Öykü

Şems

Sana kavuşmanın kolay olduğunu söyler tanıdığım her kul. Çünkü ben bu ülkenin hükümranıyım. Lakin kolay değildi. Aştığım dağlar, teptiğim yollar vardı. Mezarlıklar gördüm, ölene selam ettim belki yolunda ölürüm diye! Ve sen benim yılan perim! Sen vardın ki önce sana aşkı öğrettim kendimi yoluna kurban ederek…

Çok uzak bir diyarda başladı benim rivayetim. Masal bu ya ben ki avı seven, toprağına hayran, halkına sevdalı bir yiğittim. Kalbimin boşluğunu görmezdi hiçbir kul. Göstermezdim. Bizde zordur duygu denen perdeyi aralayıp kendini şeffaf etmek. Etmedim hiçbir vakit. Kendi yalnızlığımı bahçemde, Tebriz güllerinin kokusunda gezerken yalnız ve yalnız güllerim bildi. Ve onlara meftun bülbüllerim. Ta ki bir gün bahçede ayın on dördü misali bir dilbere, sana rastlayana dek…

Adım Şems’tir benim. Söyleştiğiniz Şems’in aksine ben kendi topraklarımın güneşi olmaya doğmuştum. Öyle biçilmişti kaderim. Doğduğum can bir sultan, onun eri bir hükümrandı kulun gözünde. Bende onların veliahdı, şehzadeleriydim. Öyle doğmasam bu Şems kulunuz kimin nazarına güzel gelirdi ki? Belkim birkaç kan bağlının. Ama her kulun gözüne güzel olmak bu ismin önündekini gösterirdi. Şehzadeyi… O bendim. Kanımda var idi. Sonunda hükümran oğlu hükümran oldum. Kalbim boş, sırtım soğuktu. Toprak karası tenimde hep bir maske, halkına güzel olan idim. Ama içim çöl sarısıydı her daim.

Yalınız Şems olduğum kısa vakitlerden birinde yine Tebriz güllerimin yanına vardıydım. O gülleri bilir misiniz ey ahali? Ortası kırmızı, kendi sarıdır. İçi kanla boyanır da hep benzi sarı kalır o yaratılmışın. Bende öyle idim işte… Almıştım elime gülüm, yârimi bir bülbülden çalmıştım. Gezer idim bahçemde, amaçsız, ıssız… Kalbim benle söyleş ederken gördüm ilk seni. Bahçemde, suyun kenarında, bir ağacın altına kızıl mintanınla kurulmuş gergef işliyordun. Kalbime saplanan tatar okuydu ki içime kan oturdu o anda. Sol yanım yandı. ‘’Rab!’’ dedim. Eğleniyor muydu yalnız dimağım benimle ki bu güzel yüz kimseye göstermeden gelip oturmuş benim gönlüme kurulmuştu habersiz? Bir ağacın arkasına geçip gözledim seni. Yüzüne düşen yaşmağı elinle alıp arkana itmeni seyrettim. Buğday tenini, kahve kokan saçlarını seyrettim. Bir de inceden tutturduğun maniyi duydum. Ne derdi kiraz dudakların;

“Alı al olana lazım kızıl kan,

Sever isen gördüğünü gönlün alır kan,

Kolay gelir göze güzel, gönle dolar gam,

Ben beklerim, beni ben yapan gelsin!”

Kendimi oracıya yığıp baktım kaldım senin gülümden güzel yüzüne. Irmak akan sesine… Neden sonra kalkıp gittiğinde ufacık ayacıklarınla sessiz sedasız, gönlümün sesi de gitti senin ile. Karar verdim ardından, seni bulacak ve kendime yar edecektim. Ya toprak dokunacaktı kara tenime ya sen!

Taht odasına bir hışımla varmamı kimse hayra yoramadı o gün. Kimsede cesaret edip soramadı hünkârım halin nicedir deyi? Odayı arşınlaya durdum adım adım. Bir ileri bir geri yürümekten ter içinde kalmıştım. Nasıl yapacaktım da adı sanı belirsiz bu dilberi bulacaktım? Ne vakit gelir ne vakit çıkardın bahçemden. Acep hep aynı gün dönümüne mi denk gelirdi apansız ziyaretin? Aklımda sorular birbirinin ardına koşarken baktım güneş yerini aya vermiş, çekilip gitmiş sığınağına. Tahta oturup karanlık üstüme abanırken geceyi dinledim. Kapıyı çalan kapıkulunun çekinerek içeri süzüldüğünü fark edene dek… Asker başı öne düşmüş saygıyla eğildi karşımda. Elim tahtımın kolluğunda ‘’De hele asker derdin nedir?’’ diye sordum. Kısık sesle cevap verdi sualime. ‘’Hünkârım sultan anneniz yemek için sizi beklerler odasında. Beni haber vermem için gönderdiler.’’ Başımı sallayıp yerimden kalktım. Annem bensiz yemezdi. Unutmuştum bir dilberin narında. Ellerimi arkamda kavuşturup önümde selam duranlara başımla mukavele edip odasına vardım. Kapıda adım salındı havaya. ‘’Destur, hünkârımız Şems gele!’’

Annem kandilin ılık sıvısı teninde oynaşırken ayı seyre dalmıştı. Yemekler masada dizi dizi duruyordu. Sessizce yanına sokulup arkasına sığındım. ‘’Bir kere de bensiz yesen sultan anam.’’ Dönüp bal rengi gözleriyle sardı beni. Siyah saçlarının limon kokusu büründü havaya. Tutsam tutmak mümkün müydü ana kokusunu? ‘’Sensiz olmaz yiğidim. Sen benim göz nurumsun. Açsan tokluk ben gibi anaya yaraşır mı?’’ Eli yanağımda sıcacık gözleri yüreğimdeydi. Avucunun içini öptüm. Beraberce kurulduk sofraya. Normalde büyük salonda o devasa masada yemek lazım gelirdi lakin biz hep anamın odasında yerdik. Şatafat giremezdi bizim sevgimizin arasına. Ana, oğul sıcaklığı yakınlık isterdi. Gözüm yemeğimde gönlüm sendeydi yılan perim. Tabağımla oynamaktan ileri gidemedi aşımla yarenliğim. Anam bir ara halime bakıp sordu. ‘’Nen var oğul de hele? Tabağını deşip durursun. Gönlün nereye kaydı?’’

Ağzımı bir açıp bir kapadım. Diyemedim. Gülümseyip ‘’ Yok bir derdim, meraklanma. Aklımda devlet var yetmez mi?’’ Yemekten sonra kahve içtik her zaman ki gibi. Oradan buradan, dağdan düzden laf getirdik. Odama çekilmek için müsaade aldım anamdan. Evet, söz konusu anamsa müsaadeyi ben alırdım. Odama çekilip ayın ışığında seni düşünüp uykuya düştüm yapayalnız.

Sabah serinliğiyle cibinlik tülümden içeri sızdığında kalkıp ibadetimi eda ettim önce. Gönlümle duam birdi hep. Senin manindeki gibi… Beni ben yapanı diledim Rab’den. Giyinip kuşanıp taht odasına gittim. Hocam dediğim adam elinde evrak dilinde fısıltı beni bekliyordu. Amar Bin Halak, yaşına rağmen dinç, aklı keskin, kılıcı keskin bir adamdı. Yetmiş kış görmüştü bedeni ama hala dimdik ayaktaydı. ‘’Günün hayırla dolsun hoca.’’ dedim gülümseyerek. Kısık mavi bakışlarını parşömenden kaldırıp bana baktı. Başıyla selam edip ‘’Seninde yiğit sultan! Gecen sana huzur getirmiştir umalım ki!’’ dedi. Yalnız isek o bana hoca ben ona yiğit sultandım. Aramızda resmiyet olmazdı. El kadardım bana olmayı, ölmeyi, halka yön etmeyi öğretmeye giriştiğinde. Az sopasını yememiştim. İç çekip ‘’Huzur nemize gerek hoca! Geçti gitti.’’ diyebildim. Dudakları alayla çarpıldı. ‘’Ah ah yiğit sana bir dilber lazımdır. Yalnızlık soğuktur be hünkâr. Hele sen gibi gencine!’’ Bu kez alay sırası bendeydi. ‘’Dersin hoca dersin de derdime derman bulsana, bilgin buna da yeter mi?’’ Beraberce sarayın duvarlarını inlettik kahkahalarımızla.

Öyle geçip gitti vakit. Onun buğdayı, bunun tarlası, şunun yağması bitmedi. Toprak nazenin bir yardı, çözmek isterdiniz yaşmağını çözdürmez daha da düğümlerdi! Sabırsızlığım sonlara doğru artınca elimle dur dedim adamlarıma. Hoca alnını kırıştırıp beni süzdü öylece fakat ses etmedi. Derin bir nefes verip önümdekileri ittirdim. Bir hışım ayağa kalkıp kaftanımı savurdum. ‘’ Bugünlük bu kadar kâfi beyler. Güne sığmaz toprak dediğin. Konuştuklarımızı düşünüp taşının. Yarın devam ederiz.’’ Kimseye bakmadan kapıya varıp kendimi koridora attım. Kapı kullarım arkamdan koşturmaya çalıştılar, onları da durdurdum. ‘’Kalın yerinizde ben bahçeye gideceğim. Yalnız olmak isterim!’’

Ter akıyordu alnımdan. Acaba orda mıydın? Gelmiş miydin? Ya yoksan! Koşar adım bahçeye vardım. Tebriz güllerime mahsustan selam edip seni gördüğüm yere geldim. Oradaydın! Gözlerim yaşlandı varlığının sevincinden. Elinde gergefin, dilinde manin, saçların rüzgârla birdi. Usulca seyrettim önceleyin. Lakin bu kez önüne çıkmak cesareti geldi oturdu kalbime. Yavaşça saklandığım ağacın arkasından çıktım. Titreyen ayaklarıma söz geçirmeye çalışarak karşına geçip durdum öylece. Utandım. Sanki çıplaktım. Önce elinden işini bıraktın başın yerde. Sonra sakince başını kaldırıp bana diktin koyu kahve gözlerini. Göğsün inip kalktı minicik kuştu sanki. Bakıştık. Ne diyeceğimi, ne edeceğimi bilemedim. Elimi ağzıma götürüp boğazımı temizledim. Sen öylece yavru ceylan gibi bakarken sordum sesim kuvvetle çıksın diye dua ederek. ‘’Kimsin dilber, ne işin vardır bu bahçede? İn misin? Cin misin?’’ başını yana eğip gerdanını döktün gözüme. Su gibiydi sesin. ‘’Ne inim ne cinim yiğit! Ben bir cariyeyim. Uzak değildir yurdum. Buraya sessiz sedasız gergef işlemeye gelirim. Bahçen pek güzeldir. Ondan seçtim bu yeri.’’

Yanına diz çöküp işlediğin gergefe baktım. Sıra dağlar, gökkuşağı misali kuyruğu olan bir kuş ve altın rengi koca gözlü bir yılan vardı gergefinin içinde. Ha bitti ha bitecekti. ‘’Burasının neresi olduğunu bilir misin dilber? Ya benim kim olduğumu?’’ başını önüne eğdin öylece. Yanakların al al konuştun. ‘’Yok bilmem. Ama kusura kalma kimselere demeden, müsaade almadan geldim. Zararım olmaz ne sana, ne bahçene. İzin ver yiğit, gergefim bitince giderim daha da gelmem.’’ Gönlüm yerinden çıkacakmış gibi attı o an. Gidip de gelmemek ne demekti? Yanına oturup ‘’Müsaade senindir dilber. Lakin bana adını ver ki kim olduğunu bileyim. Hem sen hep gel olmaz mı? Benim gönlüm senin gelişine sevinsin.’’ Utanmıştım sözlerimden. Benim de al aldı yanaklarım her hal. Kim derdi koca hünkâr bir eksik eteğe baş eğsin!

Adını dedi ben başımı yerden kaldırmadan ‘’Ruyan!’’ Gözlerine bakıp gülümsedim. ‘’Ruyan, benim adımda Şems. Yarın gene gelir misin bahçeme Ruyan?’’ İnci misali dişlerin serdin önüme, ‘’Gelirim Şems.’’ dedin. Kalkıp toparladın işini, koltuğuna sıkıştırdın. Bana mendilini verip gözden kayboldun öylece. Ağacın altında elimde işli ipek mendilin durayazdım. Zaman akmadı, dondu. Gidişi öyle sessiz öyle ıssız geldi ki gönlüme yüzüm tutsa kolun tutup bağrıma basardım o körpecik bedeni. Ama umudum yeşermişti en derinden. Yine gelecekti. Mendili burnuma bastırıp tarçın kokusunu içime çektim. Güllerimden daha da güzeldi o koku. İçime işledi mendilin sahibi gibi. Yerimden doğrulup saraya döndüm. Gülümsedim kendi kendime hücremde. Ne benim kim olduğumu bilirdi ne de burasının neresi olduğunu. Hem güzel hem de şüpheliydi bu bilinmeyiş! Ama nasıl diyordu içimdeki aklı başında kalan son yer. Ama nasıl? Mendili koynuma koyup anamın yanına vardığımda karar vermiştim. Bu soruları yarın Ruyan’a kendim soracak sonrasında ondan zevcem olmasını dileyecektim. İçimi kaplayan huzur ve sıcaklıkla yıkadım ellerimi, yüzümü. Aşk kapımı çalmıştı ya bu da yeterdi. Yalnız ölmeyecektim!

Sabah olduğunda günlük devlet işlerini çarçabuk bitirmek için olanca gayretimle ter döktüm. Vakit Ruyan vakti olduğunda kaftanıma kılıcımı çekip bahçeye yollandım. Kapı kullarım yalnızlığımdan memnun değillerdi elbet ama mecburdum. Bahçeye vardığımda Ruyan olması gerektiği gibi ağacın altında değildi. Gözümden gelen yaşa engel olmaya çalışarak etrafı kolaçan ettim. Verdiği sözü bunca çabuk mu unutmuştu bu dilber? Ağacın altına oturup mendili elime aldım. Burnuma bastırıp fısıldadım. ‘’Gel ey güzel dilber! Nerdesin?’’ Ne kadar beklediğimi bilemedim. Gözlerim kapandı. Uyumuştum.

Gözümü yılan tıslamasına benzer bir sesle açtım. Bir de ne göreyim? İnsan boyunda bir yılan tam önümde kabarmış, dikelmiş durmakta. Elim kılıcıma gitti lakin korkudan aklım uçacaktı. Altın renginde pulları güneşin batmaya yüz tutmuş ışığında parıl parıl yanmaktaydı. Ağaca doğru iyice sokulup kılıcımı çektim. Yılan geri kaçıp tısladı. Bundan cesaret alıp kılıcımı gövdesinin ortasına sapladım. O sırada yılan konuştu. ‘’Yapma yiğit, aman et! Bir dinle hele sana yardıma geldim.’’ Kılıcım elimde gözümü kin bürümüş metalik sesin sahibine baktım. ‘’Sen mi bana yardım edeceksin, sürüngen? Sen ki cennetten bile kovuldun!’’ Yılan gövdesinden kan kana bakıp kara gözlerini tekrar bana dikti. ‘’Cennet seni kabul etti de sade beni mi reddeyledi insan! Ah konu kovulmaksa hepimiz günahımızı çekeriz. Lakin benim sözüm bu değil. Sen bir dilberi beklerdin burada değil mi?’’ İçimdeki düşmanlık dilber lafıyla kora çalmıştı. Kılıcımı kınına soktum ama iki elimle tutmaya devam edip ‘’Konuş!’’ dedim.

Yılan derin bir nefes verdi çatal dili dışarıda. Konuştu. ‘’Beklediğin dilber, o sen gibi bir yaratılmış değildir. O bir peridir. Sana adı Ruyan, bana ise Zer’dir. O hapsedildi.’’ Yılan yüzümün halden hale girişini seyre daldı bir süre. Elim iki yanıma düştü. Sesim titredi. ‘’Söyle, yılan nerede o?’’ çatal dili bir çıkıp bir girdi yuvasına. Yere eğildi tam göz hizamda durdu. ‘’ Sana ondan uzak durman gerektiğini söylemek için geldim. Ben onun koruyucusuyum. O sen gibisine helal değil yiğit! Sana ne nerede olduğundan. Bunu bil kâfi.’’ Tam gitmeye davranmıştı ki kılıcımı boynuna dayayıp ‘’Dur!’’ diye bağırdım. ‘’Dur yoksa saplarım gerdanına kılıcı! De hele nerede o? Nasıl bulur da getiririm onu geri?’’ Altın renkli yılan sakince bana doğru dönüp gülümsedi. Bedenini bedenime dolayıp gözümün önünde durdu. ‘’Onu bu kadar çok mu seversin? Ya desem ki o sana zarardan başkasını getirmez. O zamanda mı seveceksin onu Şems?’’ gözlerine kararlılıkla baktım. Çenemi dikip ‘’Evet!’’ dedim. ‘’Aşk zarar yarar gözetmez yaratık. Aşk hak edip etmediğine de bakmaz. Ya vardır peşinden gidersin ya yoktur hasretini çekersin!’’ derin bir nefes alıp devam ettim. ‘’Ruyan bana aşktır, yılan. Sen sade yerini söyle. Kanımla boyar olduğu yeri yine de alır onu gelirim yurduma.’’

Yılan bedenimden çözülüp ‘’Ala!’’ dedi. ‘’Yarın yanına güvendiğin iki adamını al, buraya gel. Seni ona ben götüreceğim. Yol çetindir ve Zer sana kandan başkasını veremez. Onun soyunda var. Dediğimi iyice belle Şems. Yarın bu vakitte burada olmaz isen akıllı yiğitmiş der, döner giderim. Yok, aklını yitirmiş meczupsan seni ona götüreceğim.’’ Sözüm ağzımda, yılanın bıraktığı ıslak soğukluk bedenimde daha da laf edemeden gözden kayboldu altın renkli iblis. Bense gönlümde yârime duyduğum korku, aklımda karmaşa kalakaldım.

Saraya vardığımda hızla taht odasına girdim. Amar elinde parşömenler güneş ışığının son kırıntılarından yararlanmaya çalışarak okuyordu. Benim telaşlı halimi görünce başını kaldırmadan camdan dışarı baktı. ‘’Nedir derdin oğul? Bu hızla odaya dalan yiğitten korkarım ben. Eğer ki savaş meydanında değilsek!’’ ‘’Efendi bana İran’la Seran yiğitleri çağır. Konuşacaklarım vardır.’’ Amar içini çekip parşömenleri masaya bıraktı. ‘’Halin hal değil Şems, de hele derdin nedir? Baştan büyük baş, akıldan yüce akıl vardır oğul. Derdin ne ise belki ben sana derman olurum.’’ Elimi elinin içine alıp gözlerime baktı. Ağlıyordum. Korkuyordum. Hem yâri yitirmekten hem de onu yar edinmenin başıma açtığı işten. Her şeyi olduğu gibi Amar’a anlattım. Sakince dinledikten sonra başını salladı. ‘’Demek bizim bahçeye giren bir dilber var idi. Şimdi de bu dilberin tekin olmadığını söyleyen altın rengi bir yılan peyda oldu aynı bahçede ve seni uyardı. Sakın ha gitmeyensin diye! Buraya kadar doğru demiş miyim?’’ Başımı sallayıp mumun ışığına baktım. Sakince yanıyordu. Amar devam etti sözlerine ‘’ Sen bu ne olduğu belirsiz dilbere aşkla bağlandın. Gidip onu getirmek istersin. Öyle mi?’’ Ayağa kalkıp cama doğru yürüdüm. Ellerimi arkamda kavuşturup ‘’Doğru anlamışsın hoca.’’ dedim.

Ayağa kalkıp yanıma geldi hoca. Elini omzuma koyup ‘’Oğul yol belirsiz, kız belirsiz! Sense tutup ben bu bellenemeyen yola başımı koydum. Işıksızken ışık olmak isterim dersin. Sen hükümransın. Halkın senin sözüne sebep saadetle yaşar. Anan oğul der başka bir şey demez. Kadına aşk dediğin yangının en küçük alevi… Yakması derin lakin acısı tez söner. Bunca yükün var iken bir bilinmezi daha adımlamak doğru mudur?’’ Ona doğru dönüp yaşlı gözlerimi döktüm gözlerine. ‘’Sen olsan ne yapardın Amar? Ben yıllardır karanlıktayım. Gündüz güruhunda yalnız, gece yatağında! Ben ona gitmek isterim hoca. Sol yanım soğuk! Acım var. Bana bir yol de ama ne olur Rabbin adı için gitme deme!’’ Amar’ın eli iki yanına düştü söylediklerimi duyunca. Başını eğip ‘’Yalana koşan çabuk bulur cezasını, oğul. Eğer ki sen gitmekten başka derman yok yarama der isen ben sana ne diyem! Dikkatli ol! Arkanı sağlam tut. Karanlık yalnız güneş batınca olmaz. Bilmediğin söze güvenme evlat! İran ve Seran doğru seçim… O yiğitler eline, yüreğine kuvvetlidir. Lakin hepimiz âdemoğluyuz. Gücümüz yüreğimiz kadar!’’

Bana sıkıca sarıldı. Kulağıma doğru fısıldadı. ‘’Git oğul! Aşka koş ama yarın gitmeden beni gör. Eskilerden bir dua vereceğim sana. Aklın yoluna yetişmez ise o duayı oku. Seni korur. Mücadele et yârin için fakat işler sarpa sarar ise kaderini zorlama. Dön!’’ Gözlerime bakıp gülümsedi. Taht odasından çıkarken sesledi kapı kuluna. ‘’İran ve Seran’ı çağırın, tez hükümran huzuruna geleler!’’

Duruşumu dikleştirip tahtıma kuruldum. Yüreğimde bilmediğim bir karanlık büyümekteydi. Bir yanım etme bilmediğin ile ayak atma diyordu. Diğer yanım sevda odunu almış büyütmekteydi. Kararsızdım. İran ve Seran kılıçlarını bellerinde taht odasının kapısında belirdiler. Önce bana selam edip sonra kılıç yurdu dediğimiz sandığın içine kılıçlarını koydular. Hiçbir kul ben dâhil buraya silah sokmazdı. Tahtın eteğine gelip başlarını eğdiler. Kızıl dalgalı saçları arkasında raks eden İran konuştu ikisi adına. ‘’Hünkârım bizi emretmişsiniz. İsteğiniz yüreğimiz üstüne.’’

Tahtımdan kalkıp ‘’Evet sizi diledim. Bir yolculuğa çıkacağız yarın. Yolu bende bilmem. Altın renkli bir yılan götürecek bizi gideceğimiz yere. Yolunu bilmeyen tehlikesinden de habersizdir. Bu sebepten önce bilin bilmeniz gerekeni sonra ardıma düşüp düşmeyeceğinize kendiniz karar verin istedim. Yolun sonunda benim için kıymetli olan vardır. Bu gece düşünün. Yarın gelmek rızanız varsa hazırlığınızı yapın.’’

İran’la Seran birbirlerine baktılar bir süre. Seran yanıma yaklaşıp ‘’Hünkârım karar vermek için geceyi devirmeye lüzum yoktur. Siz nereye biz oraya! Rıza ne demek?’’ İran atıldı bu sözlerin üstüne ‘’Hünkârım siz yalnız yola düzüleceğimiz vakti deyin kâfi! Size canımız, yolumuz feda. Sizin kıymet verdiğiniz bizim yüreğimiz üstüne.’’ Öyle bir onur kaplamıştı ki gönlümü ellerimi omuzlarına koydum. Gülümsedim. ‘’Helal olsun size yiğitler. Yarın öğlen vakti yolumuz var. Kılıçlarınızı ve yüreklerinizi kuşanın. Hayırlar getirsin bu yol bize.’’

Anamla yemek yiyip ona olanları anlattım. Ağlaması, gitme diye yalvarması yüreğimi yaktı. Kararlı olduğumu anlayınca duam seninle oğul dedi yalnız. Boynu bükük odasına çekildi. Yatağıma vardığımda bir o yana bir bu yana dönmekten yorgun düşüp uykuya daldım gün ağarırken. Rüya yoktu uykumda. Sadece altın rengi bir ışık görüyordum.

Sabah olduğunda yatağımdan çıkmak ruhumu bedenimden sıyırmak kadar acılı geldi. Kararlılık duymam gerekiyordu oysaki! Er kişi korkar mıydı? Üstelik yapıp ettikleri kendi tercihi olduğunda! Giyindim. Sade bir kıyafet tercih ettim. Kılıcımı kuşandım. Ağzıma bir lokma ekmek koyamadım. Canım ruhuma dar geliyordu. Taht odasına girdiğimde vezirlerim ve yaverlerimi yolumu gözler buldum. Amar’la birlikte verdiğimiz karara sadık kalıp onlara iki gözde erimle topraklarımı kılık değiştirip gezeceğimi ilan ettim. Halkımın gizli dertleri olabilirdi ve ben bunları bilmek zorundaydım. İtirazlar yükseldi havaya. Yapmayın, etmeyin hünkarım nasıl olur? Ya size bir zarar gelirse? Bu bir sorudan ziyade merakın yansımasıydı. Demek istediği, ben yokken ya da dönmek nasibimize yazılmamış ise taht denen yalancı şeytana kimin oturacağı kaygısıydı. Amar’a dönüp gümüş hükümran yüzüğümü çıkardım. Yanına yaklaşıp yaşlanan gözlerine baktım. ‘’Amar ben yokken tahtımda, anamda sana emanet. Yüreğinin üstünde taşı bu yükü!’’ Amar başını salladı lakin cevap vermedi. Gözyaşları tek bir kelimeye bakıyordu sanki.

Bahçeye vardık İran ve Seran kardeşlerle. Kızıl saçlarını sıkı sıkıya sevdiklerinin verdikleri yazmalarla bağlamışlardı. Bizde adetti bu. Sefere gider iken yârinin koynundan çıkarıp verdiği yazmayı saçına bağlardın. Bu bir işaretti. Sahipli olduğunun ve onu başınla beraber taşıdığının işaretiydi. Eğer ki sevdiğine ihanet eder isen yazmanın bağlandığı yerden ense kökünden yerdin kılıcı. Konuşmadan birbirimizin nefeslerini dinleyerek bekledik altın yılanı. Önce bir toz bulutuydu gelen. Sonra üzerimize yağan altın tozunu gördük. Bulutun ardından belirdi yılan. Sürünerek, vakurla yanımıza yanaştı. Gözleri iki yiğidin üstünde durdu. ‘’Bunlarımı seçtin Şems?’’ İran ve Seran elleri kılıçlarında bana baktılar. Tek bir sözüm onun boynuna bedeldi. Bir adım öne çıkıp aralarına girdim. ‘’Evet, onlar benim yoldaşlarım olacaklar, yılan!’’ bana dönüp ‘’Gidelim.’’dedi. ’’Dur!’’ diye atıldım. Olduğu yerde durup başını yana çevirdi. Adını de bana. Sana ne diye sesleneyim?’’ tıslaması alaycı bir gülümsemeydi. ‘’Yılan diyorsun ya insan, demeye devam et işte!’’

Başımı önüme eğip yaptığımdan utandım. Haklıydı. Ben ona hiç adını sormamıştım. Artık sorsam da faydasızdı. Lakin gönül kırılmıştı bir kere.

Derler ya mesellerde az gittik uz gittik dere tepe düz gittik diye işte bizde öyle gittik uzun bir süre. Dilimiz damağımız kurudu. Atlarımız yoruldu. Durmadık. Yılan tek kelime etmeden süzülüyordu. Arada bir arkasına bakıp gelip gelmediğimizi kontrol ediyordu o kadar. Gün batmaya yakınken bir ara durup bana döndü. Garip bir ildi geldiğimiz. Ne kadar uzaktaydık kestirmek zordu. Bir havaya gelmiştik tek bildiğim buydu. ‘’Atından in Şems!’’ atımdan inip tam karşısında durdum.’’ Bundan sonrası sık ormandır. Atlarınızı burada bağlayın. Onlar oraya ait değiller. Ormana giremezler.’’ Ağzımı açıp burada telef olurlar demeye getirecektim lafı lakin yılan benden önce davrandı.’’ Korkma insan onlar gibi güzel nurluya zarar gelmez burada. Sözüm sözdür. Bıraktığın gibi bulursun onları burada. Tabi dönebilirsen!’’ atları orada suya ve yeşile yakın bir yerde bırakıp duaya vardım. Sonra İran ve Seran’a başımla devam işareti verdim. Sözleri susmuştu kardeşlerin lakin gözleri konuşmaktaydı. Bu yaratığa güvenmiyorlardı. Elleri sürekli kılıçlarında sıkılıydı.

Yılan uzaktan bizi seyretmek dışında kımıldamadı yerinden. Biz eşyalarımızı sırtlayıp hazırız işareti verdiğimizde atların yanına yaklaşıp göz hizalarına kadar yükseldi. Hepsi bir araya toplanıp korkmadan onun yakınında durdular. Yılanın ağzı hareket etti. Atlar ondan uzaklaştığında yanımıza gelip ‘’Gidelim. Lakin bilin bu orman eskiden de eskidir. Orada ışık sizin tek kurtarıcınız. Fakat meşale ışığı değildir kabul görülen. O yüzden benim etrafımdan ayrılmayın. Ben size ışık olacağım. Ve sakın insan, öldürmeyin! Size saldıran ne olursa olsun sadece bana yakın durun kâfi.’’ Hareketlenmeye başladığını görünce İran ve Seran’la beraber takip etmeye başladık onu. Bir ara İran ‘’Hünkârım bu ne olduğu belirsiz yaratık büyü yapar. Dikkatli olmak lazımdır. Bakın hele atlara ne yaptığına.’’ Seran bu sözlere katılırcasına konuştu. ‘’Kılıcım size kurban fakat biz bu yola bunun ardından düşmekle iyi mi ettik bilemedim?’’ başımı salladım. Haklı olduklarını gün gibi biliyordum. Fakat çare yoktu. Ben aşka gidiyordum. Sonunun ne olduğu umurum değildi. İçimden ah keşke dedim tek geleydim. Lakin yılanın şartı buydu. Omurgamı dikleştirip ‘’Merak etmeyin. Eğer bizi öldürmek olsaydı niyeti çoktan yapardı. Başka bir amacı varsa da biz üstünden geliriz.’’ dedim fısıltıyla. Altın yılan hepsini duyuyordu bilmekteydim.

Hiç konuşmadan yol alıyorduk. Yılan sessizdi. Biz de öyle! Kılıçlarımız eliminin bir parçası halini almıştı sıkıca kavranmaktan. Neylersin denize düşmek hali yoktu bizde lakin yılana sarılmıştık. Hava kararana yakın sık ağaçlı bir orman girdi görüş sahamıza. Yılan önce bir durdu bakındı etrafa. Biz tam arkasındaydık. Bize baktı. Ne manaya vardığını çözemediğimiz bakışlardı bunlar. Yavaştan yanıma seğirtip ‘’Şems, orman burada!’’ bakışlarıyla ormanı işaret ederek konuşmaya devam etti. ‘’ İki adım bazen bir hayatı değiştirir. Değişen bu vakit senin hayatın olacak. Uyardım yine uyarayım insan evladı, sakın öldürmeyin!’’ arkasını dönüp ağaçlara doğru hareket etmeye başladı. Başımla İran ve Seran’a gidiyoruz dedim. İki adım atmıştık ki orman aramızda incecik bir perde varmışçasına belirdi. Güneş daha batmamıştı lakin bir adım öncemiz ışık bir adım sonramız karanlıktı. Birbirinden tek bir çizgiyle ayrılmıştı ışık ve karanlık. Derin bir nefes alıp içimden dua ettim. Korkumu belli etmemeye çalışarak ışıktan karanlığa geçtim.

Çam ağaçlarının kokusu çalındı ilk burnuma. Islak çimen kokusu… Öylesine yoğundu ki temiz, ferah kokular uzansam elimle tutabilirdim sanki. Altın yılan bize fener olmuştu o an. Onun parlayan derisi yolumuzu aydınlatıyordu. Ben yarenlerimle birlikte sırt sırta vermiş altın rengi bir ışığın peşine takılıp karanlığa dalmıştım. Ayaklarımıza takılan kökler vardı. Arada bir tökezlememize sebep oluyordu. Ağaçlar bizi yolumuzdan etmek istemişçesine dallarını uzatıyorlardı ellerimize, ayaklarımıza. Gidiyorduk lakin içimize büyüyen soğuk ve ıslak bir zemin vardı. Titremeye başlamıştım, engel olamadığım bir korku birikiyordu yüreğimde. Damla damla dimağıma işliyor, beni zehirliyordu. Tam o anda nereden geldiğini bilemediğimiz bir uğultu yayıldı ormana. Yılan ani bir hareketle durup bize döndü. bal rengi çekik gözleri kırmızıya bulandı. ‘’Geliyorlar!’’ diye tısladı, düşmanca. Sesi fısıltıya dönüştü bana yaklaşırken. Kulağıma değen soğuk derisi daha da ürpermeme sebep oldu. ‘’Sakın Şems, ne olursa olsun, kılıcını hiçbir yaşayana sallama!’’ Cesaretimi toplamaya çalışarak sırt sırta verdiğim iki kardeşe döndüm. Kekeleyerek ‘’Duydunuz yiğitler, kulak kesilin ormana, lakin öldürmek yok…’’

Kaçak nefesler alıp veriyorduk o an. Uğultu rüzgâr misali etrafımızda dönenip dururken hayattan bir nefes daha çalmaya yeminliydik. Seran ile İran saçlarındaki yaşmakları okşadılar parmak uçlarıyla. Veda olmasın, kimse bu dünyaya böylece gözlerini kapamasın diye duadaydım. Altın renkli yılan bana baktı derin gözleriyle. Fark ettim ki gözünde bir damla yaş vardı. Erimiş altın aktı gözünden. Uğultu sisle karışıp daha da kararttı ormanı. Derken uzaktan bir ses geldi oturdu kulaklarımıza. ‘’Ey âdemoğulları ne ararsınız benim yurdumda?’’ Bıçak gibi kesildi ses sualini sorduktan sonra. Sis uğultuyla devam etti. Arada kulakları yırtan acı çığlıklar taşınıyordu. Korkunç kahkahalar eşlik ediyordu buna. Delirmek içten bile değildi lakin güçlü kalmalıydık. Ses tekrar konuştu. ‘’Cevap ver hükümran ne ararsın benim yurdumda? Ki sen istenmiyorsun burada.’’ Cesaretimi toplayıp bir adım öne çıktım. ‘’Orman sahibi ben ve bu iki yiğit buraya kötü niyetle gelmedik. Korkmayasın.’’ Sözümü bitiremeden kalabalık bir kahkaha duyuldu. ‘’Korkmak! Sen kim oluyorsun da benim cesaretimi sorguluyorsun insanoğlu!’’ Tok ve öfkeliydi ses. Hemen atıldım. ‘’Haşa, ben sözümü cesaretini sorgulamak için etmedim. Zarar vermeye değil, izin olursa gelip geçmeye geldik orman sahibi. Bizim yolumuz sevgiyedir. Ben sevdiğimi ararım. Onu bulmaya geldim.’’ Korkutucu çığlıklar ve kahkahalar yolumuzu kesmeye devam ederken ses bir süre bekledi. Soğuk, zifiri karanlık bize oyun ediyordu.

‘’Demek yolun sevgiden geçer. Demek sevdiğini bulmaya geldin. Ala! Peki de bakalım insan, o kimdir?’’ kekelememeye gayret ederek sorusuna cevap verdim. ‘’Adı Ruyan’dır. Nehir kadar akışkan, ilkbahar yeli kadar ferahtır o. Bahçemde gördüm ilk. Gergef işler idi. Aşka yazdım. Şimdi bu altın renkli yılan bize pusula, onu bulmak için düştük yola.’’ Derin bir nefes verdim. her yanım titremekteydi. ‘’Hımm, demek gergef işleyen bir Ruyan kızın peşinden düştün bu yola. Peki, yiğit hem şanını hem de bu yiğitleri daha ne olduğunu bilmeyen bir kıza mı feda edeceksin? Üstelik yanındaki lanetliye güvenip o nereye derse giderek!’’ yüzüm yanmaya başlamıştı sorduklarından. Korku yerini kızgınlığın ateşine terk etmek üzereydi. ‘’Bırak şimdi beni sorgulamayı ormanın sahibi! Yüreğin yetmediği için mi bu rüzgâr, bu korku dolu seslerin arkasında kaldığın asıl sen onu söyle!’’

Sorum daha yere düşmeden yeri aldı bir korkunç sarsıntı. Bizi havaya savurdu. Çatırdadı ağaçlar, ayak bastığımız toprak. Kendi seslerimizi bile duyamaz olduk. Heybetli bir şekil belirdi önümde ben bayıla yazmadan hemen önce.

Başımdan akan yoğun sıvının metalik kokusu burnumu zorlarken uyandım. Kollarımı hareket ettirmeye çalıştıkça acım artıyordu. Bulanık olan görüşüm yanımdaki inleme sesiyle berraklaştı. Ayaklarımın yerden kesik olduğunu fark ettim önce. Kollarımın ve ayaklarımın bir ağaç gövdesine şeffaf ağlarla, örümcek ağlarıyla bağlı olduğunu fark ettim. Panik dalgası aldıkça canımı çırpınmam arttı. Başımı yana çevirmemle bu kaderi tek başıma sırtlamadığımı gördüm. İran ve Seran da aynı şekilde bağlıydı ve kanlar akıyordu yiğit bedenlerinden. Altın yılanı aradı gözüm. Benim bağlı olduğum ağaç gövdesine sabitlenmişti. Dallar gövdesine dolanmış hareketsizce duruyordu, başı yerde.

Konuşmaya davrandım boğazımdaki yangı sızıma sızı kattı. ‘’Hey! Sen ormanın sahibi! Neredeysen göster kendini. Senden korkmuyorum.’’ Sesim çatallandı lakin olabildiği kadar yüksek çıkmasını sağladım. Başımı hızla sallayıp akan kanın görüşümü kapatmasına engel olmaya çalıştım. İran’ın inlemeleri yüreğime yangı saldı. Benim aşk hevesim bu yiğitlerin mezarı mı olacaktı? Derin bir nefes aldım ve gücümü toplamaya çalıştım. Vakit cesaret vaktiydi. Tekrar bağırdım karanlığın koynuna. En soğuk yere bağırdım. ‘’Haydi, uzun etme de çık ortaya! Yalnız sen ve ben! Dövüş edelim. Gel.’’ Sözlerim metalik bir kahkaha fırtınasına sebep olmuştu. O kahkaha havada dönüp ağaç gövdelerine çarpıyor dağılıp tekrar toplanıyor gibiydi. Bir uzaktan bir yakından geliyordu nefesi. Ardından bir ses konuştu. ‘’Cesur çıktın Şems! Dediğin gibi olsun. Yalnız sen ve ben! Dövüş edeceğiz. Kazanan, istediğini alır. Ölen, ormanla bir olur!’’

Beni sarıp sarmalayan ağ bir anda çözüldü. Boşluğun içinde sonsuzluk kadar bir vakit süzülerek yere düştüm. Kalkmak için davrandığımda sızım sızım sızladı kemiklerim. Ayağa kalktım tökezleyerek. Kılıcım kınında değildi. Telaş içinde belimi yoklarken incecik bir ses duydum. Bir çocuk sesi…

‘’ Bunu aradıydın yiğit Şems?’’ Başımı kaldırıp baktığımda üstü başı perişan, yırtık kıyafetleri kana bulanmış bir erkek çocuğu ile karşılaştım. O kadar şaşırmıştım ki nerede olduğumu bile unuta yazdım o tekrar konuşana dek. ‘’Ne oldu yiğit adam korktun mu benden?’’ şen şakrak bir kahkaha attı çocuk. Elinde benim kılıcım sağa sola salınırken. Dilim lal olmuştu sanki konuşamadım. Çocuk toprak ve kanla kaplı elini uzatıp kılıcı yere fırlattı. ‘’Dövüş edeceğiz sanmıştım Şems ama sen orada öylece durursan biz nasıl kapışacağız ki?’’ Sesi öyle masum, öyle derinden geliyordu ki içimin yandığını hissettim. Seran’ın derinden gelen inlemesi kendime gelmeme sebep oldu. Başımı çevirip yukarı baktığımda onun acıdan kıvranan yüzü ile karşılaştım. Bir cesaret ve kızgınlık dalgası içimdeki yangıyı alıp götürdü.

‘’Sende kimsin çocuk? Ormanın sahibi yoldaşlarımı kurtarmak için bana seninle bir oyun ediyorsa vay ikinizin de haline!’’ çocuk heyecanla ellerini çırpıp haykırdı. ‘’Evet, evet bu bir oyun olsun Şems. Kazanan istediğini alsın. Ama ben kazanırsam seni de yoldaşlarını da öldürürüm. Altın yılanın da benim olur. Ne dersin?’’ Şaşkınlık damarlarımda akan tüm kanı dondurmuştu. ‘’Ama sen… Sen ormanın sahibi misin?’’ çocuk masumca başını yana devirip ‘’Evet, ben ormanın sahibiyim. Hem niye böyle şaşkın oldun ki? Orman bir çocuğun olamaz mı? Yoksa seni yenerim diye mi korktun?’’

Kısa bir sessizlik oldu önce. Dallar, yapraklar çıtırdadı sessizliği bozmak istercesine. Derin bir nefes alıp başımı dik tuttum. Oncacık çocuktan mı korkacaktım? Hem nasıl olmuştu da bu küçücük velet bizi esir alabilmişti. ‘’Senden ne diye korkacakmışım. Şu haline bak hele! Küçücük boyun var. Şu giydiklerine bak! Paramparça. Senin anan baban yok mu da burada bu halde insanlara işkence edersin oyun olsun diye? Utan kendinden çocuk!’’ bağırarak saydığım onca laf onun kızmasına sebep oldu. Renkten renge giren suratını görebiliyordum. Küçük ellerini yumruk yapıp bana doğru eğilişini, vücudunun kaskatı oluşunu görebiliyordum. Kontrolünü kaybediyordu. Gözleri kızıla yazdı. Hiddetle bağırmaya başladı. Sesi önce incecik sonra ise metalik ve toktu. ‘’Sen kim oluyorsun da beni sorguya çekip hakir görüyorsun? Kibrin, aşk sandığın nefsin seni kör etti de buralara sürükledi. Sen ise kalkmış bilmediğin bir yerde tanımadığın bir varlığı sorguluyorsun öyle mi? Cesaretin varsa davran yiğit yoksa güneşi bir daha göremez o güzel yüzün!’’ Ses ile birlikte minik gövdesi de büyüdü çocuğun. Hala çocuktu görünürde ama bu yaratık insan olamazdı…

Büyüdükçe gölgelendi bedeni. Hem korkuyordum hem de biliyordum vakit korkudan kuyruğunu kıstırma vakti değildi. Gövdemi dikleştirip kılımca sarıldım. Ellerini iki yana açtı çocuk canavar. Ellerinin yönünden şiddetli bir yel esmeye başladı bana doğru. Önce etrafımda bir daire çizdi esen yel. Sonra daire hızla daraldı. Kılıcımı amaçsızca boşluğa sallıyordum. Yelin kaldırdığı tozdan hiçbir şey göremiyordum oysaki. Ben çığlıklar savurarak kılıcımı salladıkça onun kızıl gözleri daha da koyulup kan rengine bürünüyor ve etrafımdaki yelden çember gittikçe daralıyordu. Ayaklarım yerden kesilmesin diye tüm gücümle toprağa tutunmaya çalışıyordum. Yelin içinden onun inlemelerini duyuyordum. Ağaç kökleri baldırlarıma, ayaklarıma sarılmaya başlamıştı. İncecik sesi ve uçura kaçmış simsiyah gözleri etrafımda dolanmaya başladığında tutturduğu mani vurdu kulaklarıma ayaklarım yerden kesilmişti.

“Orman benim sevdiğim,

Aldığında verdiğim,

Kana karışan her bebe için,

Bedeldir bu verdiğin…”

Bir an zaman durdu sanki. Öylece kalıp seyretmeye başladım. Bembeyaz yüzünü ve karaçalınmış gözlerini. Ruyan’ın sesi ve manisi o anda bedenimi ipekten bir kumaş misali sarmaya başladı.

Alı al olana lazım akıl kan…

İşte o anda çocuğun gözlerinin ta içine baktım. Kılıcımı kaldırıp kolumda bir kesik açtım. Ne canımın yangısını ne de sonunu hesap ettim. O kan istiyordu. Kesikten akan kanı onun gözlerine bakarak toprağa içirdim. Çığlık atma sırası ona geçmişti. Toprak kanımı emdikçe o küçülmeye başladı. Esen yel beni tarumar etmeye devam ediyordu lakin canavar gittikçe ufalıyordu gözlerimin önünde. Hayır diye kendini paralayan yaratığa baktım rüzgâra kapılıp giden gövdemi hiçe sayarak. Bir ağaç gövdesine sertçe çarptığımda gözlerimi huzurla yumdum çünkü yaratık toprağa karışmıştı benim kendi rızamla akıttığım kana yarenlik ederek…

Gözlerimi açtığımda güneşi gördüm. Toprak ve çiğ kokusu canımı tekrar yerine getirdi. Elimi başıma götürüp ensemi sıvazladım. Üstüm başım dağılmış ve çamura bulanmıştı. Birden doğrulup etrafımı yokladım. İran ve Seran’ı huzur içinde başka bir ağacın gövdesine yaslanmış uyurlarken gördüğümde rahat bir nefes aldım. Görünürde bir yaraları yoktu. Ama çok derin uyuyorlardı. Ayağa kalkıp yanlarına vardım. Tam onları uyandırmaya yelteneceğim sıra arkamda ki ses beni yerimden sıçrattı. Tıslamayla karışık ses altın yılana aitti. ‘’Uyandırma, dinlensinler. Sende dinlenmelisin yiğit. Dövüşü kazandın. Orman sahibi artık rahat ve ait olduğu yerde, toprakta…’’ Başımı çevirip onun erimiş alev rengi gözlerine baktım. İran’la Seran’ın yanından uzaklaşıp uyandığım ağacın gövdesine gittim. Oturdum. ‘’Onun hikâyesini biliyorsun değil mi?’’ Yılan yanıma gelip gözlerime kadar sokuldu. Yüzlerimizin arasında neredeyse hiç mesafe yoktu. ‘’Bilirim yiğit! Acıklıdır onun meseli. Ama anlatmaya hacet yoktur artık. Belki başka vakit! Şimdi dinlen. Artık burası güvenli ve senin… Yolumuz daha bitmedi. Sana güç lazım.’’

Sözlerini bitesiye yakın sanki ninni gibiydi. Tıslaması uzaklaşmaya başladığında bu kez gözlerimi huzur ve vücuduma yayılan sıcaklıkla kapadım. Rüyamda Ruyan’ıma sarılıyordum. Etrafımda çınlayan şen kahkahalarla uyandım. İran ve Seran altın yılanın anlattığı bir şeye katıla katıla gülüyorlardı. Uzandığım yerden doğrulup neşelerine ortak oldum. ‘’Nedir ağalar bu kadar içten güldüğünüz?’’ Sesim başta sessizlikle karşılandı. Sonrasında bana çevrilen üç çift göz bir daha kahkahalara boğuldu. ‘’Uykunda sayıklıyordun hünkârım. Nasıl rüyan güzel miydi?’’ Seran’a bakıp iç geçirdim. Çok güzeldi rüyam. Ne denirdi ki? ‘’Durup durup benim sayıklamalarıma mı gülersiniz böyle?’’ Seran yanıma gelip elini uzattı. Ayağa kaldırdı beni. ‘’Yok, hünkârım altın yılan eskilerden bir mesel verdiydi bize ona güleriz. Hünkâr ile soytarısı olan maymunun meseli. Sana da deriz bir ara.’’ Seran sözünü bitirmeden altın yılan yanımıza vardı. ‘’Ama şimdi yol vakti yiğitler.’’

Kısa bir zaman sonra yine yola düzüldük. Keyifli anlar yerini endişe ve sessizliğe bırakmıştı. Sık ağaçlı ormandan çıktığımızda su sesi bizi karşıladı. Soluklanırken yılanın yanında durup sordum. ‘’Yakında bir şelale mi var? Nedir bu gürül gürül akan su?’’ Yılan nefes verip konuştu. ‘’Evet, Şems yakında bir şelale var lakin senin bildiklerinden değil! Bu şelalenin bir bekçisi vardır. Yalınız doğru yanıtı vereni buyur eder. Soruyu sana soracak elbet. Hünkâr da sensin. Gönlü dolu olanda sen…’’

Kılıcımı yoklayıp ‘’Sorsun bakalım!’’ dedim. Yılan çatal dilini çıkarıp alayla gülümsedi. Şelaleye yaklaştıkça ses giderek artıyordu öyle ki birbirimizi güçlükle duyar olmuştuk. Göğsüme basan bir el vardı sanki. Nefeslerim zorlanıyordu. Yılan önden biz arkadan seğirttik şelalenin yamacına. Derken alı al moru mor bir su perisi çıktı sudan. Şeffaf teni güneşle parlayan, yüzü anlatılamaz bir ihsana sahipti bu perinin. Sudan çıktı incecik bedeni. Hepimiz büyülenmişçesine bakıyorduk. Su misali sesiyle konuştu. ‘’Hoş gelmişsiniz diyarıma yiğitler. Sende altın yılan… Aradığınız nedir?’’ Yoldaşlarıma başımla işaret edip bir adım öne çıktım. ‘’Hoş bulmuşuz güzel peri. Arayan benim. Sevdiğimi ararım. Yol bizi sana getirdi. Geçit ver de gidelim.’’ Su perisi belli belirsiz gülümsemesiyle süzdü beni. O kadar güzeldi ki anlatmaya dilim varmıyordu. Uzanıp dokunmak istiyordum sırılsıklam beline dökülen saçlarına. İçini gösteren ellerine sarılmak geliyordu içimden. Gözlerimi başka tarafa çevirip kalbimde büyüyen heyecanı bastırmaya giriştim. Su perisi konuştu, güneşten hareler vücudunda raks ederken. ‘’Hünkâr sensin o vakit. Ne oldu yiğit bana bakmaktan korkar mısın yoksa bakmaktan kendini alamamak mı sana kötü gelen?’’ Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Aklımda Ruyan’ın yüzünü, sesini tutarak. ‘’Sen güzellikte birincisin. Sana bakmaktan korkmak yine? Ben yüreği sahipli bir kulum sade. Bakışım sevdiğime haksızlıktır. Evet, hünkâr olan benim. Ama insanım sonuçta. Destur ver geçelim peri.’’

Peri kızı cam gibi bir kahkaha attı sözlerime. ‘’Peki, o vakit sualime cevap eylersen geçit veririm sana. Söyle bakalım göze güzel mi sevilir gönle güzel mi? Nasıl ayırırsın gözünle gönlünü? Düşünmeye başladım. Suali basit değildi. Sahi dedim aklımdan nasıl ayırırım? Ruyan’ı benim güzelim yapan hangisi? Yüzümü, gönlüme verdiğimi? Ya çirkin olaydı? O vakit düşer miydim bunca yola? Başım önümde bunları taşındım durdum. Zaman akıyordu elbet ama ben farkında değildim. Yine Ruyan’ın manisi geldi düştü önüme. Başımı kaldırıp deyiverdim periye.

‘’Sever isen gördüğünü gönlün alır kan,

Kolay gelir göze güzel, gönle dolar gam,

Ben beklerim, beni ben yapan gelsin!”

Bu maniyi bana sevdiğim, onun için yollara düştüğüm söylediydi. Gözle gönlü ayıramazsın peri kızı. Birinin başlattığını diğeri bitirir. Güneşle ay gibi. Ben gözüme güzel gelene koştum önce. Ama sonra istedim gölüme düşenden beni ben yapsın. Kat ettiğim onca yol gözümün gördüğüne değil gönlümün çektiğine oldu. İzin ver geçelim. Güzellik dirlik verseydi cana, senin yanında kalırdım lakin benim gönlüm yolda aradığıma akmıştır.’’

Sözlerim biter bitmez şelale suyunu kesti. Peri kızı başını önüne eğip bizi selamlayarak ‘’Geç yiğit, yolun aydınlık olsun. Cevabın kabulümdür.’’ diye bizi uğurladı. Suyun ucunda karanlık bir mağara vardı. Perinin gözlerinde ise yaş. Eline aldığı yaşları kristal bir şişeye akıtıp ‘’Al bunları!’’ dedi. ‘’Yolun karanlığa düştüğünde sana ışık olsunlar.’’ Şişeyi alıp bel bağıma sıkıştırdım. Başımla selam edip yoldaşlarıma döndüm. Suyu geçip mağaraya doğru yollandık.

Yolumuz karanlığa vardıkça altın yılanın rengi solmaya, huzuru kaçmaya başladı. Titriyordu. Soruyordum halini lakin dudakları mühürlenmişti sanki. Cevap alamıyordum haline. İran’la Seran arkamızda seyrediyorlardı. Her daim olduğu gibi elleri kılıçlarında gözleri tetikteydi. Birbirlerine sırtlarını vererek yürüyorlardı. Mağaranın içlerine girdikçe ses yerini ıssızlığa terk ediyordu. Damlayan suyun sesinden gayri ses duymamaya başlamıştık. Sıcaklıkta sesle beraber çekiliyordu bedenlerimizden. Konuşarak bozmaktan korktuğumuz bir dengesi vardı bu yerin. Bizde mağaranın ıssızlığına ortak olduk.

Altın yılan bir ara kısık bir feryat bıraktı mağaranın soğukluğuna. Eğilip endişeli gözlerle onu süzerken o benden geriye yoldaşlarıma bakıp kendi kadim dilinde bir mani söyledi. Yer sarsıldı. Ayaklandı. Duvarlar çatırdamaya başladı. Ben arkamı dönüp ‘’Dikkat edin yiğitler!’’ dediğim anda taş duvar bizi birbirimizden ayırdı. İran ve Seran taşların çizdiği sınırın diğer tarafında rengi giderek solan yılan ve diğer tarafında kalakaldık. Üstüme düşen taşlardan kendimi sıyırmaya çalışıyordum. Bir taraftan da toz dumandan kısılan sesimi mümkün mertebe yükselterek yoldaşlarıma ulaşmaya çalıştım. Sağ mıydılar? Sesim karşılığını sessizlikte buldu. Ya beni duymuyorlardı ya da benim sevdam onları karanlığın koynuna sokmuştu. Ayağa kalktım sendeleyerek. Kılıcımı yokladım yerinde yoktu. Başımı kaldırıp etrafı süzmeye çalıştım. Zifiri karanlık gözlerime perde çekmişti. ‘’Yılan! Yılan!’’ kısa bir suskunluğun arasından yılan sesledi. ‘’Buradayım Şems. Uğraşma yolun sonuna geldin. Yoldaşların iyidir. En azından bu içini rahat ettire. Fakat sen yolun sonuna geldin. Kanında canında benimdir artık.’’

Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ama mümkünü yoktu. Mağaranın kesif havasında dağılan ses her yönden kulağıma çarpmaya devam ediyordu. ‘’Ne dersin sen yılan aklını mı yitirdin? Nerede benim Ruyan’ım? Bana söz vermiştin!’’ tüm vücudum hiddetten sarsılırken bel bağımda olan gözyaşları aklıma geldi. Ne demişti peri kızı? ‘’En karanlık anında ışığın olsun.’’ Yılanın düşmanca tıslamaları kulağımı döverken elimi bel bağımda gezdirip şişeyi buldum. Altın yılan ne aradığımdan habersiz konuştu. ‘’Sana verdiğim sözü tuttum yiğit. Sana seni Ruyan’a yani Zer’e getireceğimi sözlemiştim. İşte buradasın. Benim yuvamda. Ruyan’da ben Zer’de ben Şems! Sana uzak dur demiştim.’’

Şişeyi elimde tutup havaya kaldırdığımda altın yılanın rengi gümüşi bir renge dönüşmüştü. Işığı görünce başta geri kaçsa da sonrasında kıvrak vücuduyla süzülerek bana doğru ilerledi. İlerledikçe vücudu değişti, büyüdü ve Ruyan belirdi tam karşımda. Lakin gözleri öfke ve açlıkla yanıyordu. Bilmiştim. Aşk ölümdü benim gibisine. Hiç ses etmeden onu seyre koyuldum. Şekli Ruyan olmuştu ya korku gitmişti benliğimden. Çatal dili açılıp konuşmaya devam etti. ‘’Sana uzak dur dedim. Lanetlidir dedim. Lakin gözün kör, nefsin kabarık! Dinlemedin. Şimdi kulaklarını aç da beni dinle Şems. Ben yılan peri Zer! İnsan olduğum kısacık baharda senin bahçen huzura davet etti beni. Geldim oturdum. Sonra sen gibisi geldi yanıma. Halimi hatırımı sordu. Lanetim bu ya! Ben kanı, canı temiz olanı alır ruhuyla beslenirim. Ama sana içim aktı o an yiğit. O yüzden ki uyardım lakin sen…’’ sözleri yarım kalan kız dizlerinin üstüne düşüp titremeye başladı. Dili dönmüyordu sanki. İnlemelerini duydum önce donup kaldığım yerden. İnlemeler yerini feryada bırakınca dayanamayıp kollarıma aldım Ruyan’ı. Saçını, yüzünü okşadım. Terini elimle silip bağrıma bastım onu. Heyhat. Ben bağrıma bastığım anda kanındaki zehir hareketlenip onu yeniden yılan bedenine soktu. Kollarımdaki soğuk, donuk varlığa bakakaldım.

Gözlerimiz birleşince başımı önüme düşürüp ‘’İstediğin canımsa al yılan peri, senindir! Fakat bil ki nefsimden değildir buraya sürüklenişim. Sen bu halinle bile kabulümsün. Ben seni gönlümle görürüm. Sende beni kendin gibi bil. Durma Rabbin sana verdiği ne ise ona göre davran.’’ Kollarımı soğuk kaygan bedende kilitleyip onu daha da yakınıma çektim. Gariptir ki bana hiçte yabancı değildi bedeni. Tek bir darbe vurdu şah damarıma. Acı keskindi. Damarlarıma yayılan aşk mıydı yoksa zehir mi? Ne de tatlı gelmişti! Kollarımdaki derman çekile yazdı. Gözlerimi açık tutamıyordum. Ruyan fısıldadı. ‘’Bana biraz su ver yiğit…’’ gözlerim kayıp kapanmaya yüz tuttuğunda elimde sıkıca tuttuğum şişenin mantarını açıp suyun bir kısmını onun boğazından aşağı akıttım. Titremeye başlayan bedenime aldırış etmedim. Kalan kısmını ise kendi dudaklarıma götürdüm. Suyun kekremsi tadı damağıma yayıldığında ışığım söndü, gitti.

Ben önce öldüm. Sonra aşka uyandım. Kolay derler ya aşka ben bildim sonrasında ne de zordu sevdiğini olduğu gibi görüp de bağrına basmak. Ben önce seninle öldüm yılan perim. Sonra gerçeğe uyandım. Aşkla…

Şems” için 5 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *