Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Şiddetin Melekleri

Mavi gökyüzünü gören geçmişin insanlarına gıpta ederdi yeni dünyanın yaşayanları. Onlara insan demek elbette doğru bir tanım olurdu ancak sadece kağıt üzerinde. Yozlaşmak, çağlar boyunca Tanrı’nın yarattığı en üstün ırk olan insanın, başına gelmiş ama o hep altından kalkmasını bilmiştir. Ama gelecek, geçmişin mavi gökyüzüne sahip insanlarının asla ve asla görmeyi istemeyeceği türdendi.

Kafanızı kaldırdığınızda kirli bir kırmızıdır gökyüzü. Bakmak istemezsiniz, çünkü size acı, hüzün ve çeşitli kötülüklere mahsur kalmış zavallıların çığlıklarını taşır. İsli gibi ya da üzerine bir mürekkep şişesi dökülmüşte, zaman yıllarını üzerine sererek lekeyi çıkarmaya çalışmış ve en sonunda bazı lekeler kalmış gibidir pis kırmızı gökyüzü.

Suçluyuz. Hepimiz, her birimiz aldığımız her nefeste suçluyuz. Geleceğe hoş geldiniz. Siz uzaklardayken kötülük ebedi zaferini elde edeli yıllar oldu…

Gelişen teknolojiyi ve insanların çevreye karşı umursamazlığını suçladılar önce. Yalan…

Gerçek olan tek şey umursamazlığımızdı o ayrı. Ancak, çiçekler rengarenk ve çimenler yeşil yeşil açmamaya başladığında bir şeylerin ters gittiğini anlamaya başlamıştık. Yine suçlu teknoloji oldu, çevre kirliliği oldu. Ama yüreğinde hala iyiliği ve en önemlisi iyiliğini oraya koyacak cesareti olanlar gerçeği görmüştü. Bütün dünyada mı çevre sorunları bitkileri siyah yapmıştı?

Yeşil ve diğer renkleri hiç görmedim ben. Sadece kağıt üzerinde geçer adları. Bir rengi de tanımlayamazsınız ki görmeden… Kırmızı ve siyah var sadece hayatımızda. Kirli bir kırmızı gökyüzü ve karanlığın ortası gibi açan kara bitkiler… Hiçbiri güzel değil! Güzellik bizi terk etti uzun zaman önce! Bu gökyüzünü, bu bitkileri içimizdeki kötülük kirletti! Biz kirlendikçe onarlı da zehirledik! Ve artık yalnızız! Savunmasızız! Çünkü bizi kurtaran iyileri de yine biz kendimiz yok ettik! Denge yok artık, yok! Sadece kötü var ve sadece onun getirdiği karanlık var! Kırmızı ve siyah…

Derken, Tanrı bizi cezalandırmaya karar verdi. Haklıydı da. Derler ki, “her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır”. Bizim içimizdeki iyi, can çekişe çekişe ölmüştü. Çünkü kendi karanlığımız bundan sadist bir zevk alıyordu. Lafımıza dönecek olursak, bir gün bir haberci çıka geldi. Nerden, nasıl geldi bilemiyorum. Nasıl bile bilirim ki… Bize “onların” gelişini haber verdi. Merhamet beklememizi söyledi. Adları belki “melek”ti ama o masallarda anlatılanlar gibi olmayacaktı bunlar. Cezalandırılma vaktimiz gelmişti. Yoldan çıkmışların ve giderek insanlıktan çıkmışların sonu bilinmeyenden gelecekti. Biz de bekledik… ve geldiler!

Teneke bir kutuyu tekmeleyerek yürüyen bir çocuk geçti gölgelerdekini önünden. Onu görmemişti bile. Elleri ceplerinde, sadece tekmelediği kutuya bakarak ilerliyordu. Sonra derken ani bir öfkeyle tenekeye sıkı bir tekme geçirdi ve boş sokakta uzaklara doğru fırlayışını izledi. Teneke daha yere inmeden gölgelerdeki saklandığı yerden çıktı ve bir an bile tereddüt etmeden elinde kanlı bıçakla çocuğun boğazına bastırdı. Bıçağa verilen kol kuvvetiyle, boğaza batan keskin kısım ve yırtarkenki boğuk çığlık… Vücudu kasılmalarla can çekişen çocuk, yarı kopmuş boynuyla yere yığılırken, adam bıçaktaki kanları gömleğine sildi. Hala daha can çekişen çocuk bedeni, korkunç bir biçimde titremeye, kasılmaya ve kocaman açılmış gözlerle az ilerisinde olayı izleyen kalabalıktan sessiz bir yardım isterken, adam çocuğun ölmesini bile beklemeden üzerini aradı ve birkaç metelik bularak oradan hızla uzaklaştı. Kalabalık sadece izledi. Böyle şeyler her gün olurdu ne de olsa. Birçoğu hevesle ve canı çeken bir biçimde izlemişti durumu. Geri kalan ise hissiz ve umursamaz bir biçimde, sadece önlerinden geçen bir film şeridiymiş gibi durup bakmıştı. Sahne sona erince herkes yoluna devam etti.

Kirli kırmızı gökyüzünün altında, siyah montunun şapkasını kafasına geçirmiş kalabalığın arasında yürüyen başka bir çocuk yanında garip bir adamla yürüyordu o sırada. Cinayeti onlar da görmüşlerdi. Garip adam, üzerindeki yırtık pırtık cübbesini tutarak geriye doğru çekildi. Çocuğu da kolundan tutmuştu, ama çocuğun umurunda bile değildi.

“Salak!” dedi sadece. Sonra boş verelim anlamında elini salladı. Adam ise hala olayın dehşetini üzerinden atamamış, bir çevresindeki duyarsız ve yozlaşmış insanlara bir de kendi yanında yürüyen aynı derecede yozlaşmış çocuğa bakıyordu. Yavaş yavaş bir şeyleri anlar gibiydi. Bu siyah giysili insanlar ve kirli kırmızı gökyüzü altında sırıtıyordu. Beyazlaşmaya başlamış saçları ve gri, kirli sakalları değildi sırıtan, üzerindeki gri cübbesiydi. Dikenli, zalim bitkiler yüzünden uçları sökülmüş gri cübbe… Tek farkı gri olmasıydı. Eğer onu şu an tek göre yanındaki çocuk olmasa, oradaki herkes, hayır, tüm dünya döner ona bakardı. Gri neydi ki? Siyah ve kırmızıdan başka renk var mıydı?

Yüzü yeninden düşüncelileşti adamın. Çocuğu hala tutmaya devam eden kolu gevşedi ve onu bıraktı. Çocukta oldukça canı sıkılmış bir biçimde onu tutan kola bakıyordu. Normalde elinin tersiyle bir tane vururdu ama adamla karşılaştığından beri ona karşı böyle şeyler yapamadığını fark etti.

“Bu iyi bir şey değil oğul! Bütün bu insanların derdi ne? Bir yardım eli uzatamayacak kadar mı köreldi insanlıkları?” Tam sözünü tamamlamıştı ki, yan tarafında imdat çığlıkları atan bir kadının sesini duydu. Bir uyuşturucu bağımlısı, kadını saçlarından sürüye sürüye karanlık bir ara sokağa çekiyordu. Kadın elini, belki olur da biri tutar umuduyla uzatmıştı. Gözlerinden boşalan yaşlar sadece sokağın siyah taşarlına çarpıyordu. Boş ve anlamsız… Yine sokağın insanları sadece baktı ve aralarından birkaçı olayı büyük bir zevkle izlemek için sokağa daldı.

“O kadıncağıza ne olacak?” dedi yeni bir dehşetle sarsılarak.

“Bilmek istemezsin.” dedi çocuk sadece. Oraya bakmıyordu, bakamıyordu belki de.

Adam gözlerini kapattı ve bu kadın için iyi dileklerde bulundu dualarında. Kadını kurtarma isteği varlığını sarsarken bunu yapmaması gerektiğini hatırlatıyordu kendine. Çığlıklar ve kahkahalar arasında yeninden gözlerini açtığında, ilk defa insanların yüzüne baktı.

Hepsi bir şekilde yozlaşmıştı. Şu an yanında duran çocukta bile bir kopup gitme vardı. Kendi insanlıklarından uzaklaşıyordu hepsi. Yüzlerindeki deri gergin, gözler dışarıya pörtlemiş, eller kemikli ve yanaklar içeri çöküktü. Kötülük onları emiyor ve sömürüyordu. Onlar ise, yüzlerinde bir gram iyilik kalmamış zebani bozması suretler gibiydiler. Korkunçtular, çünkü türlerinin adlarını hak etmiyorlardı.

Kadın için gözlerinden masumiyetin yaşları döküldü. Sonra az ilerisinde genç bir çift gördü. Kendi günahlarını yaşamak için birbirine dolanmış… Derken çöplerin içinden bir bebek ağlaması geldi. Kordonu bile kesilmemiş bir bebek ölüme terk edilmişti. İnsanlık burayı terk edeli gerçekten de uzun zaman olmuştu.

Adam merhametle çocuğun omzunu tuttu. O an, çocuk acıyla bağırdı. Adam ona zarar vermek istememişti ve ani bir hareketle elini çekti.

“İyi misin evlat?” dedi yanlış bir şey yapmaktan korkan biri gibi.

“İyiyim iyiyim. Sadece ufak bir yara” dedi ve tişörtünü sırtına kadar çekip omzundaki sigara izlerini gösterdi.

“Babam yaptı bunları dün. Çok sinirliydi de.” dedi yüzünde beceriksiz bir gülümsemeyle.

“Bir baba oğluna bunu nasıl yapar!” dedi adam hayretle yaralara bakarak.

“Olur böyle şeyler. Çok fazla şey takıyorsun kafana. Babam iyi bir insandır aslında. Sinirlenince bunu hep yapar. Başkaları daha neler neler yapıyor, senin şu zayıf iraden kaldıramaz bile.” dedi ve bir kahkaha attı.

“Peki ya annen? O da mı öyle?” sonra az ilerideki bebeği gösterdi. Çöplerin içinde sere serpe terk edilmiş olan… “Ya bu çocuk? Onun anası yok mu?”

“Vardır elbette. Ama bu aralar istenmeyen bebekleri bu şekilde bırakıyorlar. Çocuk daha büyümüşse ve aile onu istemekten vazgeçmişse,” hemen yanlarındaki dikenli, çarpık ve zehirli bitkileri gösterdi,” ailenin büyük çocuğuna onu buraya itmesi söylenir. Böylece ondan kurtulmuş olunur.” Sonra derin bir çekti ve devam etti.

“Benim annem ise böyle değildi. O da babam gibi iyi bir insandı. Biliyor musun? Annemi babam öldürdü.” dedi büyük bir gururla. “Babam annemi çok severdi çünkü.”

“İnsan sevdiğine nasıl kıyar!”

Çocuk bu sözlere çok bozulmuştu. Ardından yumruklarını sıkarak ve tükürükler saçarak konuşmaya başladı. Yüzündeki ifade şimdi tam bir canavar gibiydi.

“Neden yapmasın ki! Etrafına bir bak! İnsan sevdiğini bu dünyada nasıl bırakır! Nasıl!” sonra elini kaldırıp ileride, tam şehrin merkezinde kara bir binayı gösterdi.

“Onlar annemi istedi! Bunu hep yaparlar… Babam da onu onlara vermek yerine öldürdü… O, annemi severdi, hem de çok… Ben de severdim. Ama başkalarının kölesi olacağına ölümle kurtulsun daha iyi değil mi?”

Adam, kafasını kaldırıp karanlık binaya baktı. Hiçbir şey sormadı, hiçbir şey konuşmadı. Aradığı şeyin kaynağını bulmuştu. Camları bile olmayan, bu yoldan çıkıp kötülüğün esiri olanların kendi karanlıklarını gördü orda. Hayır, kendi karanlıklarının toplanma merkezini gördü.

Varlığı, kendi yaratımında kullanılan ışığın karşıtı olan saf karanlıkla titredi. Sonra aniden çocuğa doğru döndü ve gülümsedi.

“Göreceğimi gördüm oğul. Şimdi git ve kapını bacanı ört. Sen ve baban, az da olsa içinde iyilik kırıntısı kalanlardansın sanırım. Benim gitme vaktim geldi, ama önce görevimi tamamlamalıyım.” dedi ve meydana doğru ilerledi.

Çocuk arkasından seslendiyse de o duymadı. Etrafında daha nice sürüp giden kötülüklere yaşlı gözlerle baktı. Bir ara durup, yol kenarındaki, bir zamanlar masumiyetin sembolü olan papatya ve zarafetin temsilcisi sümbül çiçeğini çarpık haline baktı, dokundu. Çiçekler hemen zehir tükürdü, ancak adama bir şey olmadı. Artık kancalı dikenleri ve siyah taç yaprakları vardı. Korkunç bir kabustan fırlamışçasına, etrafa sadece zarar vermek için yaşıyorlardı. Ve adam biliyordu ki, insan kanıyla besleniyordu hepsi.

Meydana gelince durdu ve bir anda herkese görünür oldu. Onu gören insanlar durup, bu bilmedikleri renkte bir şey giyen adama bakmak için dönüler. Adam yerden yükseldi ve konuşmaya başladı.

“Ey insanoğlu! Yaptıklarının cezasını yaşarken çektin uzun zaman boyunca! Size düzelmeniz için zaman tanındı ve siz harcadınız! Size kurtuluş için kahramanlar yollandı, ama siz onları katlettiniz! Şimdi kendi cezanızla yüzleşme vakti! Artık hiçbir yer ve hiçbir zaman dilimi güvenli değil. Gelecek olanları ne en güvendiğiniz silahlarınız ne de şu karanlık yerde yaşayan,” bu noktada kara binayı işaret etti,”lider bildikleriniz durdurabilir! Cezanız başlamıştır!” dedi ve 1 saniye içinde, sanki gökyüzüne doğru vakumla çekilmiş gibi gitti. O kadar ani kaybolmuştu ki, kimse bir anlam veremedi. Adamın bir deli veya uyuşturucu bağımlısı olduğunu söyledi herkes. Birçoğu yüksek yerlere çıkıp adamın taklidini yaparak dalga geçti. Sonra unuttular ve yollarına gittiler.

Belki bu insanlar, bir kuşun ağzındaki kırıntıdan düşen noktasal bir ekmek parçası kadar bile bir şeyler hatırlasaydı sonları daha farklı olabilirdi.

Çocuk ise “kapını bacanı ört” demekle ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Hem baca neydi ki?

Bir gün sonra, sabaha karşı yine çocuklarından bıkmış bir aile, büyük çocuğunu kardeşini zehirli bitkilere fırlatması için tembihte bulunurken, insanlar av hayvanları gibi avlanmaya, işkence ve dehşet sokaklarda özgürken ve kadınlar erkeklerin cinsel istismarına kurban olmaya devam ederken onlar geldi. Dünyanın dört bir yanında aynı anda ortaya çıkmışlardı.

Onları gören insanlar yakınına gitti. Müstehcen el şakaları, küfürler ve fırlatılan taşlarla eğlendiler onlarla. Çünkü en başta sadece hareketsiz duruyorlardı. Bundan yararlandı insancıklar. Ta ki onlar hareket edene kadar…

Aşağıya doğru bakan kafalar dikleşti ve onlar yüzlerini gördü: olmayan yüzlerini. Beyaz tuniklerini başlıklarının içinde hiç yüz yoktu. Aksine, büyük bir boşluk vardı. Elleri ya da ayakları yoktu, ama hareket ediyorlardı işte. Gurubun lideri gibi görünün, altın işlemeli tuniğiyle diğerlerinden daha farklı olan öne çıktı ve üzerine asılıp sallanan insanları tutup fırlattı. Onları tutmak için, gömlek kolundan enerjiden oluşan bir el oluştu. Çil yavrusu gibi dağılan insanlar ilk defa dehşeti tattı.

Hepsi aynı anda hareket etmeye başlamıştı. Korkudan kıpırdayamayan insanların arasına girdiklerinde beyaz tunikleri de kayboldu. Artık üzerlerinde, insanların hiç bilmediği bir dilde yazılmış çeşitli yazıtlar vardı. Aslına bakarsanız, bu yeni dünyanın insanlıktan çıkmış canlıları uzun yıllardır okumak da bilmiyordu. Neden okuyarak doğruyu öğrensinlerdi ki?

Üzerlerinde çeşitli yazılar bulunan, ağır zırhları vardı bu yeni gelenlerin. Beyaz tuniklerinin beyaz başlıkları oradaydı hala ve o yüzsüz şekilleri de… Birden en öndeki kafasını sağa doğru çevirdi ve eğdi. Hemen aşağısında duran bir adama bakıyordu. Belki bir yüzü yoktu ama olmayan bakışları adamı delip geçti. Adam belinden bir bıçak çekti ve kendi kalbine doğru götürmeye başladı. Acınası çığlıklar attı insanımsı adam ama çaresizdi. Onun 2 katı büyüklüğünde ve yerden yüksekte duran melek ise, korkunç bir biçimde olmayan bakışlarıyla adama kenetlenmişti. Adamın derisi gergin, kemikli yüzü korkuyla iyice çarpılmıştı. Kalabalığın ne olacak, diye merakla izlediği sırada adam bıçağını yavaş yavaş kaldırdı ve kırmızı gökyüzünün pis ışınları bıçaktaki kanları gözler önüne serdi. Çok fazla günahın sebebi olmuştu bu bıçak ve şimdi kendi sahibinin celladı olmak için havaya kalkıyordu. Adam acınası ve iğrenç yakarışlarına devam etti, gözlerini bir an olsun bıçaktan ayırmadan. Melek bir anda kafasını çevirince de bıçak, kontrolden çıkmışçasına adamı bıçaklamaya başladı.

Aslında adam sanki kendi kendini bıçaklıyordu. Ama onun iradesini ele geçiren melek miydi yoksa kanlı bıçak mı kimse tahmin edemiyordu.

Böylece bıçakla ve kendi eliyle cebelleşen adam delik deşik olarak yere yıkıldı. Önce adama sonra meleklere baktı insanlar ve birden korkuyla kaçmaya başladılar.

İnsan, Arapçada “unutan” anlamına gelirmiş. Eğer habercini sözlerini hatırlasalardı, ya da daha önemlisi biraz olsun kendi geçmişlerini ve hatalarını hatırlasalardı şimdi bu durumda olmayabilirlerdi. Yazık…

Bir nevi kıyamet günü böyle başladı işte. Bunun ardından daha niceleri geldi. Artık dehşet sokaklarda kol gezmek yerine, iyiliğin intikamı gezer olmuştu. Her evin içinde, her köşe başında, orayı aydınlatan kör edici bir ışık parlıyordu. Suçlu anneler ve babalar, hain kardeşler ve arkadaşlar, katil ve sadist ruhlular… Hepsi, hem de hepsi şimdi merhamet yerine ölüm getirenlerin ellerindeydi.

Yıkımın ve cezalandırmanın 3.günü, küçük bir kız çocuğu kaçarken görüldü. Peşinde üzerindeki yazıtlarla onu takip eden ağır zırhlı melek vardı. Kız kaçtı ve kaçtı… En sonunda bir çıkmaz sokağa geldi. Ağlıyordu, ama yardım isteyecek kimsesi yoktu. Çıkmaz sokak duvarı ve bağlandığı binanın köşesine geldi ve hızlı düşündü. Ellerini ve ayaklarını köşeye dayayarak tıpkı bir kertenkele gibi tırmanmaya çalışıyordu. O esnada yıkımın meleği geldi. Kız acı inlemelerle bir ona bakıyor bir yandan da çıkmaya devam ediyordu. Melek yaklaştı ve yaklaştı… En sonunda ani bir parlamayla beyaz tuniğine geri sarındı ve elini uzattı. Yeninden bir enerji halinde eli oluştu ve küçük kızı poposundan ittirerek duvarın diğer tarafına geçmesi için yardımda bulundu. Kız tam öleceğini sanarak gözlerini yummuşken, duvarın diğer tarafına düşerken buldu kendini. Kurtulmuştu.

Az sonra aynı sokağa bir grup serseri geldi. Yanlarında saçından sürükledikleri birkaç genç kız vardı. Meleği gördüklerinde çok geç kalmışlardı. Yüzlerindeki zevkten dört köşe olmuş gülümseme dondu aniden. Kaçış yoktu.

Tam arkalarını dönüp kaçacaklardı ki, sokağın çıkışının başka bir duvarla örtüldüğünü fark ettiler. Korkudan iğrenç birer silik gibi titrerlerken, melek delici bakışlarıyla onlara yoğunlaştı. Üzerinde yeniden zırhı vardı. Adamlar gurursuz bir biçimde sızlanmaya ve kendilerini küçülten af dilenmelerine başlamıştı ki, yine geç kaldılar. Hepsi aynı anda bellerindeki bıçak ve silahları çıkartıp kendilerinin celladı oldular. Bir kısmı kızları bağladıkları ipi boğazını doluyordu. Öldüler… Sadece öldüler… Onlarınki boş ve huzuru asla bulamayacakları bir ölümdü.

Şiddetin melekleriydi onlar, yıkımın! İnsanoğlu bu gidişe dur demek için güçlerini birleştirdi ve en ağır silahlarıyla saldırdı onlara. Ama hiçbir şey olmadı… Yine zarar gören kendileri olmuştu. Silahların ağır etkileri, etraflarındaki binlerce canlıyı birer ucubeye çevirirken melekler kıpırtısızca durup saldırının dinmesini bekledi. En sonunda dünyanın cephanesi tükenince de, kaldıkları yerden yıkıma devam ettiler.

Dünyanın cephanesi sanırım 3 ayda tükenmişti ve bu 3 ay melekler geldikleri ilk gün gibi, dünyanın dört bir yanında kıpırtısızca bekledi.

Ne isli kırmızı gökyüzü ne de etraftaki siyah bitkiler zarar verdi onlara. Her başlarını yukarı kaldırdıklarında, insanların duydukları acılar değil de daha fazla ışık vurdu yüzlerine. Kirli kırmızı gökyüzü bile onlardan sakınır olmuştu sanki. O da kendini ve varlığını korumak için asit yağmurları yolladı üzerlerine, ancak silahlar da olan burada da oldu. Yine etki sadece ölümlü bedenlere işledi.

Cezalandırma 1 seneye yaklaşmıştı ki, kara binadan ulumalar yükseldi. Bir canavarın baş kaldırışını dinledi dünya. İşte o zaman meleklerin hepsi aynı nokta da toplandı ve başlarını bu onlara diklenen varlığa çevirdiler. Hepsi aynı yere, katıksız bir dikkatle bakıyordu. İçeri girdiler ve sonun başlangıcı bir kere daha başlamış oldu.

Melekler karanlık binadakilere baktı. Artık içerisi dünyadan uzaklaşmıştı. Bir zamanlar insan olanlar, hırs ve nefretle, şehvet ve tutkuyla yoldan çıkmıştı. Karşılarında duran, bir zamanların insanlarına baktılar. Bütün günahların sömürüldüğü ve toplandığı, o camsız ve devasa yerde yüz yüzeydiler artık.

Gözleri böceklerinki gibi, dümdüz siyahtı. Alınlarından boynular çıkmaya çalışıyormuş gibi kabarıklıklar vardı. Kuyrukları bile vardı aslında. Zebaniliklerini tamamlamak için az kalmıştı.

“Hayır hayır bu onların kendi suçu.” dedi bir tanesini elini umursamazca sallayarak. Melekler hiçbir şey dememişti ama onlar onları duymuştu.

“Eh, o zaman sizin iyilerinizde kafalarını kullanıp bizi alt etseymiş.” dedi bir başkası ve kıs kıs hain kahkahalar yükseldi.

Melekler tekrar sessizliklerine devam ettiler. Ancak, bakışlarıyla pek çok şey anlatıyor gibiydiler. Uzun süre dinledi onları yozlaşmışlar ve en sonunda pis bir sırıtışla cevap verdiler.
“Bizi alt edin de görelim!”

Ve cezalandırmanın son kısmı da….

Hayır! Hayır! Bunların hepsi yalan! Yalan! Onlar hiçbir zaman gelmeyecek ve biz burada kendi kötülüğümüzde boğulacağız! Benim bu yazdıklarım da o melekler de yalan! Bu dünya kendi günahında yüzmeye mahkum!

Yazar hikayesini tamamlamamıştı. Yazdığı son satırlar bu oldu. Kendi, yalnız kulesi içindeki bir hayalperestti o. Yaşlı bir bunak, merhamet bekleyen bir aciz…

Kalemini kırdı ve göz yaşları içinde tabancayı kafasına dayadı. Tabancayı kafasında tutarak cama doğru gitti ve hala orda duran kirli kırmızı, acı veren gökyüzüne, ardından da av bekleyen çarpık bitkilere baktı. Sokaklarda acı çeken ve çektiren insanların sesini dinledi. Gözlerinden son bir damla boşandı, ardından tetiği çekti.

Ölüsü ağı ağır yere düşerken gökyüzü yarıldı ve bir haberci yere indi.

Hazal Çamur

Sahi, kimim ben? Bir nefeste söyleyecek olursam: Kayıp Rıhtım Genel Yayın Editörü ve Yöneticisi, eleştirmen (gazetelerin kitap eklerinde de kalem sallıyorum), Oyungezer Dergi’de kitap köşesinin olmazsa olmazı, radyocu, Rıhtım videolarının yüzü, kimilerine göre “gıybetlimisss”, kimilerine göre eli kırbaçlıyım. Vesaire, vesaire. Gerçek hayatın sıkıcılığındaysa bilgisayar mühendisiyim, ama onu bilmeseniz de olur.

Şiddetin Melekleri” için 6 Yorum Var

  1. Kendin, özel olarak hikayeyi istediğin gibi anlatamadığını, bir kaç şey daha eklemek istediğini ve bu şekliyle eksik olduğunu dile getirmiştin. Fakat bana sorarsan hiç te öyle değil. Oldukça başarılı buldum kendi açımdan.

    En azından istediğini anlatabilmiş, başlığın hakkını vermişsin. O havayı yansıtabilmişsin yani. Örneğin o adam ve çocuk arasındaki diyalogları okurken sanki ordaymışım gibi canlandırabildim hayalimde. Ya da küçük kızın gelen meleğe karşı korkuyla kaçışı ve sonrasında kurtuluşu..

    Bunun için de diyebileceğim pek fazla şey yok. Tarzın hemen anlaşışıyor. Betimlemelerin yine fevkalade. Ellerine sağlık. 🙂

  2. Gayet acımasız olmuş kutlarım.;) Hikayenin başında çocuğun öldürülüşü cidden etkileyici kalitede yazılmıştı. Aynı sahneyi bir filmde görsem bu kadar etkileneceğimi sanmıyorum doğrusu. Kurgu gayet sağlam olmuş. hiçbir açık kalmamış.

    Ayrıca hakan ın dediği gibi diyaloglar hafife alınmayacak derecede iyi. Bu durum karakterlere de yansımış. Kötülüğün kaynağını tek bir merkezde toplamaman bir kıyamet senaryosu havası yakalamanı sağlamış ve meleklerin oluşturduğu pasif gazap da hayli gerçekçi. 😀

    Herşeye rağmen bu kez gramere daha az dikkat etmişsin gibi geldi. Ayrıca betimlemelerde seçilen cümle yapıları ve tarz çok etkileyici olmasına rağmen kullanılan kelimeler ve noktalamalar sıkıntı oluşturabiliyor yer yer.

    Sayende güzel bir öykü okumuş oldum ama… Teşekkür ederim. 🙂

  3. Amanın… Dünyanın o kararmış, çürümüş halini o kadar gerçekçi yazmışsın ki içim karardı okurken 🙂 Öyle ki okumayı bitirip kafamı kaldırdığımda pencereden yansıyan güneş ışığını görünce gözlerimi kırpıştırdım. Yani uzun lafın kısası, atmosferi çok iyi yansıtmışsın. Dilerim geleceğimiz bu kadar karanlık olmaz. Ellerine sağlık…

  4. Yorum yazan magicalbronze, estarriol ve mit’e çok teşekkür ederim öncelikle. Okunmuyorum diye depresyona giricektim xD! Sıradan cevaplamaya başlıyorum o zaman.

    @magicalbronze;

    Bu hikayeyyi yollarken “güzel olmadı ama idare et. hatta beğenmezsen koyma. tarzı şeyler diyen ben, bu yorumunla çok mutlu oldum. Kendimi yeterli görmemiştim çünkü. Yapmak istediğim göndermeler vardı mesela. Ama zaman kalmamıştı öykü seçkisi için ve yazarken(aceleyle) unuttum gitti :/. Ama bu haliyle bile böyle güzel bir yorum ve kafamdakileri yansıtabildiğimi görmek çok hoş! Teşekkürler.

    @estarriol;

    Oku diye çok söyledim di mi :P? Haklısın ama iyi ki varsın :D. Gramere laf ettin yine sağol. Zaman bitti amanın! diyerek yolladığım için öyle oldu gerçekten de haklısın. Sağol yorumun ve beğenilerin için. Acımasızlığımı övmüşsün, mutluyum :).

    @mit;

    estarriol’un bahsettiği acmasızlık ve sizin dediğiniz kararmış dünya tam olarak da yansıtmak istediğim şeydi. Gerçekleri ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmak için acımasızlık şarttı. Ve ben, içinizi karartmayı amaç edinmiştim ^^.
    Sizi bu atmosfere çekip içinizi sıktıysam ne mutlu bana. Biraz korkunç bir temenni ama hikayeyi düşününce başka bir şey diyemedim :). Çünkü yazarken ben de sıkıldım ve içim karardı. Çok mu acımasızlaştım dedim bir ara. Ama, hep düşünmüşümdür, acaba o sırtımızı dayadığımız iyiler daima orda olacak mı? Sorumsuzu…bu gerçek.

    Dileklerinizi paylaşıorum. Geleceğimiz bu kadar karanlık olmaz umarım.

    Teşekkürler yorumunz için. Eksik olmayın efendim ^^.

  5. Okuduğum diğer pek çok yazından daha oturaklı ve güzel. Bir mantık hatasına takıldım ve belki hata bile değildir.

    Eğer artık geçkinleşmiş bir dünyada yaşayan birisi olsaydım, daha önce belli başlı renkleri görmemiş ama adları dilin toplum içindeki devamlılığı sayesinde süre gelmiş olsaydı; onları asla özlem ile aramazdım. Çölde büyüyen bedeviler için çöl tek güzelliktir. Kutuplarda yaşayanlar için ise saf beyaz buz örtüsü onların cennetidir. İnsan yaşadığı yeri “güzel” bulur doğası gereği. Yazar olarak o siyah ve puslu atmosferin okuyucuyu boğmasını ve çirkin bulmasını bekleyebilirsin ancak karakter gerçek hayatta asla o mekanı bu şekilde göremez.

  6. Çok güzel bir noktaya değinmişsin Nihbrin :). Öncelikle hem yorumu yazdığın hem de bu noktaya parmak bastığın için teşekkür ederim.

    Aslında yazarımız yaşlı bir insan ve hatta onu şöyle tanımlaşım “Yaşlı bir bunak, merhamet bekleyen bir aciz…” bu sözümle aslında yaşlı insanların ne kadar duygusallaştığını belirtmek istemiştim ancak çok üstü kapalı aktardım bunu. Bu bir eksiklik dersen doğrudur :).

    Yaşlı bir insan olarak, belki hayatı boyunca bunu umursamadan yaşadı ancak bir yerden sonra insan olmanın özündeki o süreç işlerken ve o yaşlandığında bazı şeylerin daha yumuşak hatlara sahip olmasını arzulayarak eski renklere özlem duydu. Aynı zamanda iğneyi kendine batıran bir insan görüyoruz yazarımızda. Bir yaşamı bitirmek üzere olan bir adamın geç kalmış farkındalığını.

    Ayrıca, o zamanın insanları ne kadar mutlu olursa olsunlar, o kirli kırmızı gökyüzünbe her baktıklarında acı yı görüyorlar. Bu yüzden bakmıyorlar ya :).

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *