Öykü

Son Mühürsüz Evrak

Önceki gün akşamın erken saatlerinde başlamış olan yağmur bugün öğlen vaktine kadar durmaksızın olanca şiddetiyle yağmıştı. Savaşın üzerinden dört sene geçmiş olmasına rağmen kendini toparlayamamıştır Mersin şehrinin altyapısı yağmura yenik düşmüş ve şehrin yolları göller ve çamur deryaları arasında paylaşılmıştı.

Bu durum göz ardı edilebilirse akşam altı sularında dışarıda güzel bir havanın olduğu söylenebilirdi. Güneş incelmiş bulutların arasından kendini belli belirsiz gösteriyordu. Dışarı çıkmış olan bir kişi ceketinin düğmelerini vurmadan veya bir şapka takmadan pekala dışarıda dolaşabilirdi. Nitekim sokakta çarşıda halledilecek işleri sebebiyle veyahut amaçsız avareliği sebebiyle gezintiye çıkmış pek çok kişi vardı.

Mersin belediyesi tapu bürosunun sevilen ve muhtemelen en başarılı memuru olan Feridun Kafkas bu kişilerden biri değildi. Çünkü o diğer meslektaşlarının aksine iş ahlakı ve disiplini yüksek olan bir çalışandı. Bugünün işini yarına bırakıp da gidemezdi. Bu konuda bir istisna olmuştu. Çok hasta olduğu bir gün o günün evraklarını bitiremeden eve gitmek durumunda kalmıştı. Ne yazık ki huzursuzluktan bir türlü uyuyamadığı için gecenin bir yarısı geri gelerek evrakları incelemiş ve gerekli olanlara mührünü vurmuştu.

Bu çalışkanlığı sayesindedir ki değerli müdürü Hulusi Bey ona pek değerli mührünü emanet etmişti. Kafkas bu vazifeyi ilk aldığında kendini Parçalı İbrahim gibi hissetmişti.

Feridun Kafkas bu gururla çalışırdı. Akşam yatağa bu gururla girer, sabah daha güneş doğmamışken bu gururla kalkardı. Yüzünü yıkar, küçücük mutfağında dünden kalan ekmek biraz peynir biraz da tereyağıyla hızlıca hazırladığı ve kasabın hanımından satın aldığı reçellerle zenginleşen kahvaltısını yapar, ayna karşısında durarak hüzünle iyiden iyiye belirgin olmaya başlamış olan göbeğine ve bir nebze daha uzun olsa daha iyi görüneceğini düşündüğü bedenini incelerdi. Üzerine kahverengi kumaş pantolon, beyaz gömlek, siyah yelek ve kahverengi ceketten oluşan iş kıyafetini giyer ardından siyah düz saçlarını ve uzun yüzü ile çocuksu sivri çenesini daha düzgün gösteren gür bıyıklarını muntazaman bir şekilde taradıktan sonra paltosunu alarak evden çıkardı.

İşte bu şekilde düzenli bir hayatı olan memur Feridun Kafkas yorgun gözlerle kalan son yedi belgeyi incelemeye uğraşıyordu. Yirmi dakika sonra onlardan beşi halledilmişti. Beşinci belgeyi kenara kaldırırken içerinin fazla havasız olduğunu düşünüp sol yanında bulunan pencereyi, masanın üzerindeki mumun önüne çantasını koyduktan sonra, açtı. İçeri giren serin ve temiz hava ciğerlerine iyi gelmişti.

Altıncı evrak Gerce bahşişli iki köylünün tarla paylaşımı ve sınır tatbiki konusunda verdikleri dilekçeydi. Zar zor okunan özensiz bir yazıyla yazılmıştı. Memur Kafkas yazmana verecekleri yarım kuruştan imtina etmiş olan bu köylülere sinirlense de kanunun gereğini yaparak kağıdın alt kısmına evrakın Ankara’ya gönderileceğine dair not düşüp mührü sakince bastı.

Fakat ortada şöyle bir durum vardı ki mühür son kalan evrakın üzerinde duruyordu ve onun ağırlığı ortadan kalktığında evrakı rüzgâra karşı koruyacak bir engel kalmamıştı.

Nitekim öyle de oldu ve evrak rüzgârın sırtına binerek hızla pencereden dışarı süzüldü. Memur Kafkas bunu fark ettiğinde iş işten geçmiş, kâğıt çoktan pencereden çıkmış, elini uzatsa da kâğıda yetişememişti.

Kâğıt bir alçalıp bir yükselerek bir kuklacının elindeki kukla misali ağır aksak ilerledi. Belediyenin önündeki yolun karşı tarafına kadar geçmeyi başardı. Bir noktada rüzgârın gücünü yitirmesiyle alçalıp toprakla buluşması gerekirken bir anda tam aksi istikamette ilerleyerek belediyenin karşısındaki kullanılmayan eski evin ikinci katındaki kırık pencereden içeri giriverdi.

Memur Kafkas olanı biteni şaşkınlıkla izlemişti. Büyük şanssızlıktı doğrusu ama o bu duruma boyun eğecek biri değildi. Bugüne kadar işini yarım bırakmamıştı bugünden sonra da bırakmayı düşünmüyordu. Bu yüzden pencereyi kapatıp masadaki mumu söndürüp mührünü kabıyla beraber ceketinin cebine koyup şapkasıyla paltosunu giyerek ofisten çıktı.

Sanki çok mühim işleri varmış gibi oradan oraya koşuşturan insanların arasından çamura bata çıka geçtikten sonra eski evin kapısında biraz soluklandı.

Ev iki katlı ahşaptan yapılma eski tip bir Türk eviydi. Üst katında iki adet cumbası vardı. Dış cephesi uzun zamandır ne boyanmış ne de herhangi bir bakım görmüştü.

Evin nicedir boş olduğunu biliyordu. Savaştan önceki ev Rum bir çifte aitti. Fakat çift mütareke döneminde aniden ortadan kaybolmuşlardı. Kimse onlara ne olduğunu bilmese de ahalinin genel kanısı birileri tarafından bir yerlerde öldürüldükleri yönündeydi.

İçeri girdiğinde kendini sol tarafında evin salonu, sağ tarafında evin mutfağı bulunan ve sonu üst kata giden merdivenlere çıkan bir koridorda buldu. Salon ve mutfak pencerelerden giren ışık sayesinde loş bir tona bürünmüşse de bu imkândan mahrum olan koridor dikkatli adım atmayı gerektirecek kadar karanlıktı.

Memur Kafkas evrakın üst katta olduğunu biliyordu fakat acelesinin olmaması gerek de evin içine dair sahip olduğu merak sebebiyle odaları dolaşmaya karar verdi.

Dikkat çekmemek adına arkasında kalan kapıyı yavaşça ittirdi. Kapı kendisinden hiç beklenmeyecek bir gürültüyle kapandı ve bu gürültünün ardından eve derin bir sessizlik hakim oldu. En azından kısa bir süreliğine…

Tam mutfağı kapısında belli belirsiz bir çocuk sesi duydu. İlk başta ne dediğini anlamadı. Mutfakta ilerleyince ses kuvvetlendi. Çok tanıdık hissettiren ama kulağa yabancı gelen bir sesti. “Anne” diyordu “Ben bir gün aya gideceğim. Ve sana oradan hediye getireceğim.”

Mutfağı didik didik arasa da konuşanı bulamamıştı. Yorulmuş olabileceğini ve bu yüzden gaipten sesler duyduğuna kanaat getirdi. Mutfaktan hızlıca çıkıp salona geçti. Salonun eşiğinden geçer geçmez ses yeniden ortaya çıktı.

Fakat tıpatıp aynısı değildi. Biraz daha toklaşmıştı. Sanki sesin sahibi üç beş yaş büyümüştü. “Erman Amca anlattı bana. O da Avrupa’da görmüş. Böyle bulutların üzerine çıkıyormuş. Bir gün ben de kendi tayyaremi yapıp tek başıma denizi aşıp ötesine ulaşacağım.”

Memur Kafkas ürkek adımlarla salondan çıkıp koridorda yürümeye başladı. Ardından merdivenleri yavaşça tırmandı.

Kulağında ortalıkta koşuşturan çocukların sevinç çığlıkları vardı. Onlara basamaklardan çıkan ürpertici gıcırtı eşlik ediyordu.

Üst kata çıkınca ilk önce ters taraftaki küçük odaya girdi. “Anne bu defteri sen al. Sakla benim için. İdadide alırlar onu benden.” Ses çok tanıdıktı.

Aradaki kapıdan yan odaya geçtiğinde ki burası banyoydu sadece hıçkırık sesleri duydu.

Banyodan çıkıp koridorun sol tarafında bulunan evrakın düştüğü ve muhtemelen yatak odası olan odaya açılan kapıya geldiğinde karşısında sıkı giyimli bir adam buldu. Kendi hayalini unutmuş olan… Kendini unutmuş olan…

Gözaltları çökmüştü. Bıyığında ve saçında tel tel beyazlar baş vermiş gözlerindeki ışık yitip gitmişti. Sırtı çökmüştü ve otuz iki yaşındaki bedeni yorgun görünüyordu.

Memur Kafkas sinirlendi. Hınçla bir yumruk savurdu. Büyük bir çatlak oluştu camın üzerinde. Bu çatlaktan parlak bir ışığın sızdığını fark etti. Eli yaralanmıştı ve yavaş yavaş kanıyordu, aldırmadı.

Kapının kolu olmadığını görünce paltosunu çıkarıp koluna sardı. Üçüncü darbenin ardından yerle yeksan olmuştu ayna. İçeriden çıkan tatlı bir rüzgâr yüzünü yaladı. Önünde yemyeşil çimenlerle kaplı bir ova uzanıyordu.

İçeriye çekine çekine attı adımını. Bedeninin kalanı da öbür tarafa geçtiğinde bir ovanın ortasındaydı.

Kuzey olduğunu tahmin ettiği (muhtemelen tahmini yanlıştı) yönde ova ufka kadar alçalarak yükselerek tatlı bir meyille uzanıyordu. Doğuda ve batıda ise çimenler yerini çok geçmeden önce çakıllara sonra taşlara ardından da kayalara bırakarak denize kadar yürümesi zor bir patika meydana getiriyordu. Durduğu yerden görünmese de deniz uzakta olamazdı çünkü dalgaların sesi Feridun’un kulağına haddinden fazla geliyordu. Ama kulağına daha kuvvetli bir şekilde çalınan bir ses daha vardı.

Feridun arkasını döndüğünde sesin sahibi yüzünden korkuyla geri geri yürümeye başladı. Çok geçmeden takılıp sırt üstü düştüğünde gözlerini ondan ayıramamıştı.

Dört ayağının üzerindeyken bile boyu Feridun’unkini ikiye katlayacak kadar vardı. Bacakları ise Feridun’un omzuyla yer arasındaki mesafe kadar uzundu. Yer yer altına çalan kahverengi tüyleri uzun ama düzgündü. Feridun ilk anda onun bir kurt olduğunu düşünmüştü fakat görünüşü ve duruşu itibariyle daha çok bir köpeği andırıyordu. Bu onu daha az tehlikeli yapmıyordu çünkü dişleri hiç zorlanmadan başını boynundan ayıracak kadar büyük ve kuvvetli görünüyordu.

Feridun son bir çabayla çevresinde kendini savunabileceği bir şey aradı. Bulamayınca buraya geldiği kapıdan geri kaçmaya karar verdi. Tam bu planı gerçekleştirmek üzere ayağa kalkacakken bir kadın sesi duydu. “Gidebilirsin, istiyorsan gitmek. Sabretmektir sana tavsiyem. İlk insan değilsin buraya gelen. Kardeşlerinden hiçbiri ölmedi benim yüzümden. Yaşayacaksın karşımda durduğunu müddetçe.” Feridun’un anlamaz gözlerle bakması üzerine “Sence fazla mı gizemli olmuş” dedi.

Sesi aniden değişmişti. Olgun bir kadının ağırlığı ve duruluğundan genç bir kızın heyecanlı ve hevesli haline dönmüştü. “Bu giriş üzerine çok çalıştım. Eleştirilere açığım.”

Feridun, meraklı gözlerle yüzüne bakmakta olan dev köpeğin karşısında ne söyleyeceğini bilemedi. Ağzından dökülenler aklına ilk gelen sözcükler oldu. “Gizem düzeyi yeterli fakat bir noktada giriş senin hakkında fikir vermeli. Mesela içinde ismin geçebilir.”

“Haklı olabilirsin.” Dedi. Kapının sol yanından yürüyerek Feridun’un dört adım ötesine kadar gelip sakince uzandı. “Pek çok ismim var. Denizde bana rastlamış olan Nehler Sancakkıran der, Bozkırlılar Uluit, Türenler Fırtınagetiren, kuzeydekiler ise Yağızkıran. Ben ise kendime Yıldız burun derim. Muhtemelen bunlardan birini seçmeliyim. Senin ismin ne?”

“Feridun “

“Hangi rüzgâr attı seni bu topraklara?”

“Aslında dediğin gibi oldu. Evrakım bir rüzgârın önüne katıldı. Ben de peşinden koştum. Buralara kadar geldik.”

“Gönderdiğim rüzgârlar hep ilginç şeyler getirirdi bana. Lakin ilk defa bir insan getirdi.”

“O rüzgârı sen mi gönderdin?”

Yıldız burun vakur bir şekilde başını salladı. “Sıkıldığında canım bir dilek tutarım tüm kalbimle ve kuvvetlice üflerim. Nefesim tüm Cihtun’a yayılır. Bazen bir kısmı da bu kapıdan sızarak öbür tarafa geçer. Dolaşırlar bir müddet. Sonra bana hikayeler, şarkılar, kokular ağlayışlar ve gülüşler getirirler. “

“Ne geleceği hep belirsiz midir?”

“Ben bir şey yaparken genelde sonucu hakkında fikrim olmaz. Yaparım ve sonuçlanışını izlerim. Bu adayı yaparken hiç böyle sonuçlanacağını tahmin etmemiştim. Hatta itiraf etmek gerekirse daha ormanlık olacağını düşünmüştüm.”

Feridun heyecanla ayağa kalktı. Dört bir yanında uzanmakta olan kara parçasını tekrar inceledi. “Bütün bu adayı sen mi yaptın?”

“Pek kolay olmadı. Karayı suyun üzerine çıkartabilmek için günlerce zıplamam gerekti. Sonlara doğru bileğim burkulduğu için kenar kısımların çoğu kayalık oldu. Bitki örtüsü içinse kuyruğumu salladım. Yeterince sallamamış olacağım ki yorgunluktan uyuyakalıp uyandığımda karşımda bir orman yerine ova buldum.

Feridun eğilip yerden bir parça çimen koparıp havaya savurdu. Yıldızburun’un anlattıkları kulağa deli saçması gibi geliyordu. Fakat sesinin tonundan mıdır içinde bulunduğu durumun absürtlüğünden midir bilinmez Feridun’a duydukları doğru gibi geliyordu.

“Benim Yaptıklarım böyle işte. Sen ne yaparsın hayatında? “ diye sordu Yıldızburun.

Bu sefer vakurla konuşan Feridun oldu. “Mersin belediyesi tapu dairesinde memurum. Halkın taleplerini inceler kurallara münasip bir şekilde onlara yardımcı olurum.”

“Ne ilginç bir iş.” Diye atıldı heyecanla Yıldızburun. “Eminim çocukluğundan beri hayalini kurmuşsundur.”

“Hayalini kurmasam da hayatın peşinden gerçekçi adımlar atarak buraya kadar geldim.”

“Gerçekçiler vardır bilirim. Ama pek azı samimidir. Geri kalanı yalnızca maske takmış karamsardırlar.”

“Karamsar dediklerini hayalleriyle hayatta yapabileceklerini uzlaştıran mantıklı insanlardır.”

“Hayat uzlaşmaz. O sadece akar yolunda, bildiğini okur. Bir şey istiyorsan onunla kavga etmelisin.”

“Kavga yıkımı getirir. Koşullara uyum sağlamak yanlış mıdır?”

“Ortada bir doğru yok. Mesele ne için neyden vazgeçtiğindir. O adımı atmanın nasıl bir şey olduğunun merakıdır. “ Yıldızburun bunu söylerken gülümsüyordu. Bir rüzgâr esti. Feridun kollarının arasında deri bir defter tutuyormuş gibi hissetti.

Sonra maceralarını anlattı Yıldızburun. Doğu adalarının doğusunu, Uyurlar mağarasının dibini, çobanın kızıyla yaşadığı macerayı, Kan ovalarını ve daha bir sürü hikayeyi anlattı. Üç gün iki gece geçti o konuşurken. Feridun sadece dinledi. Ne konuştu ne açıktı ne yoruldu.

Üç günün sonunda artık gitmesi gerektiğini hissetti. Evrakı Yıldızburun’un ayağından nazikçe kurtarıp cebine koydu. Aslında kâğıdın katlanmasını, kırışmasını hiç sevmezdi. Fark etmedi.

“Her şey için teşekkürler.” Dedi Feridun kapıdan geçip kendi dünyasına dönmeden hemen önce.

Hikayenin bundan sonrası pek net değildir. Memur Feridun Kafkas’ın akıbeti meçhuldür. Bu olaydan sonra ne yaptığını nereye gittiğini bilen yok. Yalnızca eski mahallesinden birkaç kişi onun onca yılın ardından anasının yanına geldiğini ve çok uzun kalmadan biraz durup gittiğini iddia etmekte fakat bu da kesin değildir.

Kesin olarak bildiğimiz tek şey ertesi gün daireye erkenden gelen Çaycı Zeynel’in, Feridun’un masasının üzerinde bir istifa mektubu, kırık bir mühür ve mühürsüz bir evrak bulmasıdır.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba Eyüp Bey,

    Yazım diliniz etkiledi beni. Oluşturduğunuz kurguyu çok beğendim. Özellikle o mistik esintili kuzey tınıları ile hikayenin sonundaki yarı ucu açık belirsizlik tam kararındaydı. Okurken bir sonraki cümlenin ne olacağını merak ederek okudum hep.

    Bir kısım hakkında küçük bir eleştirim olacak izninizle,

    Feridun ve Yıldız Burun’un ilk diyalogları bana biraz fazla yüzeysel geldi. Feridun’da ki o şaşkınlığı hissedemedim mesela. Yıldız Burun’a verdiği ilk cevap sanki saatlerdir konuşuyorlarmış kadar sakin ve uzunca bir cevap gibi hissettirdi bana. Belki de o kısıma birkaç küçük betimleme eklenmeliydi, bilmiyorum.

    Bunu, diyaloğa geçtikleri birkaç cümlede daha hissettim fakat metin bir bütün olarak gayet etkileyiciydi. Okurken çok keyif aldım, umarım sizi buralarda görürüz.

    Sevgiler.

  2. Merhabalar,
    Hayali dünyada yaşayan hayali bir karakter ile yavan kalan diyaloğu dışında hayal etmesi güzel bir öyküydü. Birde köpeğin yaratma kudreti varken acizliğinin ihanetine bu kadar kolay uğraması garip geldi. Acizliği yerine başka sebepler yüzünden kudretinin sınırı olsaydı daha anlamlı olurdu. Öykünüzü paylaştığınız için çok teşekkürler. :pray::+1:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.