birden. Yerde duran sarı demir yüreğine güneş gibi doğdu. İçleri ısındı. Ahmet duvarı temizlemeye başladı hızlıca. Rasim ellerini ovuşturdu.” Aferin, İhsan sende ne göz varmış böyle. Nasıl gördün bizim göremediğimizi. Kralın hazinesi geliyor ulan. Zengin oldum zengin. Ver elini Almanya,” diye bağırmaya başladı birden Rasim. İhsan yıkıldı kaldı olduğu yerde. Arkadan seyre daldı Ahmet’le Ömer’i.” Aha buldum deliği. Kapı var burada Rasim Ağabey.” “Çekil, Ahmet kenara.” “Rasim anahtarı soktu duvardaki deliğe. Çevirdi yavaş yavaş. Toz toprak dökülmeye başladı üstlerine. İhsan koştu, tutu Rasim’in elinden. Ömer’le Ahmet çullandı İhsan’a. Rasim’le İhsan çevirdi anahtarı. Kapı oynadı yerinden. Toz toprak göçtü üstlerine. Kapıdan sızdı alev gibi bir ışık. Kurşun gibi yağdı üstlerine. Rasim’de Ahmet’te Ömer’de devrildi yere. İhsan sıkı sıkı tutu kapıyı. Açıldıkça ışık arttı. Işık arttıkça İhsan daha sıkı tutmaya başladı. Sonra aldı ışık İhsan’ı tüm heybetiyle içine.

* * *

“Efendim, bunları kentin girişinde yakalamışlar. Nereden geldikleri ve kim oldukları belli değil. İzniniz olursa eğer, pramidinizin yapımı sırasında çalıştıralım.” Kral Djoser keskin gözleriyle önce veziri İmhotep ‘e bakmış sonra da önünde başları eğilmiş şekilde çökmüş, İhsan’ı, Ahmet’i Ömer’i ve Rasim’i süzmüş. Sıra ile etrafında dolanmış hepsinin. Önce Rasim’in, sonra Ömer’in öldürülmesi için emir vermiş. Ahmet’i korkudan dizleri zangır zangır titremeye başlamış İçine bir ürperti gelmiş. Soluklanmış, derin derin nefes almış. İhsan’da gram korku ve telaş yok. Çok soğukkanlı ve sakin beklemiş Kralın konuşmasını.” Bunların ikisini alın, kubbe için adam lazımdı. Çalışsınlar, son taşa kadar mermer taşıyacaklar,” demiş Kral Djoser. İmhotep tekrar ettirmeden kaldırmış yerden hem ölüleri hem sağ kalan ihsan’la Ahmet’i. “Tek kelime etmeyin, yürüyün,” demiş İmhotep. Piramidin içinde, karanlık delhizlerden sürüne sürüne çıkmışlar pramidin tepesine. Harıl harıl çalışan bir karınca ordusu gibi dışarıdan taş ve balçık -taşıyormuş esirler. Ahmet yedirememiş gururuna esir olmayı; salmış kendisini boşluğa ansızın. Sanki az önce dua edip hayatta kaldığına şükreden o değilmiş gibi bir solukta vermiş nefesini. İhsan varmış, diğerlerinin yanına. Susmuş, konuşşa ne olur ki. Kim anlar onun dilinden. Tek kelime edecek gücüde yokmuş zaten. Başlamış diğerleri gibi taş ve balçık taşımaya. Saatler günleri, günler ayları kovalamış. Bizim İhsan beş karış sakal. Sac desen almış başını gitmiş. Zaten zayıftı şimdi hepten olmuş bir deri bir kemik. On metre öteden kaburgaları sayılır olmuş. Son taşı da koyduktan sonra herkes azledilmiş. İhsan sızmış halkın içine. Susmuş, yıllar geçmiş susmuş. Hem konuşsa ne olur. Dese ki iki binli yıllardan geliyorum. Kim inanırdı ona. Neyse gün olmuş, devir dönmüş. Kral öldü denmiş, sakkara meydanın da. Bir ağıt, bir uğultu. Yer gök yıkılmış göz yaşından. Kralın veziri, pramidin mimarı çıka gelmiş birden halka konuşmuş. Kral Djoser mumyalanacak bu gece. Üç gönüllü seçeceğim. Eli hızlı, işi bilen. Seyretmiş köy meydanını. Tek tek göz gezdirmiş. Nasip ya nasılsa bu konuşamaz diye getirmiş ayağına ihsan’ı. Ağzı var dili yok. Ne duyar ne konuşur diye almış yanına götürmüş pramidin dibine. Almışlar sürmüşler allamışlar pullamışlar mumyalamışlar kralı. Birde en sevdiği yüzüğü koymuşlar avucuna. İhsan bu boş durur mu? Adım adım izlemiş her şeyi. Gece olmuş kapatmışlar kapağı. Koymuşlar pramidin dibindeki sunağa lahdi. Kapatmışlar üstünü bir güzel. Herkes çekilmiş ağıdının başına. Ayinler, dualar ve dilekler derken süzülmüş bizim İhsan lahdin dibine. Açmış, sıyırmış kapağı. Çıkarmış Kralı yerinden. Tek tek soymak istemiş. Vakit yok, zaman yok. Bakmış olacak gibi değil. Kesmiş yüzüğü parmağıyla. Atmış göğsüne kanlı kanlı. Kapatmış lahdi. İnmış pramidin dibindeki mahzene. Merdivenlerden geçmiş, kanal kapaklarını açmış. Atmış kendini yerin gibine. Ayak sesleri duymuş birden, koşar adım yaklamışlar. İhsan çıkarmış göğsünden yüzüğü.” Vermem demiş. O artık benim. Ne hazine, ne kılıç işte tüm sevda bu yüzüğe… Vermem o benim… O benim.”

* * *

Soğuk, buz gibi hava. İhsan’ın ilikleri bile zangır zangır titriyormuş. Başında bir kalabalık sormayın gitsin. Gözlerini açacak oluyor, kalbini sıkıştırıyor biri, çekiliyor göz kapakları ruhuna geri. Üstünde tonlarca ölü toprağı; kalk dese biri kendisine, yerden kalkacak gücü yoktu. Elleri, kolları, ayakları kısaca hiç bir şeyi onun değilmiş gibiydi. Aklı bedenine hükmedemez olmuştu yatağın içinde.

“Komutanım. Hoş geldiniz.”

“Ne oldu çocuklar? Son durum nedir?”

“Komutanım, on altı çınarın orada, gizli kazı yapmışlar karşı köyden. Dört kişiymişler, toprak kaymış. Arazideydik bizde, İhsan’ın arıyordu. . Baktık toprak göçüyor koştuk oraya. Bir el vardı üstte. Kazma kürek aldık İhsan’ı içinden. . Sonra Ömer’i, baktık bir başkalarında var, yaydık alana kazıyı. Sağ olsun, aramaya katılanlar, köylüler herkes koştu yardıma. Dördünden sadece biri hayatta kalmış. Diğer üçü gözük altında ölmüşler. İhsan bu işte komutanım, toprak çökünce oradaki lahitle duvar arasına sıkılmış, hayatta kalması şans.”

“Var mı bir şey peki alanda?”

“Yok komutanım. Boş çıktı zaten.”

Bu sırada gözlerini hafifçe araladı İhsan. Kendine gelmeye başladı yavaş yavaş. Komutanı gördü. Askerleri.

“Tamam, ifadesini alın kendine gelince. Ailesine, haber verin gelsinler.“

“Komutanım kadında duyar duymaz geldi. Elleriyle kazıdı toprağı. Kardeşiymiş İhsan.”

Komutan dinleye dinleye ayrıldı askerlerin yanından. Askerler ardın sıra çıktı odadan. İhsan açtı gözlerini tamamen. Tavanda gezdirdi bakışlarını bir süre. Kımıldamak istedi. Ellerini kaldırmaya çalıştı. Bir demir soğukluğu sardı damarlarını. Yatağa bağlı kelepçe acıttı canını. Geri çekildi tüm istekleri. Susamıştı. Su dedi, yarım ağızla. Kasnak Melahat belirdi başında. “Tamam kalkma, getiriyorum şimdi.” Bir bardak su doldurdu masada duran sürahiden. Yanı başına koydu suyu. Önce kardeşini doğrulttu, sonra bardağı uzattı.

İhsan bardağı tutmak için hamle yaptı. Kasnak Melahat’in parmağına çarptı gözü. Başparmağında bir yüzük. Hayal meyal geliyordu gördükleri gözüne. Aklı ermedi bu duruma. Durdu, düşündü ama daha önce böyle bir yüzüğü olup olmadığını hatırlayamadı. Üzerinde yakut işlemeli, kırmızı kıvrımları ve sarı kabartmaları olan okkalı bir yüzükle uzanan bardağı aldı ve içti suyu bir dikişte İhsan.

“Sakkaranın laneti bunlar. Tövbe yeminle bir daha ararsam namerdim,” dedi ve dalıp gitti uykusuna sessizce.

Emrah Çetinkaya

1985 Artvin doğumluyum. Marmara Üniversitesi'nde İş Güvenliği konusunda yüksek lisansımı tamamladıktan sonra özel bir şirkette iş güvenliği uzmanı olarak çalışmaya başladım. Armada Tiyatro bünyesinde 2008 yılından beri oyunculuk yapmaktayım. Tiyatro, televizyon dizisi ve reklam çalışmalarına katıldım. Bir dönem şiir üzerine çalışmalar gerçekleştirmiştim. Son dönemde öykü üzerine yoğunlaşmak ve öykü konusunda gelişim sağlamayı planlıyorum. Yayımlanmış hiç öyküm bulunmamaktadır.

Sakkara’nın Laneti” için 4 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Emrah;

    Gayet eğlenceli bir öyküydü, konu da ilginçti. Özellikle kahramanların sıfatlarını çok tuttum. :slightly_smiling_face: Kasnak Melahat, Dallama Ömer, Göynekci İhsan…

    Bunula birlikte birkaç küçük noktaya dikkat çekmek isterim:

    • Yazım hataları biraz fazlaydı. Özellikle dahi anlamındaki de, da bağlaçları ayrı değil de bitişik yazılmıştı.

    • Bazı yerlerde zaman uyumsuzlukları mevcuttu.

    • Bir de İhsan’ın mumyanın parmağını kestikten sonra “Kesmiş yüzüğü parmağıyla. Atmış göğsüne kanlı kanlı.” diye bir ifade var. Küçük bir ayrıntı gibi ama mumyalanmış bir cesetten kesilen vücut parçasının kanayacağını sanmıyorum…

    Elinize emeğinize sağlık. Güzel bir öyküydü. Yeni seçkilerde görüşmek üzere, çok selamlar…

  2. Emrah dedi ki: dedi ki:

    Teşekkür Ederim Ebuzer,
    Yorumun çok değerliydi. Bu sorunu nasıl asacağım bilmiyorum ama inşallah cep telefonundan kurtulup masa başında görerek süzülerek tekrar tekrar dediğim de bu baglaclardanda kurtulacağım.
    Zamanları hızlı geçtim öykü de ama muhakkak bağlantı kurma imkanı verecek bir şeyleri araya sıkıştırma gayretini gösterdim. Yani örneğin babasının bir hafta içerisinde ölmesi bir kac gün sonra ablasının hasta olması gibi ama yine tekrar okuyup gözden geçirecegim. Önemli bir görüş kendimden başka ilkkez başka bir gözün yorumuna açtım öyküleri hani cokda fena olmadı.
    Aslında mumyalamakla ilgili bir şeyleri dolduramadı yani söylediğin gibi ne kadar zamanda mumyalaniyor bilmiyorum aklımda bir filmden ya da bir mısır tanıtım filminden kalmış olabilir sanki öldüğü gün hemen mumyalaniyor gibi bu yüzden kahramanın da yüzüğü hemen çalmasına fırsat vermek istedim. Kanlı olmasınında biraz nedeni bu. Ama uyarın dikkate alacak daha geniş bir araştırma içerisine girip düzeltmeyi yapacağım.
    Yani aslında yer mekan ve kafamdaki piramidi seçerken çok karıştırdım İnternet sayfalarını muglaya getirmek kolay olmadı yüzüğü. Sakkara ilk okuduğumda ilgimi çekmişti. Kral ve yüzüğü ve dahası çok teşekkür ederim. Çok mutlu oldum

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Emrah.

    Öykünde kullandığın anlatım dili çok hoşuma gitti. Masalsı bir dil ve önceki öykünde kullandığın dilden farklı. Konusu da zihninde her zaman kazı yapma fikri olan beni içine çekmeye fazlasıyla yetti. Bu hem küçükken arkeolog olma hayalimden hem de köyümüzde eskiden Ermeni halklarının yaşamış olmasındandır sanırım. Babamın da ara ara kayaların üzerinde gördüğü işaretleri benimle paylaşması bu fikrimi taze tutmakta :slight_smile:

    Yazım hataları konusunda şartların müsaitse muhakkak bilgisayar üzerinden düzenlemeye geçmelisin. Eminim ki çok faydasını göreceksin. İlk öykünde de bu durumla ilgili konuşmuştuk.

    Keyif aldım okurken. Yeni öykülerinde görüşmek dileğiyle…

    Sevgiler…

  4. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Merhaba, elinize sağlık. Hakikaten renkli, duru ve keyifli bir öykü. Ama öykünün genel iskeleti kadar hatta bazen daha çok ince işçiliği önemlidir. Bir anlamda okura, öykünüze ve kendinize selam duruşudur. Şartlarınız buna izin vermiyor anladığım kadarıyla ama ne yapıp ne edip bu konuyu halletmelisiniz. Sanırım adminler tarafından da redakte edilmiyor öyküler. Düş gücünüzün ve yeteneğinizin bu konu altında ezilip gitmesine izin vermeyin lütfen.

    Sevgiler

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!