Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sardunyalar

Burhaniyede korkutan yangın

Balıkesirin Burhaniye ilçesinde iki katlı bir yazlıkta çıkan yangın, itfaiyenin müdahalesiyle diğer yazlıklara sıçramadan söndürüldü. Yazlık kullanılamaz hale gelirken, yangının çıkış nedeni araştırılıyor.

Rıfkı Bey’i Şubat ayında kaybettik. Evlilik arifesinde tanıştığımızda; Alzheimer teşhisi konulmuştu. Kibar ama mesafeli tavrı, ütülü takım elbiseleri, etrafa yaydığı kolonya kokusu ile başka bir çağın insanıydı. Orhan’a, biri Burhaniye’nin merkezinde, biri de kırsalında iki ev bıraktı. Rıfkı Bey, yazlığa temelli yerleşince; merkezdeki daireyi de kiraya vermiş. Daire için bir planımız yoktu; ama yazlık sahibi olma fikri hoşumuza gitmişti.

Ev, iki katlı bir kooperatif eviydi. Merkez, o kadar yayılmıştı ki; artık merkezden çok uzak sayılmazdı. Sahile paralel dizilmiş sıra evler içinde ikinci sıradaydı. Öndeki iki bloğun arasından deniz görünüyordu. Önünde küçük bir bahçe vardı. Geniş bir verandadan, mutfağa ve oturma odasına geçiliyordu. İçerisi, dışarıdan göründüğünden daha ufaktı. Sahibi, son senelerini bakımevinde geçirdiğinden, epeyce bakımsızdı. Merdivenin altında bir depo bulunuyordu. Üst katta iki yatak odası, banyo ve biri küçük biri büyük iki balkon vardı.

Orhan, hiçbir zaman bu evin vazgeçilmez bir parçası gibi hissetmemişti. “Biraz tutabilir misin?” diye dedesinin eline tutuşturulan bir poşet gibiydi. Dedesi, elindeki poşetle ne yapacağını bilememiş; bırakana mahçup olmamak için, bir süre daha tutmaya devam etmişti. Gidenin hatırı, elin yorgunluğuna yenik düştüğünde de bir kenara bırakılmıştı Orhan. Bu kenar, birbirini izleyen yatılı okullar olmuştu. Annesinin istenmeyen evliliğinden, doğum yaparken ölmesinden, giden babasından bir hatıraydı. Dedesi bir şey söylemeden, olanca mesafesiyle hissettirmişti bunu. Altı yaşına kadar, anneannesi ona bir süreliğine yuva olmuş, onun da ölümüyle dedesinin ayazına kalmıştı.

Bütçemiz, ikinci kata dokunmamıza izin vermeyecekti ama alt katı yenilemek istedik. Orhan, hafta sonlarını bu işe ayırdı. Ben de bahçeyle uğraşıyordum. Senelerdir bakımsızlıktan insan boyuna gelmiş dikenli yabani otları temizlemek günlerimi aldı. Burhaniye pazarından kırmızı ve pembe sardunyalar aldım. Sardunya gittiği yere mutluluk getirirdi. Sardunyasız yazlık olmazdı.

Sardunyaları ekeceğim gün, Orhan da depoyu temizlemeye koyuldu. “Sema! Burada bir şey var!” diye bana seslenince sardunyaları boynu bükük, siyah plastik kapları içinde, verandada bırakarak içeri geçtim. Ölü bir hayvan görmeyi bekleyerek, Orhan’a baktım. Eskiden ayakkabılığın olduğu yerde, bir kapının önünde dikiliyordu. Ürkerek kapıyı açtık, ışığı yaktık. Yetmişli yıllardan kalmış, pembe, fisto örtülü bir yatak; meşeden aynalı bir şifonyer, şifonyerin üzerinde bir tarak ve bebekler… Ciğerlerimiz ufak odanın havasızlığına alışınca içeriye girdik. Orhan şifonyerin çekmecelerini açma cesaretini buldu, ama hiçbir şey yoktu.

Kapıyı kapatıp, çıktık. Odada rahatsız edici hiçbir şey yoktu. Yine de varlığı rahatsız ediciydi. Kötü düşünceleri defetmeye çalıştım. Ama bir anı, içimdeki tüm köpekbalıklarını yüzeye çekmeye yetti. Henüz hastalığı ilerlememişken, Rıfkı Bey’i bir gün evimizde ağırlamıştık. Yemek hazırlıyordum. Birden mutfağın kapısında belirdi. Bir şey isteyecek sandım. Tezgahtaki bıçağı alıp, üzerime yürüdü. “Bu odadan çıkmayacaksın, anladın mı?” diye bağırdı. Kaskatı kesilip, mutfağın köşesine sinmişken; Orhan gelip, elindeki bıçağı aldı. Onu görünce, kendine geldi. Ne yaptığının farkında değildi ama yanlış bir şey yaptığını anlamıştı. Bir daha bize gelmedi. Biz onu bakımevinde ziyaret etmeye başladık.

O gece uyuyamadım. Orhan da uyumuyordu. Sessizliğe daha fazla tahammül edemedim.

“Neydi o oda?”

“Bilmiyorum. Bir oda işte.”

“Kapısı saklanmış, camsız ama normal bir oda, öyle mi?”

“Bir tuhaflık var ama ne bileyim? Belki sadece atılamayan eşyalar… Anneannemindir, belki de annemin.”

“Anneannen oyuncakla mı oynuyordu? Deden, anneni evlatlıktan reddetmiş. Adını bile anmaz, sana da andırmazmış! Madem odasını saklayacakmış neden sana sadece bir vesikalığını vermiş?”

“Of Sema! Amma da sordun ya. Adamı yerinden kaldırıp, soracak halimiz yok.”

“Odayı aramalıyız bence. Belki bir iz, bir kanıt buluruz. Hatırlasana! Bize son gelişinde, bıçakla saldırmıştı bana. Odadan çıkamayacağımı söylemişti. Çıldırmış gibiydi.”

“Ne kanıtı? Bir dakika! Ne dediğinin farkında mısın? Adam hastaydı. Doktorlar, öfke nöbetlerinin normal olduğunu söylemişti. Sinirlerin bozuldu senin, mantıklı düşünemiyorsun. Lütfen bu konuyu kapat artık. Zaten ben yarın odayı boşaltıp, eşyaları atacağım. Yorma kafanı.”

Konuyu kapatmadım. Tartışma büyüdü. Dedesinin olası günahları, uzun bir güneş tutulması gibi çöktü üzerimize. Sabah İstanbul’a döndüm. Rıfkı Bey hakkında bir şeyler öğrenmem lazımdı. Aklıma bakımevinden gönderilen eşyaları geldi. Koliyi salonun ortasına boşalttım: Ceketli bir takım, üçünün çerçevelenmiş fotoğrafı, tarak, kolonya, birkaç parça çamaşır…

Hiçbir şey bulamadım. O an, aptallık ettiğimi anladım. Rıfkı Bey’in tüm mazisi, Burhaniye’deki o evdeydi. İlk orayı araştırmam lazımdı. Önce, dönmeden evi iyice araştırmadığıma; sonra, İstanbul’a döndüğüme; en son da, Orhan’ı yalnız bıraktığıma pişman oldum. Ne kadar da büyük tepkiler vermiştim.

Eşyaları koliye tıkıştırdım. Sonra rahmetliye saygısızlık olur diye boşaltıp, düzgünce yerleştirdim. İşim bitince yerde, bir fotoğraftan, genç bir kız gülümsüyordu bana. Kucağında bir ayı, pembe fisto örtülü bir yatakta oturuyordu. Orhan’ın annesi olmalıydı bu kız. Bedbaht kaderini hissetmiş gibi mutsuz bakıyordu fotoğrafta, hiç bu kadar mutsuz bir çocuk görmemiştim. Orhan’ı aradım, açmadı. Açılmayan aramalarıma devam ettim. Bir süre sonra telefonunun kapanmasıyla içime kurt düştü, sabah geldiğim yolu gerisin geriye teptim ve yazlığa ulaştım.

Orhan’ın arabası kapıdaydı. Hava kararmıştı ama ışıklar kapalıydı. Aklımda en kötü senaryolarla evi dolaştım, Orhan’ı bulamadım. Ürkerek deponun kapısını açtım. Gizli odanın ışığı, depoyu aydınlatsa da; bu, beni rahatlatmaya yetmemişti. Kalbim hâlâ gümbür gümbür atıyordu. Elimde telefon, karşılaşabileceğim tüm manzaralara karşı kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Kapıdan başımı uzattım, Orhan’ı görünce rahatladım. Yatakta uzanmış, bir şey okuyordu. O beni, ben onun yanaklarındaki yaşları görünce şaşırdık. Ağlıyordu, Orhan’ı hiç ağlarken görmemiştim. Yaşadığı o kimsesiz çocukluktan sonra, onu hiçbir şey üzemez sanırdım, yanılmışım. Yanına yaklaştım, sarılarak çantamdaki resmi gösterdim:

“Konuyu bu kadar büyütüp, seni üzdüğüm için özür dilerim. Bak, annenin resmi. Bunlar da onun eşyaları. Deden kimseye bahsetmese de, annenin dönüşünü hep beklemiş olmalı. Eşyalarını da burada saklamış.”

“Burası bir depo değil Sema, bir oda. Annemin odası.”

“Evet eşyalar annenin dedim ya.”

“Oda da annemin. Hasta herif, annemi buraya kapatmış, annem bu izbe yerde hapismiş yıllarca. Bak! Yatağın altında günlüğünü buldum.”

Orhan yıllanmış defteri göstererek anlatmaya devam etti:

“Annemin ortaokulda bir sevgilisi varmış. Dedem bir gün onları sinemada yakalamış, konuşmasına fırsat vermeden annemi eve kapatmış. Okula bile göndermemiş. Anneannemin, kapıya gelen öğretmenlerin yalvarmaları kar etmemiş. Gelen gidenden bunalan dedem, o zamanlar bu odayı inşa ettirmiş olmalı. Üç ay sonra merkezdeki evden hep beraber çıktıklarında, annem dedemin onu affettiğini ve özgür bıraktığını düşünmüş; ama asıl esaretinin yeni başladığını sonradan anlamış. Yazlığa gelmişler. Gündüzleri kendi de evdeyken, annemin evde dolaşmasına izin verse de, geceleri buraya kapatırmış. Etrafa da kızının artık Bursa’daki kardeşiyle yaşayacağını söylemiş. Annem bu evden senelerce çıkamamış. İnanabiliyor musun? Ben de bunu yapan şerefsize senelerce saygıda kusur etmedim. Soğuk bir insandır, ama iyidir dedim. Böyle olmasının sebepleri vardır dedim. Ne kadar aptalmışım!”

Duyduklarıma inanamıyordum. Mantıksal çıkarımlarda bulunmaya çalışmak boşunaydı, ama yine de en çok bu psikopatlığın çevre tarafından nasıl fark edilemediğine şaşırmıştım.

“Peki anneannen nasıl müsaade etmiş böyle bir şeye? Nasıl göz yummuş kızına yapılan bu muameleye? Bu eve kimse girip, çıkmıyor muymuş? Hiç mi gören olmamış?”

“Anneannem dedemden çok korkan, silik bir kadındı. Annem, anneannemin ne kadar üzülse de bir şey yapamadığından bahsetmiş. Dedeme günlerce, aylarca yalvarmış. Dedem yine de bildiğini okumuş. Anneannem de başkalarından yardım isteyecek, dedeme karşı duracak cesareti kendisinde bulamamış olmalı. Eve gelen giden olduğunu da sanmıyorum, ne bir arkadaşı vardı ne de görüştüğü akrabaları.”

“Peki sonra ne olmuş? Annen nasıl kurtulmuş?”

“Bir şekilde kaçmış olmalı. Detay vermemiş. “Yarın özgürlüğüme kavuşuyorum.” diye yazmış günlüğe. Neler çektiğinin, masumiyetinin bir kanıtı olarak da günlüğü burada bırakmış. Rıfkı Bey, okuyup daha çok hiddetlenmesin diye ona yardımcı olan birinden söz etmemiş olmalı. Anneannem kızının bu haline daha fazla dayanamamış heralde, kızının yeterince büyüdüğünden emin olunca onu özgür ama yabancı dış dünyaya tek başına bırakıvermiş. Annemi bulmalıyım Sema! Hangi yolları, nasıl yürümüş, kiminle yürümüş, sonu ne olmuş öğrenmeliyim! Ne malum o psikopatın annemin sonunu getirmediği? Belki de beni koparıp aldı annemden, annem hâlâ hayatta. Ne çok yalan var, ne çok sır. Ben nasıl anlamadım, Sema? Nasıl bıraktım annemin anısını, geçmişini o adamın ellerine?”

Orhan artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bu lanetli odada daha fazla durmamalıydık. Kapısını kapatınca, tüm öğrendiklerimizi ve odanın varlığını unutabilseydik keşke. Ama oda tüm kasveti ve ağırlığıyla hayatlarımızın üzerine çöküvermişti. Orhan iyi olsun da, gerisi hallolurdu.

Orhan’ı kaldırdım, günlüğü aldım. Işığı ve kapıyı kapattım. Orhan’ı sakinleşmesi için bahçeye çıkardım. Evdeki birkaç parça eşyamızı arabaya yükledim. Kapıları kilitledikten sonra, bahçenin köşesinde ekilip, mutluluk getirecekleri günü bekleyen sardunyaları gördüm. Gündüz güneş yiyince susuz kalmışlar, boyunları biraz daha bükülmüş. Onları da bagaja koydum. Bu laneti kaldırmak için evi cayır cayır yakmak lazımdı, sardunyalar buraya mutluluk getiremezdi.

Berke Atabey

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    En sevdiğim ögelerin bir arada toplandığı bir öykü. Nefesimi tutarak bitirdim. Elegant görünümlü, imajı pırıl pırıl ama altında bambaşka bir kişilik yatan karakter; gizemli odalar, karanlık sırlar, özgürlük ve esaret, aile dramı… Devamı gelecek gibi hissettim, umarım gelir. Orhan’ın annesine neler olduğunu merak ediyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.