Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Alacamezarlık S01E01

Genç kadın bir mezarın yanı başında eğilerek az evvel kendisinin getirmiş olduğu kırmızı krizantem çiçeklerini özenle yerleştirmeye uğraşıyordu. Giydiği siyah matem elbisesini tamamlayan dantel işlemeli siyah eşarbının altından bembeyaz tenine inat dökülmüş kapkara saçları, yasını tamamlayan bir aksesuar gibiydi adeta. Gökyüzünün ‘ağladı ağlayacak’ tavrı genç kadının yüz ifadesinde de kendisini gösteriyor; titreyen çenesi ve gözyaşlarına engel olmak için alt dudağını ısıran dişlerinin çabalarıyla içini dökmek istediği mermer mezar taşına hıçkırıklarla bölünmeyecek cümleler kuruyordu kafasında.

Mezar taşındaki isme odaklandı o an. İsmet Ölmez… Soyadı ‘Ölmez’ olan bir insanın 25 yaşında ölmesinin ironisine daldı. Hayatının baharında dünyayı ve kendisini terk etmiş olan adamı gözünün önüne getirmeye uğraştı gözlerini kapatıp. Yapamıyordu. Gözlerini, burnunu, kulaklarını… vücudunun her parçasını ezbere tarif edebilirdi belki ama bir bütün olarak gözünün önüne getirmeye her çalıştığında içindeki bir parça acıyor, bunun olmasına izin vermiyordu. Mahallenin en yakışıklı delikanlısıydı İsmet. Tabi O da en güzel kızı… Daha ilkokuldayken herkes birbirine yakıştırmaya başlamıştı onları. Onlar da insanları haklı çıkarırcasına birbirlerine aşık oldular. Ölüm bir trafik kazası vasıtasıyla onları ayırana kadar da deliler gibi sevdiler birbirlerini. Bütün yaşadıklarını birkaç saniye içerisinde kafasının içinde bir film gibi izledi. Oldukça neşeli olan filmin sonu beklenmedik şekilde acı bitmişti. Genç kadın, kendisini bir mezar taşına içini dökmek üzere buraya getiren sebebi hatırlayıp derin bir nefesle birlikte eşarbından fırlayan saçları tekrar içeri sokmaya çalışarak cesaretini topladı:

“İsmet. Sevgilim ben geldim. Ceyda. Biliyorum bana cevap veremezsin. Ne de olsa öleli nereden baksan bir yılı aştı. Sık sık gelip burada toprağına dadanan yaban otlarını ayıklıyorum ama hep yenileri çıkıyor. Üzerinde gezmek bile rahatsız ederdi seni, kimbilir altında olmak ne kadar acı veriyordur. Evdekiler halimi hiç beğenmiyorlar. ‘Yeter artık kızım unut şu adamı. Hayatına devam et!’ diyorlar. Belki haklılar. Geçen gün Yıldız’a rastladım. O da ‘Abim de hayatına devam etmeni isterdi Ceyda Abla’ dedi. Hep benim iyiliğimi isterdin zaten. Sana bunları anlatmaya gelmedim. İsmet… Sana bir şey söylemem lazım ama sakın bana kızma.” Duraksayıp derin bir nefes çekti kadın. “Evet. Evleniyorum. Ne yapabilirdim ki? Beni terk ettin! Beni yapayalnız bırakıp gittin.” Gözlerinden dökülen bir damla yaşı parmağıyla silerek devam etti. “Tamam ağlamıyorum. Hep ağladığımda kızarsın zaten… kızardın yani. Görüyorsun ya hiç alışamadım yokluğuna. Hala sen varmışsın gibi hareket ediyorum. Bir ölüyü aldattığım için suçluluk duyuyorum. Bilmiyorum. Necip’le ilgili ne zaman bir şey olsa zaten ilk sana gelip anlatıyorum. İlk yakınlaşmamız, evlilik teklifi, nişan… bunları ilk önce gelip sana anlatmam acaba yaşarken beni bezdirdiğin kıskanma huyun ‘ölüyü de diriltir mi?’ umudumdan kaynaklanıyor belki. Ama iş iyice ciddiye bindi artık İsmet. Yarın imam nikahını kıyıyoruz. Resmi nikahtan önce imam nikahı olması daha hayırlı olur dedi babam. Hoşçakal İsmet. Rahat uyu…”

Ceyda ellerini son kez açıp merhumun ruhuna dudaklarında bir fatiha okuduktan sonra duanın hürmetiyle yüzünü yıkayıp son bir kez sevdiğinin mezarına baktı. Mermer mezar taşının taçlandırdığı mezarın üzerinden bir çiçek yuvarlandı önce aşağıya doğru. Sonra da bir avuç toprak… Belki de rüzgarın oynadığı bu oyunu bir işaret olarak algıladı genç kadın. Yerdeki çiçeği sevgilisinin kendisine verdiği mutluluklar dileği olarak aldı ve başından beri zorla tuttuğu gözyaşlarını serbest bırakarak oradan uzaklaştı. Önceleri tedirgin olan adımları gitmekten vazgeçme korkusuyla yerlerini ürkek sıçrayışlara bıraktılar. Genç kadın artık bir daha geri dönmemek üzere oradan ayrılıyordu. Çünkü o artık başkasına ait olacaktı. Toprağın altındakinden bunu anlamasını bekliyordu.

Gece vakti Ceyda yatağında mışıl mışıl uyurken bir üşüme hissiyle uykusu aralandı. Işığı olmayan odanın karanlığında ışıksızlığa alışmış olan gözlerini aralayınca karşısında hayal meyal bir vücut şekillendi. Kucağındaki koca bir kırmızı gül demeti olan adamın rüya olmadığından emin olmak için gözlerini sıkı sıkıya kapatıp bu sefer daha kocaman açtı. Adamı tanıdığından emin olunca heyecanla yataktan fırladı:

“İsmet! Aşkım!”

“Evet sevgilim ben geldim.” Konuşması son derece ağırdı ve sesi derinden geliyordu ama bu oydu işte.

“Ama sen ölmüştün? Öyleyse bu bir rüya olmalı.”

“Rüyaların en güzeli aşkım bak yeniden birlikteyiz işte.” Deyip elindeki koca demeti sevdiği kadına uzattı İsmet.

“Ne kadar güzel çiçekler bunlar. Zaten hiç elin boş gelmedin bana bugüne kadar.” Yüzünü gömdüğü güllerden derin bir nefes doldurdu ciğerlerine.

“Evet. Hastanenin karşısındaki çiçekçiden aldım az evvel. Adam beni görünce bütün dükkanı bırakıp kaçtı gerçi. Parasını veremedim.” İsmet üzülmüştü. Çünkü kimseye borcu olmadan ölmüştü o. Ve öldükten sonra bile bununla övünmeye hazırdı.

“Neden geldin İsmet?” çiçekleri komodinin üzerine bırakıp sevdiği adamın ışığı sönmüş gözlerinin içine bakarak sordu.

“Bugün mezarlığa gelip anlattıklarını unuttun mu? Dayanamadım Ceyda. Başkasının olacağın fikrine dayanamadım. Seni seviyorum Ceyda. O adamla evlenemezsin!” her cümleden sonra biraz daha yaklaşıyordu İsmet, Ceyda’ya

“Aşkım! Benim için mezarından kalkıp geldin demek.”

“Aşkım! Bizi ölüm bile ayıramaz demiştim sana!” nihayet yatağın kenarına oturdu genç ölü.

“Ama ben nişanda da, sözde de gelip seninle konuşmuştum. O zaman neden gelmedin?” diye sitemle sordu yataktaki kadın yüzünü öbür tarafa çevirerek.

“Ne bileyim hani ortada daha resmi bişey yok gibiydi…” bir suçluluk duygusuyla başını öne eğdi İsmet.

“Nikah deyince iş ciddiye bindi tabi…”

“Nolursun asma yüzünü. Hem artık bir aradayız. Önemli olan da bu değil mi?” yeniden umutlandırmayı başarmıştı işte. Yine ona bakıyordu. Hala seviyordu Ceyda.

“Haklısın. Nasıl da özlemişim seni.” Sevdiği adamın gözlerinin içine sevgiyle bakarken birden yüzünü ekşitti. “Fakat bu koku nedir böyle?”

“İnsan bir yıl toprağın altında kalınca koku da pek hoş olmuyor haliyle…” Bu soru yaşarken temizliğine son derece dikkat eden adamın oldukça zoruna gitmişti.

“Nasıl yani? Allah belanı versin İsmet! En son hocanın yıkadığıyla çıktın geldin değil mi?” kızgınlıktan ziyade nefes alamamanın verdiği can havliyle burnunu kapatarak konuşuyordu genç kadın.

“Yok be güzelim. Sen mezarlıktan gittikten sonra hamama gittim önce. Neredeyse bu saate kadar oradaydım. Tellaklar falan da kaçtı hep zaten. Kese attıracak adam bulamadım bu kadar oluyor anca.” Ceyda’nın hareketlerinden iyice utanmış ayağa kalkıp birkaç adım uzaklaşmıştı zavallı hortlak. Ara ara çaktırmadan omzunun üzerinden kendi kokusunu almaya çalışıyordu.

“İnsan rüyasında sevdiğini beyaz atının üstünde falan görür benim kör talihime bak. Allah bilir pamuk da duruyordur hala.” diye kaderine lanet okudu.

“Pamuk? Ulan ben diyorum içim bi hoş oldu mezardan çıktığımdan beri. Hayata dönmenin sevincine vermiştim. Rezil olduk iyi mi?” ağır konuşmasından İsmet’in ne zaman kızıp ne zaman sevindiği pek anlaşılmıyordu.

“Rica ederim çirkinleşme. Hem bu yeşil takımı nerden buldun? Sen böyle takım elbise falan giymezsin ki. Hem de yeşil…” kaşlarını, İsmet’in çok iyi bildiği, bir şey beğenmediğinde yaptığı gibi çattı genç kadın.

“Emekli öğretmen Necat Amca’nın balkonundan aşırdım. Neyin tribi şimdi bu? Kefenle mi geleydim?” çok fazla üstüne gelmişti kız. Uzun zamandır yaşayan biriyle muhatap olmamanın verdiği tahammülsüzlük vardı hortlağın üzerinde.

“Yani öyle demedim de… Biliyosun bu tarz kıyafetleri pek ‘cool’ bulmuyorum.” Alışmadığı çıkış karşısında ürkekleşmişti Ceyda. Onun İsmet’i her söylediğini anlayışla karşılardı.

“Bilmez miyim? Ne kadar özlemişim tenine dokunmayı.” Yıllardır uzak kaldığı sevgilisini birkaç adım öteden seyretmekten sıkılmış ve yeniden yakınına doğru gelip avcunu genç kadının yanağına koymuştu. Yüzüne değen hortlağın soğuk elinin verdiği pütürlü histen ürperip geri çekti birden kendini kadın.

“Ellerin ne kadar kuru ve soğuk!”

“Eee! Yeter ama artık! Ben ta öbür dünyadan buraya naz çekmek için gelmedim.” Hortlağın tahammülsüzlüğü yüzünü daha da korkunç bir hale getirmişti. Sevgilisinin dönüştüğü şeyin iğrençliğini kavramaya başlıyordu Ceyda. Yüzünün rengi karanlıkta onu kavrayan elin rengi kadar soluklaştığında İsmet yaptığının farkına varıp usulca ellerini geri çekip sevgilisinin uzandığı yerde yorganını üzerine örttü. Ağır ağır hareket eden dudaklarından pişmanlık dolu sözcükler döküldü. “Tamam. Ağlama. Özür dilerim. Şimdi yavaşça gözlerini kapa. Ben sana bir öpücük verip gideceğim. Yarın konuşuruz gerisini. Artık yanındayım unutma. O Necip şerefsiziyle de evlenme sakın!”

Dediği gibi de yaptı İsmet. Genç kadın birkaç saat sonra gözlerini yeniden açtığında odada hiç kimse yoktu. Açılmış olan pencerenin önünde dalgalanmakta olan çiçek desenli perdeleri görünce içi buruldu. Pencereden içeri sızmakta olan güneşin ilk ışıklarının aydınlattığı odasında sevgilisinin getirmiş olduğu gülleri aradı gözleri fakat göremedi. Ne kadar da isterdi yaşadıklarının gerçek olmasını. Hortlak bile olsa dünyanın en romantik en ince erkeğiydi İsmet onun için.

Ertesi sabah nikah için bütün hazırlıklar yapılmıştı. En yakındaki caminin imamı nikah için eve davet edilmiş, gençler hoca efendinin karşısındaki yerlerini almışlardı. Ceyda’nın babannesi, babası ve ablası Cahide; Necip’in ise babası ve küçük kardeşi şahit ve vekiller olarak orada buluyorlardı. Gelin ve damadın nikahtan hemen önce henüz bir sonuca bağlanmamış bir tartışmaların olduğundan habersiz olan hoca efendi besmele çekti ve töreni başlattı. İmamın damadın ilgisini çeken sorusuna kadar tartışma fısıltılarla devam ettirilmeye çalışılıyordu iki genç arasında:

“Mehir bedelleri hususunda anlaşmaya vardınız mı?” bu soruyu gelin ve damadın babalarına yönelik sormuştu hoca efendi.

“Bedel mi? Ne bedeli yahu? Başlık parası mı kaldı hocam?” bedel kelimesi Necip’in hiç hoşuna gitmemişti.

“Evladım,” diye sakalını sıvazlayarak başladı imam sözüne, “Bu adettendir. Bu sebepten sorulur.”

“Ha… vermesek olur yani. Tamam o zaman.” Necip rahtlayıp tartışmasına kaldığı yerden devam edecekken, Hoca efendi yeniden konuştu.

“Yok. Göstermelik de olsa ufak da olsa bir bedel vermeniz gerekli tabi.” Mümkün olduğu kadar yumuşak ifade etmişti.

“Ne kadar bir bedel?” soruyu sorarken şüpheyle gözlerini kısıyordu damat.

“Hanefi mezhebine göre on dirhemcik…” henüz imamın sözü bitmemişken öfkeyle ayağa kalktı Necip ve bağırmaya başladı:

“Ne? On dirhem mi? Adam mı soyuyorsunuz kardeşim? Ben böyle rezalet görmedim! Kalk, baba kalk, gidelim.” Babasının sakinleştirme çabaları sonuç verince aklına farklı bir soru takıldı Necip’in. “Dirhem ne demek yahu?”

“Evladım… vereceğin doksan lirayı geçmez. Ne lüzum var bu kadar tantanaya. Siz anlaştıysanız onu kendi aranızda halledin. Ben yazıyorum buraya.” İmam efendinin ılımlı tutumu sonuç verince damat bey iyice sakinleşmişti.

Mehir bedelleri yazılırken sessiz gözüken çift, yeniden kendi aralarında fısıltılarla bir tartışma içerisine girdiler:

“Necip! Yani iki kuruş para için çıkardığın tantanaya bak. Acaba İsmet haklı mıydı? Şu an geleceğim konusunda çok kaygılıyım.” Kimsenin fark etmemesi için kafasını çevirmeden ve dudaklarını çok az hareket ettirerek anlaşılır olmaya çalışıyordu Ceyda.

“Bak yine İsmet’e geldi muhabbet. Ne ismetmiş arkadaş! Bir rüya için nikahı mı bozacaksın?”

“Çok garip bir rüyaydı diyorum sana. Gerçek gibiydi. Bak imam hala nikahı kıymış değil. Gel yeniden düşünelim.”

“Saçmalama kızım! Belli ki bi tarafın açıkta kalmış işte. Davetiyeleri falan da bastırdım, bir sürü masrafa girdim. Bu saatten sonra dönemem.” Damat bu rüya olayına bozulmuş içinden ayıp olmasına aldırmadan ölünün arkasından bildiği en cüretkar küfürleri sıralıyordu.

“Ya benim burda ‘psikolojim bozuldu’ diyorum sen hala paranın derdindesin. Akli dengem yerinde değil derim imama nikah düşer bak.” Kendilerinden başka hiçkimsenin fark etmediğini zannettikleri konuşma odanın içerisindeki insanlar tarafından sadece anlamsız fısıltılar halinde duyuluyordu. Yine de rahatsız olduklarını belirten bakışlarıyla genç çifti uyarmaya çalışıyorlardı.

“Kızım saçmalama. Nolur bak! Şu nikahı kıyalım bir hele. Ben yarın çözeceğim herşeyi. Millete rezil olacağız. Sus bak hoca dua okumaya başladı pis pis bize bakıyor.” Kendisinin anlamadığı türkçe olmayan bu sözlerin dua olduğundan emindi Necip.

İmam efendi duasını bitirdikten sonra gelinin babasına dönüp yine adet olduğu üzere sordu: “Allahü teâlânın emri ve Peygamber efendimizin sünneti ile ve amelde mezhebimizin imamı, imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin ictihadı ile ve hazır olan Müslümanların şehadetleri ile, vekili olduğun Ceyda bint-i Veysel’i, on dirhem gümüş mehr-i müeccel ve on dirhem gümüş mehr-i muaccel ile, talibi olan Necip bin Rıdvan’a tezvice, vekaletin hasebi ile, verdin mi?”

“Verdim!” Çok düşünmeden cevabını verdi Veysel Bey.

“Nereye verdin la? Nereye verdin?” odanın içerisinde töreni bozan bu sesin geldiği yöne dönen insanların karşılaştıkları ucube, kısa süreli haykırışlara ve bayılmalara neden oldu. Soluk, yer yer dökülmüş derisi; neredeyse gözlerinin akıyla aynı renge gelmiş mavi gözleri; uzayıp yana yatırılmış saçlarıyla toprağın altından kalkıp gelen İsmet’ten başkası değildi bu. Damadın ailesi yaratığı görür görmez kendilerini dışarı atsa da Necip evleneceği kadını korumak üzere, kahramanca, odanın içinde kalmıştı. Gözüne hala oldukça yakışıklı görünen sevgilisini görünce gözlerine inanamayan Ceyda hayretle sordu.

“İsmet?”

“İsmet ya İsmet! Kızım ben sana bu dingille evlenmeyeceksin demedim mi?” Hortlak gece olduğu gibi ağır ağır konuşuyordu.

“İsmet açıklayabilirim! Ben seni rüya sandım.” Yaşadıklarına hala inanamıyor gibi bir hali vardı Ceyda’nın.

“Neyin rüyası kızım? Koca bi demet gül getirdim. Uyanınca onları görünce kafana dank etmedi mi?”

“Vallahi gül falan yoktu.” İkisi de ne olduğunu anlamaya çalışırken araya Ceyda’nın babannesi girdi.

“Ah yavrum! Onları sen mi getirdiydin? Ben sabah romatizmama iyi geliyor diye kaynatıp içtiydim. Golugıssaların Bedia Hanım söylerdi ‘her derde deva’ diye. Sağol oğlum.” Gözleri iyi seçemeyen yaşlı kadın neyle karşı karşıya olduğunun farkında değildi.

“Ya Nine, başka bi’şey mi bulamadın kaynatacak? Gülden romatizma ilacı mı olur?” İsmet yaşlı kadına dönmüşken tanıdık başka bir ses ona seslendi.

“İsmet kardeşim! Hoşgeldin!” Damat olmaya hazırlanan Necip’ten başkası değildi bu.

“Bak hala kardeşim diyor! Sen ne yüzsüz, utanmaz bi adamsın lan!” Hortlak soluk mavi gözleriyle hasım bellediği adama doğru bakıyordu.

“Ayıp oluyor ama. Herkesin içinde.” Necip korkuyordu fakat onun için hayatından daha önemli olan bir şey vardı dünyada. Neydi bu? Aşk mıydı?

“Hala konuşuyor! Sen değil misin benim ölümümden hemen sonra nişanlıma yavşayan?”

“Yani böyle yavşamak falan hoş tabirler değil İsmetciğim…” yoksa gurur muydu?

“Oğlum! Benim canımı sıkma hadi kalk git seni de gebertmeyeyim.”

“Nereye gidiyorum ya? O kadar para döktüm bu işe dünyada kıpırdamam.” Tabi ki paranın boşa harcandığı düşüncesi can korkusundan daha ağır basmıştı Necip’te.

“Çocuklar kavga etmeyin! Bak aynı mahallenin delikanlılarısınız. Yakışıyor mu?” Veysel Bey hortlağın insan kaldığına inandığı parçasına hitap ederek evinde çıkacak tatsızlığı araya girerek önlemeye çalışıyordu.

“Senin de alacağın olsun Veysel Amca. Hani kızı benden başkasına vermeyecektin? Neyse hala geç değil. Nikah kıyılmadı henüz.” İsmet müstakbel babasına karşı her zaman saygılı davranmıştı.

“İyi de oğlum sen hortlaksın…” dedi korkunç yaratıktan gelecek tepkiden korkarak.

“Hortlaksak insan değil miyiz? Seviyorum lan!” hortlağın yavaş yavaş ve derinden gelen sesi odayı çınlatamasa da karşısındakinde istediği etkiyi bırakmıştı.

“Bilmiyorum ki yani nikah düşer mi böyle?” Kızını bir hortlakla evlendirmeyi elbette düşünmeyen Veysel, topu imama atıp kendi canını kurtarmak istedi. “Hoca efendi? Ne dersin? Hortlağa nikah kıymak caiz midir?”

“Eşhedü enlaa…” İsmet’in kendisine dönen gözleri İmam’ın oturduğu sandalyeden yere düşmesine sebep oldu.

“Aha! İmam bayıldı! Cahide koş su getir kızım mutfaktan.” Veysel Baba, çoktan bayılmış olan kızına seslenirken, bir taraftan da yere düşen adamın kafasını kucağına alıp tokatlamaya uğraştı fakat hoca efendinin yüzündeki sakal tokatların etkisini yok ediyordu.

“Bayılsın öküz! Hala pamuktan bi hıncım var zaten.” Dedi İsmet umursamaz bir tavırla ve yeniden imamdan umudunu kesmiş olan kızın babasına çevirdi bakışlarını.

“Oğlum sen de yani bu şekilde kız istenmez. Bir büyüğünü getirir adabıyla istersin.” İmamdan daha dirayetli olan Veysel, bir yandan kızını kurtarmak için bir çare aramaktaydı.

“Tamam artık onu başka seçkiye gelir isteriz.” İsmet kızı almaya kararlıydı. Aile büyüklerinden kimse artık hayatta değildi. kimi getireceğini de bilmiyordu fakat kafaya koymuştu.

“Bence mahsuru yok. Tabi Ceyda’nın da gönlü varsa…” Veysel Bey bu sefer topu kızına atarak kurtulmak istedi. İsmet onu seviyordu ve burada zarar veremeyeceği tek kişi Ceyda’ydı.

“Ne demek ‘gönlü varsa’? Ceyda?” İsmet Ceyda’nın kendisinden vazgeçmiş olabileceği korkusuyla döndü sevgilisine.

“Baba, ben İsmet’i seviyorum.” Bu beklenmedik cümle henüz kendinden geçmemiş olan herkesi şok etti.

“Nası yani yaa? Ne demek İsmet’i seviyorum kızım? Ölmüş bu adam!” Necip duyduklarına inanamamıştı. Ceyda’nın kolunu yakalayıp sıkmaya başladı.

“Ama Necip, İsmet çok şekeer…” Ceyda evlenme sözü verdiği adamı ikna etmek için başka cümle bulamamıştı ne yazık ki.

“Banane kardeşim saymam ben bunu. O kadar para verdim davetiyeleri bastırdım ben ya! Bu saatten sonra vaz mı geçilir? O zaman zararımı karşılayın!” Necip’in kan çanağına dönmüş gözleri artık neredeyse hortlak kadar korkunç bir hal almıştı ve odada kendisinden daha korkunç bir varlığa izin vermeyecek olan İsmet duruma derhal el koydu:

“Bak hala davetiye diyor. Senin ta…” İsmet’in Necip’in üzerine atılmasıyla aile içerisinde yapılan bu ufak tören karmaşaya dönüştü. Veysel Baba’nın yüreğini dağlayan yerdeki bünyan halısının üzerindeki mücadele İsmet’in Necip’in kolundan aldığı ısırıkla son buldu. Olduğu yerde hareketsiz kalan kadersiz damadın suyla ayıltma çabalarına evden kaçarak karşılık vermesi ‘kuduz mu oldu acaba?’ şüphelerini doğursa da İsmet Önceki gece yaşadıklarının tecrübesiyle aslında neler olduğunu biliyordu.

(Devam edecek)

Alacamezarlık S01E01” için 2 Yorum Var

  1. İsmet’in hortlaması ile gelişen olayları gülerek okudum. Uçmuşsunuz yani. Ailelerin korkmaması biraz olmamış. Komikliğine, tasvirler ve espirilere tam not. Yazmak için uğraşmış olmalısınız. Tebrikler.

    1. Teşekkür ederim. Aslında ailelerin korkarak kaçtığını yazdığımı sanıyorum fakat yeterince vurgulayamamışım demek ki 🙂 Güldürebildiysem ne mutlu…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *