Öykü

Soleda’nın Mağarası

Kötülüğü ne zaman öğrenir insan? Ne zaman hayatının en erdemli anının, sadece o dakikayı yaşamak ve geleceğe dair hesap yapmadan yalnızca iyi olma çabası üzerine kurulu olduğunu unutur? Avucunda o dakikaya ait koca bir kir kaldığı zaman. Soleda’nın avucunda koca bir kir vardı artık.

Öğrenmek büyük bir açlıktı Bayan Soleda için. Aynı zamanda kötülüğü öğrenmek en ağır yüktü. Bu konuda hep tembel bir öğrenci olmuştu. Kötülük denen ve adını sıkça duyduğu hatta sıkça maruz kaldığı ders yüzünden karnesi kırıklarla doluydu. Şu bir türlü beceremediği kötülük…

Biraz ötekileştirmekti sanki kötülük. İyiler, kötülere her zaman yakın dururdu ve yanlarında olmaya çalışırdı ama kötüler hiçbir zaman aralarına iyileri almak istemezdi. İyiler değildi ötekileştiren. Kötüleri de iyileri de kendi içlerinde ötekileştiren bir tek kötülerdi. O yüzden kötülüğe karşı mesafesi vardı Soleda’nın. Kötülere değil galiba yalnızca kötülüğe…

Bir gün hem iyiler hem de kötüler tarafından ötekileştirilen, ki iyiler ötekileştirmez zannederdi, Bayan Soleda, bir mağaraya kapatıverdi kendini. Mağara onun içindeydi, onu mağaraya kapanmak zorunda bırakanlar ise onun dışında… Herkesin yalnızlığı kendi mağarasıydı işte ama Bayan Soleda’nın yalnızlığı fazlasıyla geniş olduğundan 15 odalı bir eve tekabül ediyordu mağarası. Nereye giderse gitsin mağarasını beraber götürüyordu yanında çünkü yalnızlık bakıma muhtaç bir çocuk gibiydi. Beslemezsen ölürdü. Bayan Soleda da öyle yaptı. Yalnızlığını büyüttü. O kadar büyüttü ki mağara içine sığmaz oldu. Çok mutlu insanlar vardı etrafında ama Bayan Soleda’nın içindeki mağarayı kimse göremedi çünkü mutluluk yalnızlığın panzehiriydi ve insanlar sadece içlerinde gerçek bir mağaraları varsa karşıdakinin yalnızlığını görebilirdi.

Bir gün tek başına otururken Bayan Soleda, mağarasını kimse bulamaz zannederken saçı sakalı birbirine karışmış, taş devrinden kalma bir adam çıkageldi. “Nasıl buldun burayı?” diyemeden adamın elindeki şeye ilişti gözü. Bir sürü acayip iple birbirine bağlanmış bir nesneyle dikilmişti karşısında. Adı neydi acaba bu avare adamın? Mağarasına birden gelme cesaretinde bulunan bu adama ne diye hitap edecekti?

Yalnız insanlar kendilerini tanıtmazdı çünkü uzun zamandır onlara kimse seslenmemiş olduğundan adlarını yadsırlardı. Bu yüzden ona Bay Moliere adını verdi kendi içinde. Taş devrindelerdi hâlâ. İnsanların kalplerinin taştan farksız olduğu devirler yani. Tam da modern zamanların taş devrinde, mağarasına gelip düzenini bozan Bay Moliere bir mucit olduğunu söyleyip durmuştu karşısında. Bayan Soleda, kendisini bulduğu için her ne kadar bir kâşif olduğunu düşünse de aslında elindeki şeyin ne olduğunu açıklamaya çalıştığına göre gerçekten bir mucit olduğuna inanmak istiyordu. “Bak, bu aleti gerçekten tek başıma çalıştırmayı denedim inan bana ama birinin yardımının olması gerekiyor. Bütün mağaraları dolaştım tek tek ama kimse karanlığından çıkıp bana yardım dahi etmek istemiyor. Yardım eder misin?” deyiverdi Bay Moliere. Kime? Ne olduğunu bilmediği şu aleti çalıştırarak ona mı yoksa kendine mi yardım edecekti Soleda?

Ya şu an onu mağaradan kovup kötülük yapmayı öğrenecekti ya da iyiliğin büyük bir erdem olduğunu kabullenip yardım edecekti Bay Moliere’e?

Sonuç?

Erdemi seçti Soleda. Maalesef mağarayı bularak onu yenik ve aciz bırakan bu adamı ödüllendirmesi gerekiyordu. İstemeyerek de olsa başladı. Peki, senin için ne yapabilirim?

“Bunu çalıştırmam için iplerin bulunduğu alan dışındaki yere ikimizin aynı anda dokunması gerekiyor. Bir kişi dokunursa tekliyor ama iki karşı cins aynı anda dokunursa çalışacak. Tahminlerime göre böyle çalışması gerekiyor.” dedi Bay Moliere. Çaresizce ve biraz da boş bir çaba olduğunu düşünerek Bay Moliere’i mağaradan bir an önce göndermek için dokundu cihaza Soleda. Çalışmadı. Tahmin etmişti. “Boşuna dinledin onu dakikalarca.” dediği an içinde bir şeylerin hareket ettiğini, mağaranın giderek güzelleştiğini ve kalbinin attığını fark etti Soleda.

Çalışacak şey yani cihaz sandığı kalbiydi ve galiba Bay Moliere gerçek bir mucitti çünkü çalıştırılmaya muhtaç her kalp yeni bir mekanizma, gerçek bir icattı. Bu zamana kadar bunu yeni fark etmişti Soleda. İkisi aynı anda dokununca çalışacak, biri tek başına dokunursa tekleyecek ya da…

Kalplerinin atmasının yani adamın mağaradan ayrılmasının üstünden iki gün geçmişti. O günden sonra tek başına mağarasında otururken geçirdiği her dakika mucidi beklemekle geçti. Bay Moliere, iki koca günün ardından üstü yaprak ve çiçek kaplı bir elbise getirdi ona. Bunu giymesini söyledi. Mağaradan çıkacaktı yıllar sonra kadın yani kendi mağarasından. Denize gideceklerdi, biliyordu çünkü birinin aklından geçen her şey diğerinin de aklından geçiyordu artık kusursuz bir şekilde. Durdu bir müddet. Hayır demek istedi ama çiçekler o kadar güzeldi ki… Elbiseyi giymeye karar verdi. Birkaç dakika sonra hazırdı Soleda. “Çok güzel oldun.” dedi Bay Moliere ama Soleda buna emin olamazdı çünkü mağarasında ayna yoktu. Çünkü yalnız insanlar kendilerinden bile kaçarlardı. Ayna almayarak kendinden bile kaçabileceğini zanneden kadın, Bay Moliere’e yakalanmıştı. Mağaradan yıllar sonra çıkacak olmanın verdiği garip his sardı içini.

Ne kötü bir duyguydu bu böyle. Söylesene Bay Moliere gerek var mıydı? Bu kadar kalabalığa çıkmanın bir anlamı var mıydı? Sen gerçekten mağaramdan çıkmam için iyi bir sebep misin?

İyi bir sebep olduğunu düşündü galiba Soleda çünkü mağaradan çıkıp denize doğru yol almaya başlamışlardı bile. Adam elini tutmak istedi Soleda’nın ama onun için bu kadar iyilik yapamazdı. Kendi karanlığına yeterince ihanet etmişti zaten.

“Ama gerçekten seviyor olsaydı karanlığıma zaten kendisi gelirdi. Beni değiştirmeye çalışmazdı. Beni dışarı çıkarmak yerine kendisi mağarama gelir benimle orada yaşardı. Ah Bay Moliere sen de herkes gibisin. Sevip sonra değiştirmeye çalışanlardan değil mi? Mağaramdayken beni sevip mağaranın dışında var etmeye çalışanlardan? Suda yaşadığımı bilip yeryüzüne çıkarmaya çalışanlardan? Denizimden beni alıp lüks bir evin bir odasında fanusa kapatınca mutlu ettiğini zannedenlerden? Sen de herkes gibi misin yoksa Bay Moliere?” diye geçiriyordu düşüncelerini içinden Soleda. Tam da o an “Oturalım mı?” deyiverdi adam ve uyandırdı kadını düşüncelerinden. Elini tutmayı denedi adam tekrar. Soleda yanlış olduğunu biliyordu ama madem mağaradan çıkmayı kabul etmişti artık onu yargılayacak kimse yoktu. Elini tutmayı kabul etti ama hiçbir şey hissetmedi çünkü insanlarla arasında bir mesafe oluşturmasına engin katkılar sağlayan duvarlarını kırıyordu Bay Moliere. Sonra düşündü. Ses çıkarmadı. Belki de doğrusu buydu. İnsanlardan bu kadar kaçmak yersizdi belki de ha Bayan Soleda?

Martıları izlemeye başladı kadın. O ise kadını izliyordu. “Gözlerin ne kadar kocaman duruyor.” dedi Bay Moliere. Soleda vapurları izlemeye başladı bu kez. İlk söylediği iltifat gibi gelmişti ama sonra adam “Saçlarında beyazlar var. Şimdi fark ettim.” deyiverdi aniden. Bakacak bir aynası bile yoktu Soleda’nın. “Ellerin ne kadar kırışıkmış.” dedi sonra Bay Moliere. Çekti kadın bunun üzerine ellerini adamın ellerinden. “Hep böyle kambur mu durursun sen?” dedi Bay Moliere kaşlarını hınçla çatarak. Hemen dik durmaya çalıştı Soleda ama elbette başarılı olamadı. Gülümsemeye çalıştı ona bakarken. Adam bu kez de “Dudaklarının kenarı kırışıyor gülerken.” dedi. Suratı düşüverdi aniden kadının martılardan biri gelip en yakınındaki yere konana kadar. İzledi, izledi, izledi… “Ne kadar güzelsin.” dedi Soleda martıya. “Uçarken kanatların ne kadar kocaman oluyor.” Tüylerine dokundu. “Ne kadar pürüzsüz.” dedi. “Aslında ne kadar güzel ayakların var ama kimse beyaz olmandan başka bir şeyi fark edemiyor.” dedi sonra Soleda. Martıya sunduğu övgüler, adamın eleştirilerini duymasına engel oluverdi o an. Durdu. Martı havalandı. Gidiverdi gökyüzüne. Soleda sanıyordu ki martı daha fazla iltifat duymak için onun yanında kalacak. Oysa öyle olmadı. Martı hiçbir zaman ait olduğu gökyüzünü unutup bir anlık heves için yeryüzünü seçmezdi. Onun yeri gökyüzüydü işte. Kuralları vardı şu martının anla Bayan Soleda. Senin de vardı bir zamanlar. Şimdi gitmeye yüzünün tutmadığı bir mağaran.

“Neden konuşmuyorsun?” dedi Bay Moliere kadının düşüncelerini bölerek.

“Ben mi? Beni ilk gördüğünde de böyleydim.” dedi. Konuşmayı sevmiyorum ben Bay Moliere.

“Ama artık mağarada değiliz.” dedi adam.

“Evet, artık mağarada değiliz.”

Güneş batmaya başlıyordu. “Cihaza dokunma zamanı hadi.” dedi. Kadın adama baktı, gülümsedi. Değişmek istemiyordu. “Hadi Soleda! Güneş batıyor.”

“Hayır!” dedi. Kocaman bir “hayır”. “O kalbi tekrar çalıştırmayacağım.” Kötülük yapmayı onu sevmekten vazgeçerek öğrendi Soleda. Cihaz teklemeye başladı. Kalpleri atmamaya başladı. Ondan nefret etmek değildi Soleda’nın yaptığı ona yardım etmeyerek belki onu yalnız bırakarak öldürmekti. Bay Moliere, kadın güneşin batışını izlerken yok oluvermişti. Soleda dokunmadan adam bir hiçti. Bay Moliere usulca önce Soleda’nın kalbinden, sonra yeryüzünden silindi. Onu giderken uğurlamadı çünkü Bay Moliere sadece karanlıkta, yalnızca karanlık mağarasında kusurlarını görmeden sevdiğini sandığı, karanlıkta var ettiği bir hayaletti. Karanlıkta var edip aydınlıkta öldürdüğü bir hayalet. Güneş battı. Bay Moliere olmadan mağaraya dönmeye çalıştı Soleda tökezleyerek, bekleyerek, arada soluklanarak, gülünce kırışan yüzüne aldırış etmeden ve mağarasından çıkmama kararlılığını gösteren o cesur insanlara imrenerek. Soleda kötü bir insan olmayı öğrenerek dönüyordu mağarasına gulyabaniden, hayalinde büyüttüğü hayaletten ibaret Bay Moliere’den yalnızca kötülüğü öğrenerek…

Soleda’nın Mağarası” için 6 Yorum Var

  1. Öykü çok samimi geldi bana. Anlatım şekliniz öykünün içine çekti beni. Kurgu güzeldi, insanı düşünmeye itiyor. Karakterin ruh halini hissedebildim. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. 165 dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim:) Samimi bulmanıza çok sevindim çünkü yansıtmak istediğim gerçekten buydu. “Belki Soleda gibi düşünen binlerce insan vardır” duygusunu hissettirmek biraz. Diğer seçkilerde görüşmek dileğiyle:)

  3. Merhabalar.

    Ne kadar da içten, su gibi bir anlatım. Her satır için özenilmiş, küçük küçük işlenmiş sanki.

    ‘‘Mağaradan yıllar sonra çıkacak olmanın verdiği garip his sardı içini.’’

    Burası güzel bir benzetme için harika bir yer. Ben metni renklendirmek için kullanıyorum bu gibi şeyleri. O garip hissi tarif edebilecek küçük bir benzetme güzel bir renk olabilir. Gözüme takılan tek yer buydu.

    Çok güzeldi. Ellerinize, kaleminize sağlık. Gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla.

  4. 165 dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar.
    Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Beğenmenize çok sevindim,hissimi aktarabildiğim için çok da mutlu oldum. Başlangıçta Soleda’nın ardındaki soyutluğu,derinliği yansıtamamaktan çekinmiştim aslında. Ayrıca belirttiğiniz cümlede mağaradan çıkmanın verdiği garip hissi yazarken manasını içimde hissetmiştim. Aynı hissi aktarabildiğim için bu cümlenin bende de yeri çok başka oldu. Anlatım konusundaki değerli görüşünüz için de ayrıca teşekkür ediyorum.Diğer seçkilerde görüşmek umuduyla:)

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @165 İlk cümlen, çok zarif bir başlangıç… Aynı zamanda kötülük öğreniliyorsa insanın doğuştan iyi olduğunu, düşündüğünü anlıyorum. Yani beni kurduğum evrende kesinlikle Aydınlık taraftasın ve bütün hikayen bana göre bir bakıma iyilik kötülü – aydınlık karanlık savaşı. Ayrıca, psikolojik bir yanlızlığın – ona verilen önem sebebiyle- sonunda fiziki hale gelip gerçeğe dönüştüğünü görüyorum. Bence bu yapılandırılma içsel gelen bir yazımla yapılmadıysa (ki öyleyse daha değerli) yazarın düünsel uzanımlarının ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
    Sadece küçük bir not. Bazen yazmak istediklerimiz fiziken yazma hızımızdan daha hızlı akabiliyor. Böyle olunca bazen kelime seçimlerini sonra dönüp gözden geçirmek faydalı olabilir. Örneğin; “Bir sürü acayip iple birbirine bağlanmış bir nesneyle dikilmişti karşısında. “ Nasıl acayip, niye o kadar acayip, acayipin yazarın dünyasındaki tanımı ne olabilir, gibi sorular canlandırdı aklımda.
    Merak ediyorum Kir yerine neden İz kullanmadın. Anlaşılan Kir’den kurtulmak mümkün değil ma kelime olarak temizlenebilir bir yapısı var ancak iz içindeki hesaplaşmayı daha güçlendirebilirdi diye düşündüm. Ne dersin?
    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz