Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sessiz Sokakların Yüce Keşi

Ucu sonu olmayan sessiz sokakların layığını bulmuş yüce keşi yaşar bu isli ve sisli diyarda. Adı gibi pek sessiz değildir esasında. Tüm bilgeliği ve haykırışı sebepli sessizliğinde saklıdır. Onun gibilerin yağmur vakti sığınacak hiç bir çatısı yoktur. Gerekirse tüm gece beklerler kepenkleri kapatılmış dükkanların saçakları altında, yüreğinde yalnızlığın, teninde soğuğun ayazıyla. Sukuta bulanır sokaklar onun eşliğinde. Bilinmez sebebi, saygı mı yoksa korku mu? Sarhoş veya değil, konuştuğunda dinlenilmeye layıktır en nihayetinde. Keştir keş olmasına ama en yüce ve bilge keştir; sokak felsefesi yapan kaldırım delisidir.

Güneş batarken yakaladı yine zamanı. Yeni ayılmıştı sakalı göbeğinde , salyası çenesinde neşesiz ama az biraz sonra neşesinin yerine geleceğini bilen keş. Göbeğindeki soğuğa bakılırsa yine yüz üstü uzanmıştı, yada kapaklanmıştı, önceki gece. Ağzının kenarında kalmış zambak şarabı esansı halen kesifti. Evelki akşamın zulası sağlamdı ancak her günün akşamı aynısından bir tane daha olmalıydı. Bazen monologlar kurardı bununla ilgili, “Acaba dişli bir hatun beni sokaktan çekip çıkarabilir mi, dayanabilir mi unutma arzuma, bırakır mı beni diğerleri gibi?” sorusu üstüne hülyalara dalardı. Her defasında mutsuzluk, yılların tecrübesini geri anımsadıktan sonra, karabasan gibi çökerdi üzerine. İşte o zamanlar bir yudum sıcak şarabın ihtişamı, nezih gırtlağından nazikçe inerdi. Anılar yine orada dururlardı ama sanki eskisi kadar acıtmazlardı. Kadınlardı onu ağlatanlar. Ağlamasa süt vermeyeceklerdi, düşmese elinden tutmayacak, sormasa bir kez yanağından bile öpmeyeceklerdi. Ölmese arkasından ağlar mıydılar? Sanki bir yeri kanasa akan kızıl olmayacakmışçasına berilere itilen oydu, unutulan ve etten kemikten olan birinin çatlaklar ile dolu kırılgan kalbine bir hançer daha saplayanlar; işte onlardı itenler. Hep kadınlardı tuzlu göz pınarlarının kurumasına dur diyen. Taş olsa yosun tutardı yüzü, belki dilini zehirli sarmaşıklar bu yüzden mesken edinmişlerdir.

Öfkesi aklını tutuşturdu ve yerden kalkmak için gereken kuvvetini ondan aldı. Her karanlık gelmeden öncesi uyandığı gibi bir kez daha ayıldı. Geceleri çok soğuk olurdu, “Sürekli içmek ve fırını ılık tutmak gerek” diye düşündü ama bunu sesli mi söyledi yoksa içinden mi bilemedi. Sessiz sokaklardaki gezisi sanki sabah öten horozmuşçasına nice evsizi ve sokak sakinini uyardı, sessiz sokakların yüce keşi sarhoş değilken bile şarkılar söylerdi, genelde pek kibar ya da hoş olmazlardı ancak, niye olduğu bilinmez, milleti yatıştırırdı. Huzurlu bir öfkeydi onunkisi. Belki haklı belki haksız, ancak güzel bir öfkeydi. Ne intikam akardı tümcelerden ne de geçmişin özlemi. Bu sarhoşun dilinde sanki umut vardı, zamanın neler getireceğini bilmeyen ama bundan keyif alan bir delinin nitelikli sözleriydiler. Ara sıra yerdeki yok olmaya yüz tutmuş izmaritlerden birisini gördüğünde onu, arnavut kaldırımların arasından alıp, eğilip koklamasa büyük olasılıkla daha etkileyici olurdu ama o böyleydi. Sadece böyle.

Akşamın onunda sokaklar artık sessiz değildirler. Her köşeden aksak yada melodik bir müzik gelir, kadın ve kadın benzerlerinin sesleri cümbüşleri renklendirir. Zevk dolu dumanlar kaldırımlarda sis olur, halı olur. Yüce keş meyhaneli bir vadiye daldığında gece hızlanır, alkol ile yanan genizlerden şarkılar dökülür ve eğlence yaydan fırlar. Yüce keş ellilerinde orta boylu bir adamdı, garip şapkası ve yaşına rağmen zerre ağarmamış sakalları yüzünden tanımayanlara ürkütücü gelirdi. Kendisi de bilmezdi yaşını esasında, yılların ne önemi vardır ki? Ömür için boş şişeleri saymak gerek. Her yudum cennetten birer soluk, her kusma molası ise yere düşen kanatsız meleklerden biri ile beraber olmaktı.

“Kadınların köküne kibrit suyu!” diye bağırdığındığında bunu sesli mi söyledi emin olamadı ama üç adım öteden beş ayyaş “Hepsi et veren, hepsi kaltak  ve hepsi birer ilik fakat biz de değiliz ana kucağında yeni semrilmiş birkaç masum enik” şeklinde cevaplayınca kendinden emin oldu. Küfürler ve kahkahalar sanki yüzlerce fare kapanı arasına dalan tek, zavallı, fare için yankılanan ve git gide büyüyen, kapanan kapan senfonisi gibi dağıldıkça dağıldı. Hep böyle olurdu zaten, her gece aynı senaryo. İnsanlar onu severdi, keş sevilirdi. Büyük olasılıkla sırf bu yüzden iki şişe zambak şarabını her kara gece bulur ve memnuniyet ve sanrılar eşliğinde mideye indirirdi. Bilmediği şey bu kopmaz zincirin o gece biraz farklılaşacağıydı. Tüm insanlar ne iseler odurlar. Kendilerinden kaçamazlar. Eski kimlikler birer karabasan gibi bulur ve “Daha ne kadar kötü olabilir ki? Zaten bu dibi değilse, bitmişim dipten önce.” diyebilecek birisini bile korkudan dilini yuttururlar. Keş ise belki sakin kalabilirdi.

~~~

İşte oradaydı, en izbe ve kuytu köşede. Onu diğerlerinden ayıran şey elinde şişe yada bardak tutmaması değildi. Giysilerinin pejmürdeliğine rağmen lekesiz koyu siyah olmaları da değildi, sadece aurasıydı. Çevresindeki taşlar orada olduklarına pişmancasına üzerilerindeki yosunlar ile dertleşiyor gibiydiler. Botlarının altındaki bir önceki yağmurdan kalma su pis olduğu için utanıyordu ve berideki it ise yaşadığına pişman gibiydi. Öylece kaldırımın üzerine oturmuş dirsekleri dizlerinde, sırtı yarım ayın ışığını kısmen tutacak kadar kambur yeri izliyordu. Boşluğa bakıyor demek belki daha uygundur ancak o gerçekten yeri izliyordu. Minik taşlardan örülmüş tenha yolun altındaki ıslak toprağı, nemli kili ve uzaklardaki yanıp kıvranan metal ile taşı görür gibiydi. Nefesini alıp verdiğinde tepesinde göklere kadar uzanan koyu buhar silsileleri çıkarıyordu. Güve yeniği ve ışıkta kırmızı mı yoksa bordo mu olduğu anlaşılmayan bir atkısı vardı, yerlere kadar uzuyordu ve ucu birazcık değiyordu. Adamın yüzünde ağlamaklı bir ifade vardı ama sanki ağlamaktan oldukça uzaktı da. Saçları kimilerinin aksine kısaydı, yeni kesilmiş gibiydi. Yüce keş yanına varma kararı aldığında adımlarını onun dibinde buluşu kendisini şaşırttıysa bile bunu yok saydı. Sessizce hüzünlü ama hüzünsüz adamın az berisine oturdu ve onun izlediği noktayı izlemeye başladı. Adam irkilmedi bile, umursamadı belki, düşünmedi sanki. İkisi bir süre oraya baktılar. Sadece baktılar.

İlk konuşan keşti, “Bak tenekenin boyası kalkmış, dökülecek.” dedi çok açık bir gerçeğe parmak basarak. Adam dikkatini bir an baktığından çekerek az uzaktaki teneke kutuya baktı. Belli ki bir şeylerin konservesiydi ama üzerindeki resimler dökülüyordu ve yok olmaya yüz tutmuştu. Adam omuz silkti ve keş orada değilmiş gibi davranmaya geri döndü. Keş onun umursamamasını umursamadan devam etti, “Kabanının rengi solmamış, ama o da gidecek biliyorsun. Hep dökülürler. Renkleri toparlamaya çalışır diğerleri her gün, yoksa sen onlardan mısın? Boyası dökülen arabasında boyası dökülen duvarları olan iş yerine gitmiş, boyası dökülen üniforması ile boyası dökülen okuluna giden sübyanını doyurmak için boyası dökülen patronunun kokan ağzını dinlerken asla yerine konamayacak bir şeyleri kaybettiğini hisseden adamlardan mısın? Umarım değilsindir…” Dedi, ve bunu öyle çok hızlı yaptığı söylenemez. Durakladı ve bekledi, cevaplar için hep bekledi ama siyahlı adam ona hiç cevap vermedi. Ara sıra bir yudum çekti ve konuşup durdu. Umarım değilsindir dediğinde beklemedi ve elindeki yarım şişeyi ona uzattı. Siyahlı adam ona baktı bu kez ve konuştu, “Peki insanların kendi üzerilerinde birkaç kat boya yok mu? Şu haline bak, dökülüyorsun.” dedi ve keşin dikkate değer şaşkınlık ifadesi ile karşılaştı. “Bayım sizin ciddi sorunlarınız var, ya babası uzun yıllar okula gönderdikten sonra evinden kovulan bir koca çocuksun ya da benim gibi, kadının tekinden kıçına tekmeyi yedin. Belki hiçbiridir, sadece delisindir.” Şaşırma sırası siyahlı adamdaydı, “Seni hiçbir kadın tekmelemedi. Her defasında çekilmez olan sendin. Dökülen yerleri boyayamayacak kadar tembel olduğun için, kendini hep haklı sandığın için, insanlara umdukları kadar değer vermekten aciz olduğun için…” Konuşamadı, söyledikleri ona acı veriyordu. Kendisine kızdı ve ayağa kalktı. Keşin sırıtan çehresine baktı ve merak etti, “Seni senden iyi tanıyorum ama şu anda neden güldüğünü bilmiyorum.” dedi aceleyle ve cevap beklercesine. Yaşlı adam cevap verdi, “Be adam, karımın yüzüne baktığımda dökülen beni gördüm, yok olmak nasıldır bilir misin? Tüm umutları boşa çıkarmak, elinden hiçbir şey gelmemesi ve başkasından seni kurtarması için yardım isteyemeyecek kadar sefil olmak nedir hayal edebilir misin? Tek başına olmak beni daha güçlü yapar, al işte karşındayım çırılçıplak. Ne öğle vakti makyajları ile sokakta cirit atan hatunların endamı ne de parfümü üzerine boşaltmış bir erkeğin güvensizliği var önünde. Alkolün kokusu nefesimdeki açlığı gölgeliyor olabilir ama bu seni yanıltmasın, senin hep olduğundan ve olacağından daha canlıyım.” dedi cümlelerinin sonuna doğru öfkeyle. Yüzüne kan gelmişti, kelimeler güçlü ve net çıkmışlardı. Siyahlı adam dalga geçercesine sordu, “Doğru anlamış mıyım söyle bana; karının yüzüne baktığında utancından özür dileyemiyor, kendinden nefret ediyor ve gururuna yenik düşerek sokaklarda sabahlıyorsun. Bunun yanında kendisini seven ve yaşamaktan keyif alan ancak başkalarını memnun etmek için, toplumun içinde barınabilmek için, senin aksine gerçek yüzlerini gizleyen insanları kötülüyorsun?”

~~~

Saatler geçmişti. Yaşlı adam tenha sokaktan çıkıp tekrar sessizliğe gömülmeye başlamış, labirentimsi, aydınlık ile pislikleri azar azar arınan sokaklara döndü. Hangi köşeden neler çıkacağı hiç belli olmuyordu. Arkasında kayıp bir ruh bırakmıştı. Sorusuna cevabı uzundu, tüm gece konuşmuşlardı. Keş bunu özlemişti, yani konuşmayı. Tüm esanslardan daha ferah ve tüm içkilerden daha leziz. Ne söylediğini düşündü, boyalarını toparlamaya çalıştı. Fikirlerini havaya atıp yerlerinde bırakırdı normalde keş. Bu defa bunu yapmadı ve düşündü. Aksak adım sokak boyunca oraya buraya tutunarak yürürken saatler öncesini düşündü. Ne demişti gerçekten ve o adamı öfkelendirmişti? Öfkesi kara kış vakti yakılan varillerin merkezindeki alevler gibiydi. Kalbini söküp alacak bir nefret ile harmanlanmıştı sanki. Keş her saniyesinde sakin kalmıştı. Ancak vardığı nokta şuydu, “Ne isen osun, buna rağmen son nefesine kadar ne olacağını bilemezsin. Yaşarken, değişirsin.” Ölüm çok basitmiş gibi değildi artık o iki cümleden sonra. Ölüme değer biçmişti keş o geceye kadar hep yaptığının aksine. Kendisine de inanamıyordu aslında, sonuçta tüm gece konuştuğu adam; şeytanın ta kendisiydi. Bir minotor beklerdi ama bu ondan bile iyiydi.

Sessiz Sokakların Yüce Keşi” için 3 Yorum Var

  1. Labirent temasıyla yakından uzaktan alakası olmasa da okuması hayli keyifli ve ilginç bir hikayeydi. Keşi çok güzel betimlemiş ve karakteri sayfalara güzel dökmüşsünüz. Kafamda çok canlı bir şekilde görebildim kedisini. Fantastik öğeler yine oldukça azdı ama sizin tarzınız da bu. Kaleminize ve ellerinize sağlık.

  2. Ben Sessiz Sokaklar=labirent metaforunu gördüm aslnda, şeytan ile konuşması sarhoş aklının bir eseri ve tüm fantazi Keş’in hayalleri. Güzel gibi, sanki benim yazmak istediklerimi yazmışsın da tam anlatamamışsın.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *