Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Son Yaprak

Deniz, “Haydi çocuğum!” diyen sesi duyduğunda, henüz hala rüyalar âleminin derinliklerinde, mavi bir mamutun üzerinde yaramaz yer cücelerini kovalıyordu. Sesi duyunca mamutu durdurdu, kaynağını arayarak etrafına bakındı. Konuşan ağaca tünemiş iskeletler miydi yoksa etrafta uçuşan kalemler mi? İyi de, iskeletler ya da kalemler konuşamazdı ki! Gerçi ağaca tünemeleri ya da etrafta uçuşmaları da pek mantıklı sayılmazdı. Derken ses tekrar konuştu: “Kalk artık!”

Neye uğradığını şaşıran Deniz şaşkın şaşkın etrafına bakınırken altındaki mamut kaybolunca birden kendini popo üstü yere çakılmış halde buluverdi. Ancak canı acımamıştı çünkü üzerine düştüğü zemin garip bir şekilde yumuşacıktı. Şaşkınlığı iki katına çıkmış halde neler olduğunu anlamaya çalışırken yer cücelerinin, uçuşan kalemlerin, iskeletlerin ve hatta iskeletlerin üzerine tünediği ağaçların bile kaybolduğunu fark etti. Sonra gözlerini açtı ve kendisini odasında buldu.

Konuşan annesiydi. “Kalksana yavrum, okuluna geç kalacaksın bak,” diyordu onu var gücüyle sallarken. Üzerinde durduğu, daha doğrusu yattığı yumuşak zemin ise, sıcacık yatağıydı. İçinde geçirdiği son saniyelerin tadını çıkardıktan sonra ona veda edip doğruldu. (Bir saniye daha kalsa hiç çıkamayacaktı.) “Kalktım işte anne,” diye homurdandı gözlerini ovuşturarak. Adeta sevecen bir köpek gibi onu sarmaya çalışan sıcak battaniyesini itmek için tüm iradesini kullandıktan sonra yataktan indi tuvalete gitti.

Okula gitme zorunluluğunun verdiği ağrı karnına bozuk kek gibi çökmüştü yine. Aynadaki görüntüsüne baktı. Çizgi roman ya da fantastik türde okumakla geçirilen uzun gecelere borçlu olduğu kapkara gözaltları ve dağınık saçlarıyla 5. sınıf öğrencisinden çok serseriye benziyordu. Bu görünüşü öğretmenlerin ve diğer çocukların velilerinin (Bazen kendi velilerinin de tabii.) ondan hazzetmemesinin en büyük nedeniydi. Annesi onu tımarhane kaçkınlarına benzetirdi, neden tımarhaneye kapatmıyorlardı ki onusahiden? Ona tamamen uyardı. Böylece okula gitmek zorunda kalmaz ve tüm gün rahat rahat çizgi romanlarını ya da Harry Potter serisini okuyabilirdi.

Ama işte, gitmek zorundaydı.

Saçlarını düzeltmedi. Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı, depoyu boşalttı ve tuvaletten çıktı. Odasına döndüğünde dün akşam üzerinden çıkardığı gibi bilgisayar koltuğuna fırlattığı kıyafetleri düzgünce katlanmış halde onu bekliyordu. Kendi kendine annesinin inceliğine gülerek kıyafetleri üzerine geçirdi. Giyinip odasından çıktığındaysa yine incelikli annesinin hazırladığı kahvaltının kokuları burnuna doldu.

“Bir saçlarını tarayamadın mı a oğlum?” dedi mutfak kapısında onu gören annesi. Hemen yanına gelip musluk suyuyla saçlarını düzeltti. Üstüne bir de şekil verince Deniz kıkırdayıp annesinin yanağına bir öpücük kondurmaktan kendini alamadı. Annesi şaşırmıştı, oğlu nadiren bulutların üzerinden dünyaya inerdi. Gülümseyerek oğluna sarıldı ve o da yanağına bir öpücük kondurdu.

Ne olursa olsun, annesini seviyordu Deniz. Eh, tüm çocuklar anne ve babalarını sever. Belki öyle ama babasını sevmiyordu. Tek bildiği notlarından şikâyet etmek ve okuduklarını aşağılamaktı. Deniz anaokuluna giderken bile böyleydi. Oysa annesi hayallerindeki oğlan olmasa da onun için elinden gelen her şeyi yapardı.

Babası işi sebebiyle Deniz uyanmadan çıkardı evden. Gerçi çoğunlukla onun “Biz bu saatte işe gidelim, oğlan mışıl mışıl uyusun maşallah” gibi homurdanmalarıyla uyanırdı. Eğer işe gitmemişse ya da işten erken gelmişse hemen anlardı Deniz. Adamın varlığı etrafındaki havayı ağırlaştırıyordu adeta: Öyle ki babasının yanında nefes almanın dünyanın en yüksek binasının tepesinde nefes almaktan farksız olduğuna emindi Deniz.

Ama şimdi babası olmadığı için rahattı. Kahvaltısını iştahla yedi. Çayından ve tostundan aldığı her yudumla uykusu açılıyordu. Kahvaltısını bitirdiğinde, okula gitmek için hazırdı. Şey… En azından vücudu hazırdı yani. Yoksa ruhu hala evde kalmak için çaresizce çırpınıyordu.

“Yolun açık olsun oğlum,” dedi annesi onu kapıdan geçirirken, “Aman kendine dikkat et. Derslerini güzelce dinle! E mi yavrum?”

“Merak etme anne,” dedi Deniz gülümseyerek, annesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Ardından kapının yanında duran sırt çantasını sırtladığı gibi evden çıktı.

Merdivenlerden inerken her zaman diğer çocuklarınkinden biraz daha ağır olan çantası sırtında zıplıyordu. Daha ağırdı çünkü içinde ders kitaplarına ek olarak bir de çizim defteri ve çizgi romanları vardı. Çektiği fazladan yüke değerdi çünkü onlar olmasa Deniz hayatta katlanamazdı okula gitmeye. Sınıf arkadaşları sık sık onunla dalga geçirdi futbol oynamak yerine çizgi roman okuduğu ya da çizim yapmayı kızlara bakmaya tercih ettiği için. Ama umurunda değildi. Önemli olan o uzun saatleri sağ salim atlatabilmekti. Dalga geçilmeye ya da tartaklanmaya çoktan alışmıştı nasılsa.

Üstelik gerçek dünyada sadece ezik bir beşinci sınıf öğrencisi olabilirdi ama kendi dünyasında o bir kahramandı.

Deniz’in okuduğu ve izlediğim tüm fantastik eserlerin karışımından oluşturduğu kendine özgü bir hayal dünyası vardı. Bu dünyaya “Fantasia” diyordu (Latince’de “düş” anlamına geliyordu bu kelime, google translate’den bakmıştı, her şey Latince’yken kulağa daha havalı geldiği için Latince bir ad seçmek istemişti.) ve o Fantasia’nın kahramanıydı. Güzel prensesleri korkunç canavarlardan korur ya da yer cücelerini trollerin gazabından kurtarırdı. Fantasia’daki karakterleri çoğunlukla gerçek hayatta tanıdığı kişilerden esinlenerek yaratmıştı. Örneğin Prenses Meliah’yı, sınıfından hoşlandığı kız Meliha’dan esinlenerek yaratmıştı, trollerin acımasız komutanı ise babasının bir yansımasıydı. Gerçek dünyada baş edemediği şeyler Fantasia’da onun için bir çocuk oyuncağıydı, sadece rüyalarında görebileceği şeyler ise gökyüzündeki duman gibi kül rengi bulutlar ya da etrafındaki cansız ağaçlar kadar gerçek.

Ağaçları görünce aklına dün gece gördüğü rüya geldi. Ne olduğunu hatırlamıyordu ama garip bir şeydi. İskeletler ve kalemlerle ilgili…

Okulu, evine çok yakındı. Sadece sokak boyunca beş dakika yürümek yetiyordu okula varması için. Bu hem avantaj, hem de dezavantajdı. Daha uzakta otursa bu saatte kalkamazdı şüphesiz, öte yandan yaz tatilinde bile annesi bakkala gönderdiğinde ya da internet cafeye gittiğinde bu hapishane benzeri binayı görünce anılarının sinsi bir duman gibi zihnine sızmasına izin vermek zorundaydı.

İşte yine varmıştı. Kim bilir bugünü nasıl geçecekti? Meliha ile konuşma fırsatı yakalayabilecek miydi acaba? Ya da gıcık sıra arkadaşı Cenk yine bulaşacak mıydı ona? Fazla bir umudu yoktu, muhtemelen dünden farksız geçecekti. Yine tembel ikili akrep ve yelkovan yüzünden bir türlü bitmeyen dersler, teneffüslerde yazdığına odaklanmasını engelleyen diğer öğrencilerin gürültüleri… Sırf düşünmek bile, yavaşlayan adımlarıyla geri geri gitmemeleri için savaşa girişmesine neden olmuştu.

Sonra Meliha görüş alanına girince adımları direnmeyi bıraktı, tekrar normale döndüler. Ah Meliha… Aptal olduğu kadar güzeldi ki bu da güzelliğini açıklamak 5. sınıf zekâ seviyesini aşar demek oluyordu. Aptaldı çünkü o maymun suratlı gıcık Cenk’i seviyordu. Şimdi de onun koluna girmiş, salına salına okula doğru ilerliyorlardı beraber.

Deniz de peşlerinden gitti ancak çantasını sınıfa bırakmaya fırsat bulamadan bayrak töreni başladı. And’dan sonra sınıflara dağıldılar. Sınıf her zamanki gibiydi. Gülüşüp şakalaşan öğrenciler, konuşanların isimlerini tahtaya yazmak için canla başla uğraşan sınıf başkanı, gelip geçen öğretmenlerin birkaç saniyelik bir sessizlik için başlarını uzatıp bağırmaları… Sonra öğretmen geldi ve sıkıcı ders başladı. Tıpkı tahmin ettiği gibi, en az dün kadar anlamsız bir gün daha başlamıştı işte.

Öğlen teneffüsüne kadar kayda değer başka bir şey daha olmadı. Teneffüs gelince Deniz her öğlen yaptığı gibi defterini çantasından çıkarıp yazmaya başladı. Bugünkü hikâyede, Prenses Meliah, Canavarlar Kralı Cenka tarafından kaçırılmıştı ve Kahraman Deniz’in onu kurtarması gerekiyordu. Matematik dersi boyunca kafasında her şeyi planlamıştı, olaylar şu şekilde gelişiyordu: Kahraman Deniz, Prenses’i perilerin dans gösterisine davet etmek üzere saraya gittiğinde, biricik aşkının büyük düşmanı tarafından kaçırıldığını öğreniyor ve Prenses’i kurtarmak üzere yola çıkıyor. Yolda Kral Cenk üzerine maymunlarını salar, elbette normal maymunlar değildir bunlar, kocaman pençeleri ve sivri dişleri vardır, yine de Kahraman hepsini yenmeyi başarır. Sonunda Kral Cenka’nın dipsiz çukurlar ve mağaralarla dolu ıssız vadideki bölgesine varıp Prensesi kurtarmayı başarır ve perilerin dans gösterisinde romantik vakit geçirirler.

Kalemini de çıkarıp yazmaya koyuldu. “Kahraman Deniz o gün çok heyecanlıydı. Çünkü güzeller güzeli Prenses Meliah’yı akşam su perilerinin Kayan Yıldızlar Gölü’ndeki dans gösterilerini izlemeye davet edecekti. O da nesi? Saraya gittiğinde Prenses Meliah ortada yoktu! Üzgün saray ahalisine nereye kaybolduğunu sorduğunda biricik aşkının Canavarlar Kralı Cenko tarafından kaçırıldığını öğrendi. Bunun üzerine çok sinirlendi ve kılıcını kaptığı gibi aşkını geri getirmek üzere Cenko’nun bölgesine doğru yola koyuldu.” Harıl harıl yazmaya kendini kaptırmıştı ki birden nereden geldiğini göremediği bir el defterini kapıverdi.

“Sen tüm gün ne yazıyorsun böyle ya?” Cenk’di bu, tam da onun hakkında yazarken gelmişti. (İyi insan lafının üstüne gelir derler güya ama hep kötü insan gelir.) Defteri elinden alıp, ilk defa defter görmüş gerçek bir maymun gibi salladı.

Anında beyninde uyarı çanları çalmaya başlayan Deniz, “Ver onu bana!” deyince sesi öyle sert ve yüksek çıktı ki, normalde tüm gün sırasında oturup çizim yapmaktan başka bir şey yapmayan bu çocuğun böylesine sertçe bağırdığına ilk kez şahit olan sınıf arkadaşları şakalaşmayı ya da atışmaya bırakarak onlara döndüler.

“Ver onu bana dedim sana,” diye sözcüklerini yineledi Deniz, bu sefer sesi daha alçak ama yine fazlasıyla tehditkârdı. Sınıfın en arsız tipi olan Cenk bile geri çekilmekten kendini alamamıştı. Ancak sadece bir anlığına gözlerinde beliren korku duman gibi dağılıp yerini yine o mide bulandırıcı boşluğa bıraktı.

“Vermezsem ne olur?” dedi yüzünde beni dağıt diye bağıran en az kokusunu son model ayakkabıların bile durduramadığı çorapları kadar pis bir gülümsemeyle. Tahtanın önüne geçip pis pis sırıtarak sayfaları karıştırmaya başladı. Deniz defterini kapmak için bir hamle yaptı ama Cenk’in kendisi gibi avanak arkadaşları hemen onu yakaladılar. 5 kişi kollarına sımsıkı yapışmışlardı.

Cenk sayfaları rastgele çevirmeye başladı. Bir süre çevirdikten sonra durdu. O yarım yamalak okumasıyla okumaya başladı: “Kahraman Deniz Prenses Meliah’nın uzun sarı saçlarını okşadı ve sonra ona doğru eğilerek dudaklarına bir öpücük kondurdu. Bunu gören Canavarlar Kralı Cenka sinirle durduğu yerde tepinmeye başladı. Ama Kahraman, kılıcını koca kafasına geçirerek onu susturdu ve aşkını öpmeye devam etti.” Muhtemelen ancak bir tost makinesi kadar karmaşık aklının okuduğunu algılayabilmesi için gereken birkaç saniye boyunca durdu. Başını defterden kaldırdığında yüzünde garip bir ifade vardı. Kendisini maymunlar kralı olarak tasvir ettiğine öfkelenmeli miydi yoksa sevgilisini kendi sevgilisiymiş gibi yazdığı için dalga mı geçmeliydi, karar veremiyordu sanki.

Sessizliği bozan Meliha oldu. “Ben, senin gibi birinin sevgilisi?” Deniz’e bakarken yüzünü öyle bir buruşturdu ki sanki Deniz kendi dışkısı içinde debelenen bir domuzdu. “Iyyy, çok iğrenç!” Ardından başını çevirip hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarıyla konuşmaya devam etti. Deniz’in kalbinin binlerce parçaya ayrıldığı bu an, onun için birinin gaz çıkardığını görmek gibi rahatsız edici ama çabuk unutulan, son derece önemsiz bir şeydi.

“Ancak yazdığın saçma öykülerde benim sevgilimle çıkabilirsin zaten!” dedi Cenk yüzünde o gıcık sırıtışıyla. “Gerçek canavarlar kralı sen olduğun için beni öyleymiş gibi yazmanı da affediyorum!” Ardından defteri yere fırlattı ve ayağıyla ezmeye başladı. Defterin kabı ile cildi ayrılınca Deniz’in biricik dünyasını barındıran sayfalar etrafa saçıldı. Cenk’in kaba botlarının altında dünyasının parçalanışını izleyen Deniz ne yaptığını hiç düşünmeden sıra arkadaşının üstüne atıldı.

Neye uğradığını şaşıran Cenk’i tahtaya dayadığı gibi yumruğunu kafasına geçirince anında sınıftan bağrışmalar yükseldi. Kızlar bile Erkan’ı elinden kurtarmak için seferber olup Deniz’in üstüne hücum ettiler ancak Deniz bir ölüm canavarı gibi hepsini geri püskürttü. Fantasia’daki benliği yırtılan defterinden çıkıp kendi ruhunun yerine geçmişti sanki. Öğütücü gibi ayakların altında ezilip parçalara ayrılan krallığının intikamını alırcasına vurdukça vurdu. Alnına, gözlerine, o domuz burnuna, dudaklarına, çenesine… Eline gelen her yere vurdu. Kan görene dek de durmadı.

Aslında duran kendisi de değildi. Bıraksalar onu tıpkı onun Fantasia’ya yaptığı gibi parçalara ayırana dek ezerdi. Ama birileri gidip öğretmeni çağırmayı akıl edebilmiş olacak ki, sonunda tüm sınıf ve öğretmenler birleşerek onu Cenk’den ayırmayı başardığında, çocuğun yüzü resim dersinde yaptığı sulu boya eserlerinden bile daha kötü hale gelmişti.

* * *

1 saat kadar sonra Deniz müdürün odasında, babasının ağırlaştırıcı etkisine mümkün olduğu kadar az maruz kalmak için yanındaki taburenin köşesine ilişmiş, odanın içinde dönüp duran sinekleri izliyordu.

Odada o kadar çok sinek vardı ki belki de okul ve çevresindeki tüm sineklerin toplantı yapmaya geldiklerini düşündü Deniz. Eh, toplantı için daha iyi bir yer seçemezlerdi doğrusu, resmi iş ceketinin içindeki gövdesi üst üste yığılmış kalın salam dilimlerinden oluşuyormuş gibi görünen yanındaki adamın varlığı, müdürün dinlemek için fazla müdürümsü konuşması, cilalı ve pahalı çalışma masası ile evrak dosyalarının durduğu kütüphaneden yansıyan güneş ışınları ile dünyadaki sıkıcılık ve uyuşukluğun merkezi olması gereken bu yer, bu iki öğenin bir toplantıyı toplantı yapan şey olduğunu da varsayarsanız, bir toplantı için mükemmeldi. Öyle olmasa önünde okuldan atılıp atılmayacağı hakkında konuşulurken bu sıkıcı şeyleri düşünmezdi zaten Deniz.

Kendisini uykudan yeni uyanmış gibi hissediyordu. Sanki Cenk’i dövmesi çok güzel bir rüyaydı da sonrası kabusa dönmüştü. Sadece görüşü değil, duyuşu da bulanıklaşmış, tümden zihnine mat bir perde inmişti. Tek istediği tekrar gözlerini kapatıp rüyanın onu götürmesine izin vermekti ancak çocuğun uyukladığını fark eden müdür bir anda sesini yükseltince yerinde sıçrayarak uyuşukluk halinden çıktı. Gözlerini ovalayıp duruşunu dikleştirerek dinliyormuş gibi yaptı.

“…Yani daha önce hiç böyle bir şey yapmadığı için şimdilik bu olayı görmezden geliyoruz,” dedi müdür doğruca Deniz’in gözlerinin içine bakarak. “Ama bir daha yapmayacağına söz veriyorsun değil mi Deniz evladım?”

Deniz başını sallayınca müdür gülümseyerek saçlarını karıştırdı. Ardından konuşma boyunca ifadesizliğini ve duruşunu koruyarak başarılı bir put taklidi sergilemiş babasının elini sıktı. Baba oğul usulca odadan çıktılar.

Koridora çıktıkları gibi Deniz yanağına tokadı yedi.

Beyaz yanağında kırmızı el izini bırakan tokadın sesi koridorda yankılanmıştı. Sesi duyan sınıf arkadaşları anında kapıya toplaştılar, öğretmen tekrar onları içeri sokana dek eğlenceli bir film izler gibi kıkırdaştılar. Kıkırdaşmaları kesilince babasının bağırması başladı. Heybetli gövdesinden çıkan o ses taş olsaydı, Deniz çoktan pestile dönmüş olacağına emindi. Adam tükürükler eşliğinde tüm öfkesini kusana dek put gibi bekleme sırası bu sefer ondaydı.

Babası sonunda o salam yığını vücudunu sürükleyerek gittiğinde orada yanağındaki ateş gibi yanan tokadın acısına katlanarak adamın koridorun duvarlarına çarparak yankılanan öfke bağırtılarını kaç dakika dinlediğini bilmiyordu ama en az bir ders saati olmalıydı. Çünkü adam konuşmasını bitirir bitirmez zil çaldı. Eve gitmenin telaşı içindeki öğrenci selini öfkeli bir sal gibi yararak bahçeye çıktı.

Bugün, eve dönüş yoluna sapmak yerine daha ıssız olan orman yoluna doğru koşmaya başladı. Koşarken etrafında uğuldayan rüzgar gözlerinden akan yaşları kapmaya çalışıyordu adeta. Meliha’dan, Cenk’ten, babasından nefret ediyordu. Okulundan, yaşadığı şehirden, hatta tüm dünyadan. Her şeyden nefret ediyordu ergenliğin getirdiği hormonların da etkisiyle. Eğer bir şeye çarpıp yere yuvarlanmasaydı, muhtemelen rüzgar tüm gözyaşı selini alıp götürene dek koşardı.

Taşların yardığı dizlerinin üzerinde doğrulurken yaşına göre okkalı bir küfür savurmaktan kendini alamadı. Eğer onu düşüren şeyin bir defter olduğunu görmeseydi oracıkta sinir krizine girebilirdi. Ancak o ıssız ve boş sokakta onu yere yuvarlayan defter merakını cezp etmişti nedense.

Mavi kaplı, çizgili bir defterdi. Bomboş sayfaları hafifçe sarıydı, sahibi her kimdiyse uzun süre kullanmak için beklemiş ama doğru fırsat gelmeden kaybetmiş olmalıydı. Son derece sıradandı ama çekici bir yanı vardı sanki. Deniz defteri incelerken onunla ne yapması gerektiğini düşünüyordu bir yandan da; sahibinin bulmasını umarak burada mı bırakmalıydı yoksa yanına mı almalıydı? Belki de bırakmalıydı. Ama ya sahibi defteri düşürdüğü gün tesadüfen buradaysa ve bir daha buralara uğramayacaksa? Bu kuvvetle muhtemeldi çünkü ıssız orman yoluna pek az kişi uğrardı. Defterin, köpeklerin ve çocukların ayakları altında ezilmesine izin veremezdi. Hem de tam kendisinin bir deftere ihtiyacı varken! Sonunda, bunu Tanrı’nın bir hediyesi saymaya karar verdi ve kolunun altına sıkıştırdı.

Aslında eve gidip o babası olan herifin çamurun üstüne çizilmiş gibi kaba hatlı çirkin yüzünü görmek istemiyordu ama bir yandan da bu annesini meraklandırmaya değmezdi. Hem eve gitmeyip de ne yapacaktı? Gidecek başka yeri yoktu ki.

Böylece kolunun altındaki defterle, eve dönüş yoluna koyuldu. Neyse ki nerede olduğunu bilecek kadar uzaklaşmamıştı. Tekrar kendi sokağına saparken, mavi deftere bir göz attı. İçinden defteri düşüren kişiye teşekkür etti. O olmasa şimdi belki de kaybolmuş olacaktı, hem de yüreği acılarla doluyken. Oysa defter defter ayağına takılarak hem onu kaybolmaktan kurtarmış hem de parçalanmış dünyasını tekrar yaratma umudu doğurmuştu. Şimdi kendini çok daha hafiflemiş hissediyordu.

Eve döndüğünde annesi kapıyı açar açmaz kucağına atıldı. “Nerelerdeydin!?” diye haykırdı bir yandan da onu sımsıkı kucaklarken. Deniz pek eve geç gelen bir çocuk değildi, okulun da yakınlığı nedeniyle okul bittikten en fazla 10 dakika sonra kapının önünde olmasına alışan annesinin, oğlu tam bir buçuk saat boyunca ortalıklarda görünmeyince polisi arayacak raddeye gelmesi doğaldı. Deniz şimdiden yaptığından pişmanlık duymuştu, annesine sarılıp özür diledi. Ama kadının sorularını yanıt vermeden odasına sıvıştı, nasıl olsa babası akşam annesine her şeyi anlatacaktı.

Odasına gidip kapıyı arkasından kapattı, kendini yatağa attı. Kendisine yeni bir defter bulmuş ve babasının tokadının acısı çoktan geçmiş olsa da, hala kalbinde büyük bir acı vardı. Aşk acısı! Hem de ilk aşk acısı… Hani o ciğerlerine bıçak sıplamışlar ve boğazına yumak tıkmışlar gibi nefes almayı bile acılı hale getirerek gözlerinden yaşlar fışkırtan o acı, küçük çocuk yüreğini pençesine almış oynuyordu sinsi sinsi gülerek. Ama bir kurtuluşu vardı: Kendine yeni bir aşk bulmak.

Böylece defteri kapıp yazmaya başladı. Kendisine bu sefer bambaşka bir kadın tasarlıyordu. İğrenç heriflere gitmeyecek, gururlu, kurtarılmaya ihtiyacı olmayan güçlü bir kadın… Tıpkı okuduğu fantastik roman ya da oynadığı bilgisayar oyunlarındakiler gibi. Ama bir yandan da ona sonsuz sadakatli ve deliler gibi aşık.

Görünüm olarak da Meliha’dan çok farklıydı bu yeni kadını. Meliha’nın beline kadar inen uzun, dalgalı, bakır rengi saçlarına karşılık onunkiler ruhuna uygun bir şekilde kısacık ve kahverengiydi. Gözleri ise yeni baş vermiş filizlerinki kadar canlı bir yeşil. Öyle uzun ve süslü prenses elbiseleri de giymiyordu üstelik yeni aşkı. Soyluluğunu yansıtacak kadar güzel ama savaş için kullanışlı ve rahat şeyler giyiyordu. Bazı bilgisayar oyunları ve fantastik filmlerden esinlendiğini inkar edemeyeceği bir şeyler. (Bir erkek olarak anti-prenses kıyafetlerini tek başına tasarlaması zordu sonuçta.)

Tüm bunların yanı sıra kişiliği de bambaşkaydı. O Meliha’nın aksine sevmediği birini bile incitemeyecek kadar ince, iyi yürekli, duygulu biriydi. Ayrıca nazik, akıllı, neşeliydi de. Görünüşte bir anti-prenses de olsa gerçek bir prensesin yüreğini taşıyordu. İsmini de Anyela koymaya karar verdi. (Kaleminin markasından esinlenmişti bu adı.)

Yeni Prenses Anyela’yı tanımlamayı yeni bitirmişti ki, “Peki nasıl bir yerde yaşıyorum, kalede mi yoksa sarayda mı?” diye bir ses geldi arkasından. Deniz arkasına dönerken öyle bir sıçradı ki koltuktan yuvarlandı. Ama arkasını dönünce gördüğü manzara insana koltuktan yuvarlanmaktan fenasını yapabilirdi.

Az önce yazıp bitirdiği karakteri karşısında duruyordu.

Karşısında duran kızın Prenses Anyela olduğunu bir görüşte anlamıştı. Saçları, gözleri, hatları, boyu, duruşu; her şeyiyle tam da onun deftere betimlediği gibiydi! Defterden çıkıp karşısına gelmişti.

“S-S-Sen!?” diye kekeleyebildi şaşkınlıkla.

“Evet, benim, Anyela,” dedi dibine dek giren kız. Yeşil gözlerini Deniz’in mavi gözlerine dikmişti. Deniz parmağını kızın burnuna dokundurunca burunlarının arasındaki küçücük uçurum da kayboluverdi.

Anyela şaşkınlıkla geri çekilirken, “Ama nasıl olur?” dedi ondan da şaşkın ve dahası dehşete düşmüş olan Deniz, “Sen gerçekten gerçeksin!” İlk şaşkınlık geçince heyecanla gözlerini kırpıştırdı. “Bu tıpkı kitaplardaki gibi!”

Anyela ona tuhaf tuhaf bakıyordu. “Sen iyi misin?” diye sordu tek kaşını yukarıya kaldırarak. “Elbette gerçeğim, beni sen yaratmadın mı?”

“Şey, evet, öyle ama…” Deniz başını iki yana salladı. Yerden fırlayıp defteri kaptı. “Bunun sayesinde olmalı…” Deftere Tutankamon’un hazinesini bulmuş bir hazine avcısı gibi bakıyordu şimdi.

“Sen defterden mi geldin?” diye sordu Deniz Anyela’ya. Kız başını sallayınca da kalemi kaptığı gibi harıl harıl yazmaya koyuldu. Hayali şatosunun tarifini yapmaya koyulmuş Anyela’ya aldırmadan yazdı da yazdı. Kalemi elinden bıraktığında değişmişti.

Boyu uzamış, kasları irileşmişti. Yüz hatları ve saç şekli bile değişmişti. Hep kafasının üzerinde kumral bir yosun öbeği gibi duran saçları, yumuşacık görünen havalı dalgalarla yana doğru taranmıştı ve gözlerinin altındaki mor halkalar ile orada buradaki birkaç sivilce ya da siyah nokta gitmiş, tenine canlılık veren bir renk gelmişti. Aynı anda hem kendisi hem de bambaşka biri gibi görünüyordu. Kafasındaki ideal benliğe kavuşmuştu adeta.

Aynada kendini incelerken kendini tutamayıp mutlulukla kahkaha atınca sesinin bile değiştiğini, daha olgun ve güçlü bir tona geçtiğini fark etti. Her şeyiyle bir kahraman gibiydi şimdi! Yansımasının geniş gövdesini ve güçlü adalelerini incelerken, bir yandan da başını eğip yansımasıyla gerçeğini karşılaştırıyordu. Aynadakine inanmak kolay değildi.

Kendine uzun uzun baktı, kahraman pozları bile verdi. O yeni muhteşem vücudunu incelemeye dalmışken Anyela, arkadan yaklaşıp bir anda boynuna sarıldı. Kızın kollarını boynunda hisseden Deniz baştan aşağı ürpermişti. Başını ona doğru çevirip kızın sadece birkaç santim ötesindeki gözleriyle göz göze gelince vücudu kaskatı kesildi adeta, kalbi hızla atmaya başladı. Doğru ya, kızın aşık olduğunu yazdığı kahramandı şimdi. Titremekten kendini alamıyordu. Her ne kadar dışarıdan savaşçı bir kahraman gibi görünse de, göğsünde muhtemelen hayatı boyunca bir kızla el ele bile tutuşmamış çekingen ve nazik bir çocuğun toy kalbi atıyordu. Bu yüzden o heyecanla kızın boynuna dolanmış kollarını çözdü ve geri çekildi.

Anyela gözlerini kırpıştırdı. “Ne oldu aşkım?” diye sordu şaşkınlıkla. “Artık beni istemiyor musun yoksa?”

Deniz yutkundu. “Şey, öyle değil, hayır,” dedi kalbinin sesini bastırmaya çalışarak. “Sadece, şu an çok işim var, bunu sonra yaparız olur mu?” Durumu kurtarmayı başardığı için içinden kendini tebrik etti.

Anyela’nın yüzünde memnun bir gülümseme belirdi tekrar. “Olur.”

Deniz onu bir Harry Potter kitabıyla baş başa bırakıp çalışma masasına döndüğünde vücudunda hala o garip ürperti vardı. Kendisine aşık muhteşem bir kızı geri çevirdiği için biraz salak gibi hissetse de, aynı zamanda da rahatlamıştı çünkü henüz “o tür” bir şeye hazır olmadığını biliyordu. Ayrıca defteri görünce aklına gelmişti de, gerçekten de çok işi vardı. Kocaman bir diyar yaratacaktı daha!

Sahi, ilk nereden başlayacaktı? Oyuncu perilerin yaşamlarını mı anlatacaktı yoksa yer cücelerinin yaramazlıklarını mı? İlk önce hangisinden başlayacaktı yazmaya: Zamanı durduran trollerden mi yoksa bir anda insanın üstüne üşüşen canavar sinek sürülerinden mi? Belki de ilkin insan şeklindeki hayvanlardan bahsetmeliydi, ah, ve ya iyi ya da kötü ruhlardan. Ama önce tüm bunların içine sığacağı bir yer bulması gerekiyordu ve odasının yeterince büyük olmadığı açıkça ortadaydı.

Böylece hayali ülkesini yazmaya koyuldu. Profesyonel bir yazar değildi tabii ve duyduğu heyecan yazmasını etkiliyordu ama yine de elinden geldiğince detaylı anlatmaya çalışıyordu her şeyi. Çünkü her şeyi yeterince iyi anlatamazsa, işin hiçbir anlamı kalmazdı.

Etrafındaki dünya oluşurken Deniz yazdı da yazdı. Yazarken göz ucuyla bir şeyler görüyor ama hiç bakmıyordu çünkü her şeyin bir sürpriz olmasını istiyordu. Kalemini elinden bıraktığında sonuç muazzamdı.

Adeta kurduğu hayaller beyninden kalemine, oradan da gerçekliğe akmıştı adeta! Tıpkı yazdığı gibi karanlık ve tekinsiz, ıssız bir vadideydi şimdi. Gökyüzü bir çocuk tarafından griye boyanmış gibiydi ve siyah bir sis dolaşıyordu etrafta sinsice. Vadide yeri örten kara kum ya da ona benzer madde dışındaki tek şey orada buraya serpiştirilmiş çürümüş ağaçlar ve kömür gibi kara kaya parçalarıydı. Burası canavarların yuvası ve de Canavarlar Prensi Cenka’nın kötülükle inşa edilmiş sarayıydı.

Bir animasyon filminin içinde gibiydi Deniz, yeterince detaylı ve gerçekçi anlatamadığından olacaktı. Eh, profesyonel değildi sonuçta. Üstelik buna rağmen sonuçtan oldukça memnundu. Ayaklarının dibinde duran defteri alıp kolunun altına sokuşturdu.

Elindeki Harry Potter kitabı, üzerine uzandığı yatakla birlikte kaybolunca kendini neye uğradığını şaşırmış halde yerde bulan Anyela, poposunu ovuşturarak kalktı. Elbisesinin eteğine tutuşturulmuş bıçağını çekmesiyle sisin içinden canavarların belirmesi bir oldu. Sisten yaratılmış bu yaratıklar, onun bir parçasıydılar ve yüzlerinde sinsi gülümsemeleriyle Deniz ve Anyela’nın üstüne geliyorlardı. Aslında Deniz’in korkmaması gerekirdi çünkü yazdıklarını gerçekleştiren bir deftere canavarlara karşı savaşı kazanıp canavarlar prensini alt edeceğini yazmıştı. Yine de korkmaktan ya da en azından heyecan duymaktan kendini alamıyordu. 11 yaşındaki kalbi geniş göğüs kafesinde pıt pıt atmaktaydı.

Deniz her şeyi öldürebilecek kılıcını henüz çekerken Anyela çoktan kaplan dişinden hançeriyle birkaçını doğramıştı bile. Oysa yerinde Meliah olsa Deniz’in arkasına saklanırdı çünkü o aptal kızın tekiydi. Anyela ise tam anlamıyla bir savaşçı prensesti.

Deniz gerçek hayattaki bedeninin kımıldatamayacağı ama kendisinin kürdan kaldırıyor gibi kaldırdığı kılıcı üstüne gelen birkaç canavara doğru savurunca canavarlar toza dönüştü. (Şey, evet, bu kısmı Percy Jackson’dan esinlenmiş olabilirdi.) Ama nedense onun yüzleştikleri konuşuyorlar, “Ezik!”, “Ucube!”, “Aptal!” diye bağırıyorlardı, hem de sınıf arkadaşlarının ve babasının sesinde. Oysa Deniz böyle yazmamıştı. İşte şimdi gerçekten endişe tohumları filizlenmeye başlamıştı işte. Yoksa defter sandığı gibi işlemiyor muydu? Onun henüz bilmediği kuralları mı vardı? Veya canavarları sınıf arkadaşlarının yerine koyduğu için mi öyle olmuştu sadece? Bilmiyordu. Kafası da karışmıştı. Panik bir karınca sürüsü gibi hızla vücuduna yayılıyordu.

Derken Anyela imdadına yetişti. Deniz gözlerinde yaşlarla tir tir titrerken, etrafına üşüşüp onu boğmak üzere olan kara canavarlar denizini bir hamlede yok etti Anyela. Ardından elini uzattı.

Deniz dolu dolu ve şaşkın bakışlarını kaldırıp önce eline, sonra parlak bir gülümsemeyle ışıl ışıl yüzüne baktı. “Haydi,” dedi kız cesaretlendirici ve şefkat dolu bir sesle, “Canavarlar Kralı senin için bekliyor.”

Deniz bir an durduktan sonra elini tutarak ayağa kalktı. Cesaret yüreğine geri dönüp korkuyu kovalamıştı. Sisin kendisi canavarlar kusmayı bırakıp kocaman bir canavar haline geldiğinde, hala Anyela’nın ona güç veren eli, elinin içindeydi sımsıcak.

Ama kılıcını çekerken o eli bırakmak zorunda kaldı. Yine de kızın kalbine üflediği cesaretin hala damarlarında dolaştığını hissedebiliyordu. Karşısındaki kocaman canavar kahkahalar içinde ona doğru gelirken, kılıcını sımsıkı sarıldı ve ona doğru ilerledi.

Canavarın devasa ağzından bir aşağılama korosunun sesleri yükseliyordu. Bugüne dek duyduğu her türlü hakaret çıkıyordu o sinsi bir gülümseme şeklini almış kocaman ağzından. Ancak Deniz durmadı. Kılıcıyla hakaretleri keserek canavarın karşısına dikildiğinde, artık hiçte gülümsemiyordu yaratık. Onun yerine gülen Deniz’di şimdi. Canavarın korkuyla geriye çekilişinden cesaret alarak, kılıcıyla üstüne hücum etti ve kılıcın tek bir yatay darbesiyle devasa canavarlar kralı ortalığı birbirine karıştıran bir toz dumanına dönüşüp yok oldu.

Her tarafı saran toz bulutu biraz olsun dağıldığında Deniz elinde kapkara tozun gümüş ışıltısını boğduğu kılıcıyla, toz dumanının içinde duruyordu. Kendini müthiş hissediyordu. Güçlü ve yenilmez… Tıpkı gerçek bir kahraman gibi.

Tam o sırada bir ses duydu. Uzaklardan ama yeri deprem gibi sarsabilecek kadar güçlü bir sesti bu. Bir annenin 11 yaşında kendini odaya kapatmış oğlu için duyduğu endişenin haykırışlarıydı.

Eyvah! Nasıl çıkacaktı şimdi Deniz buradan? Yoksa sonsuza dek burada kapana mı kısılmıştı? Panik içinde etrafına bakınırken yerde duran defteri fark etti! Aceleyle defteri kaptı ama ne yapacağı hakkında bir fikri yoktu. Neyse ki gerek de kalmadı, defteri açmasıyla kendini odasında bulması bir oldu. Anyela da, canavarlar ya da onlardan geriye kalan toz da, o tozlu ve karanlık vadi de gitmişti. Tekrar bildiği, normal odasındaydı şimdi ve kapının ardından annesinin bağrışları geliyordu.

“Yavrucuğum aç şu kapıyı!” diyordu annesi, yumruklamarıyla haykırışlarının sesi birbirine karışırken. “Ne olursun aç bak! Cemal koş gel çabuk, çocuk kendine bir şey yaptı vallahi! Hiç ses gelmiyor içeriden!”

Deniz annesinin babasına seslendiğini duyunca koştu, açtı kapıyı. “Bir şeyim yok anne, iyiyim,” diye mırıldandı, “Uyuyakalmışım işte…”

Annesi rahatlamıştı. “Ne zamandır bu kadar derindi senin uykun oğul?” Ardından oğluna sımsıkı sarıldı. Babası geldiğine göre muhtemelen olanları duymuştu. “Sen sıkma canını, e mi, biricik oğlum?” dedi şefkatle yüzünü okşayarak. Kendine çekip bir kez daha sarıldı var gücüyle.

Deniz de annesinin kollarının sıcacıklık rahatlığında akıttı içinde biriken son öfkeyi de, stresi de. Masanın üzerinde duran defterine baktı. Sonra babasının o ifadesiz muşmula suratını görmeyi hiç istemese de, akşam yemeği yemek üzere annesini mutfağa doğru takip etti.

Mutfağa girdiğinde babası masanın başına kurulmuş, bir yandan köşedeki küçük televizyondan futbol maçını izlerken, diğer yandan da yemeği kaşıklamaya çoktan başlamıştı bile. İçeri girince başını kaldırıp da ne annesine ne de ona bakmaya tenezzül bile etmedi. O çamura çizilmiş gibi duran suratı görünce, hem çatal tutan elini, hem de dişlerini istemsizce sıktığını fark etti Deniz. Sonra tekrar gevşedi. Hatta bir parça fasulyeyi ağzına götürürken, yüzünde küçük bir gülümseme oluşmuştu nedense. (!)

Yemekten sonra Deniz, annesinin yine endişelenip odasına gelmeyeceğinden emin olmak için bir süre salonda oturup onlarla birlikte sıkıcı diziyi izler gibi yaptı. Yeterince rol yaptığına kanaat getirinceyse, çok yorgun olduğu bahanesiyle annesinden izin isteyip odasına çekildi. Yeni mavi defterinin onu beklediği masasının başına oturdu, parmaklarını birbirine kenetleyip gevşetti ve başladı yazmaya.

İşi bittiğinde kendisini bir kez daha Fantasia’da bulmuştu.

Bu sefer bir bataklıktalardı Anyela ile – tıpkı yazdığı gibi. Üstü balçık kaplı bataklıktan yayılan sıcak ve bunaltıcı duman insanın beynini bulandırıyordu. Mayışıklık bir bomba kadar tehlikeliydi. Çok dikkatli olmalıydı insan.

Bu yüzden Anyela ile Deniz zaman durdurucu trol lideriyle karşılaşmalarında yanlarında zihin açıcı tohumlar getirmişlerdi. Bu özel tohumlar, Fantasia’nın kalbi olup adını da bundan alan, “Yürek Ormanının” derinliklerindeki mağaralarda yetişen çalılıkların tohumlarıydı. Bir nevi enerji hapı niteliğindeydiler. İnsanı sıcağın ve trol güçlerinin uyuşturucu etkisinden koruyup zihnini ve bedenini açık tutuyorlardı.

İkisi de ağızlarına birer tane attı. Deniz, mentollü şeker benzeri tohum ağzında erirken, vücudu karınca sürüsünün işgaline uğramışçasına bir karıncalanma hissinin tüm vücuduna yayıldığını hissetti ama sonra geçti. Şimdi zihni açılmış, hatta öncekinden çok daha güçlenmişti. Kulakları, kayaların üzerindeki çalıların en küçük bir hışırtısını bile yakalayabiliyor ve gözleri en küçük bir karıncasının hiçbir hareketini kaçırmıyordu.

Anyela’nın canlı gülüşünden onun da aynı durumda olduğunu görünce (kendisi yazdığı için bunu zaten bilse de) onun da yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bataklığın yüzeyi ve çevresindeki yüksek kayalar titrerken, Anyela ile aynı anda kılıcını çektiler. Her ne geliyorsa artık hazırdılar.

Ve geldi. Şaşırtıcı olmamıştı (En azından Deniz için) çünkü nasıl geleceğini bizzat kendisi yazmıştı. Sonra zaman durdurucu trol savaş alanına kayaları ve yeri deprem gibi titreterek atladı. Aynen yazdığı şekilde olmuştu. Görünüşü de tıpkı tarif ettiği gibiydi. Baştan aşağı zırhla kaplı olmasına rağmen yer elması gibi yamru yumru vücudu ve çamura oyulmuş gibi duran yüzü ile korkunç görünümlü bir troldü bu.

Fil ayağına benzeyen, kalın, pütürlü ayakları yere değdiği an her şey durdu. Hatta Deniz bir an neler olacağını bildiğini unutup şaşkınlıkla tohumların etkisinin geçtiğini sandı ama hayır. Olan şey trolün zamanı durdurmasıydı. Sakin rüzgarın etkisiyle hafifçe sallanan dallar biri tutmuş gibi durmuş ve karınca sanki taş kesilmişti. Tohumların etkisini bile sarsmıştı gücü. (Kolay bir savaşı kazanmanın anlamı yoktur.) Deniz başının dönmeye başladığını, gücün vücudunu hızla terk ettiğini, algısının önüne bir perde çekilir gibi olduğunu duyumsayabiliyordu. Kızı görmese de onun da aynı durumda olduğunu biliyordu. Sanki azıcık ittirseler anında yere düşüp kırılacak bir heykele dönüşmüşlerdi.

Gübre rengindeki yüzünde gülümseme olması gereken bir yarık açılmıştı üstlerine doğru gelen trolün. Onun silahı yoktu çünkü elleri ve bacakları zaten gülle gibiydi. Tek bir savuruşunda ikisini birden indirirdi. Gerçi çoğu zaman buna gerek duymazdı çünkü güçleri sayesinde karşısındaki düşmanlar kendiliğinden bayılıverirlerdi zaten.

Ama karşısındakiler hala bayılmamışlardı. Ağırlaşan vücutlarının dengelerini korumakta zorlandığını ve göz kapaklarının kapanmak için direndiklerini görebiliyordu ama karşısındaki iki düşmanı henüz düşmemişti. Hatta bir tanesi tam başı önüne düşüyorken silkelenip cebine uzanabilmeyi bile başardı. Cebinden çıkardığı tohumları önce kendi ağzına, sonra da yanındakinin ağzına atınca, ikisi de silkelenip kendine geldi. Tekrar canlanmışlardı şimdi. Ama nasıl olur? Zaman onlara işlemiyordu olamazdı ya!

Ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan üzerine darbeler yağmaya başlamıştı bile. Tüm gücünü kullanarak sıcağın ağırlaştırıcı etkisini arttırdı. Artık rüzgar bile esmeyi bırakıp uyuyakalmıştı. Yine de o iki sıçan hala hareket edebiliyordu! Kızın savurduğu ninja bıçaklarından kaçarken oğlanın el bombalarına yakalanıyordu. Yağmurdan kaçıp doluya tutunan çiftçiye dönmüştü adeta.

Ama o da hiç değildi ya! Yere bir basmasıyla az önce mışıl mışıl uyuyan kayaların canlanıp kahramanların kafalarına yağmasına yetmişti. Ne var ki iki sıçan maymun gibi hoplaya zıplaya kayalardan kurtulmasını da bilmişlerdi. Üstelik şimdi iyice küçülmüştü savaş alanı. Savaşın sonunun yaklaştığının alametiydi bu.

Trolün işini bitiren Deniz oldu. Fırsatı bulunca kılıcı dev bir pençe şekline girerek, alev aldı ve tam isabet! Trol poposunda kocaman bir pençe şeklindeki kırmızı yarayla yok oldu.

Deniz defteri kapatıp yatağa gittiğinde içindeki tüm öfke ve nefret irin gibi akmış, yerini mutluluk ve huzur doldurmuştu. Belki defteri bıraktığı an tekrar küçük, cılız bedenine dönüyordu ancak kahramanlık havası geçmiyordu. Kendini hala yenilmez hissederek uykuya daldığında, hiç rüya görmedi çünkü ihtiyacı yoktu artık.

Ertesi sabah okula gittiğinde, sınıfa girdiği an bütün seslerin bıçakla yarılmış gibi kesilişi paha biçilmezdi.

Herkes gözlerinde bu sefer alaycılık ve küçümseme yerine korkuyla karışık bir saygı ve merakla bakarken gülümsememek için kendini zor tutuyordu. Tahtaya çizili yeni sıra düzeninden anladığı kadarıyla öğretmen yerleri değiştirmişti, artık en arkada oturuyordu ancak önemi yoktu. Hatta daha iyiydi. Bu, korkutuculuğunu besliyordu.

Artık kimse ona bulaşmıyordu. Sınıf öğretmeni bile belli bir mesafeyle yaklaşıyordu. Ertesi gün vücudunda bir sürü güzel izle okula dönen Cenk ise yanında yüksek sesle konuşmaya dahi çekiniyordu. Hoş, Deniz’in de kimseye bulaştığı yoktu zaten ve bulaşılmamasını da istiyordu. Çünkü okuldaki çoğu zamanını defterle geçirmeye başlamıştı artık. Defterin sınırlarını ve kurallarını keşfediyordu. Kendini Death Note adlı Japon animesindeki Light gibi hissediyordu. Biraz da benziyorlardı aslında… Güçleri başka işlere yarasa da tıpkı onunki gibi sihirli bir defter bulan Light, Kira kimliğinde defteri kullanarak dünyayı değiştiriyordu, Deniz ise Kahraman kimliğiyle defterini kullanarak kendi dünyasını değiştiriyordu.

Bir keresinde kamera yardımıyla, defterin içinde Kahraman bedeniyle oradan oraya koşar, onu bunu doğrarken gerçek bedeninin ne yaptığına dair duyduğu merağı gidermişti. Bedeni en son hangi pozisyondaysa o pozisyonda kalıyordu. (Bir nevi koma gibi.) Bu ömrü boyunca gözleri açık uyuyabilmeyi bilmek istemiş Deniz için mükemmeldi. Belki Gandalf gibi gözleri açık uyumayı öğrenememişti hiç ancak defter de aynı işlevi görüyordu nasılsa. Bedeninin son pozisyonu dikkatle dersi dinleyen öğrenci pozisyonuna getirmesi yetiyordu Fantasia’sında biricik prensesiyle maceradan maceraya koşarken hiç rahatsız edilmemesi için. En arkada oturması da durumu destekliyordu.

Öpüşüp kokuşmak güzeldi ama Deniz’in bir de gerçek (!) bir dosta ihtiyacı vardı. Bu yüzden kendine dost niyetine bir karakter yarattı. Adı Dostçuk olan bu küçük yaratık, bataklık kenarında yaşayan silindir şapkalı bir cüceydi ve Anyela ile ona ekipman konusunda yardım ediyordu. Koku ve ses bombaları, bir nevi bumerang işlevi gören baltalar ve bunun gibi her şeyi yapıyordu onlar için. Beelzieboop tam Deniz’in aradığı gibi bir arkadaştı – Onu geçemeyecek, pasif ama eğlenceli biri.

Yazdıkça, hayal dünyasının sınırları hiç olmadığı kadar genişliyor ve üstüne üstlük yazma yeteneği de artıyordu. Yazdıklarını yaşamanın katkılarıydı buydu ona. Ancak bunun yanı sıra gerçek hayattaki yeri giderek siliniyordu. Odasında yazarak geçirdiği uzun saatler hem sağlığı için annesini, hem de notları için babasını endişelendiriyordu. Ama onun umurunda bile değildi.

Bir zaman sonra başına başka bir dert çıktı. Defterin sayfaları giderek azalıyordu. Birkaç kez daha onu huzursuzlandıran bu endişesi yüzünden birkaç sayfada yazdıklarını silmeyi denemişti ama sildikten sonra yazdıkları her zamanki gibi gerçekleşmemişti. Ayrıca sadece son yazdığı sayfadaki şeyler gerçekleşiyordu. Bu yüzden kendine her güne bir sayfa kuralını koymuştu. Zaman su gibi akıp defterin sayfaları da gittikçe azalırken, kuralı önce her üç güne bir sayfa, sonra da her haftaya bir sayfa olarak değiştirmek zorunda kaldı. Sonunda son sayfaya geldiğindeyse defter hakkında bildiği her şeye bağlı bir fikir oluşmuştu aklında ama düşünmesi gerekiyordu.

Deftere yazdığı her şey gerçekleşiyordu ancak yazmadıkları gerçekleşemez diye bir şey de yoktu. Deftere söylediğini yazmadığı bir şeyi söylemesi her şeyi mahvetmezdi. Ama defterde yaptığını söylediği bir şeyi yapmamazlık edemezdi, örneğin gitmesi gereken yönün tersine giderse kendini gene gitmesi gereken yönde bulurdu. Kendisi yazmadığı bir şey söylemediği ya da yapmadığı sürece gerçekleşen her şeyi önceden biliyordu. Bu da zamanla işleri sıkıcılaştırmaya başlamıştı. Hiç sürpriz olmayan bir dünyaydı onun dünyası. Ve her şeyi kendisi belirlediği için elbette gerçekten mutluluk ya da üzüntü hissetmiyordu. Mutsuz şeyler yaşadığını yazsa bile sonrasında gelen mutluluk gerçekçi değildi. Kendi dünyasının Tanrısı olmak sıkıcılaşmıştı artık. Yavaş yavaş gerçek Tanrı’ya acımaya başlıyordu.

Bu yüzden gerçek dünya ile kendi dünyası arasında yapacağı seçim için uzun uzun düşündü.

Gerçek Dünya, acılarla doluydu. Şimdi her şey iyi olsa da ve hepsi çok geçmiş de kalsa da, defteri parçalanınca yaşadığı acıyı, Meliha’nın bakışlarının yakıcılığını, aşağılanmanın utancını, bunları hala unutamamış, atlatamamıştı. Bir de tazeyken yaşadığı acı vardı… Hayatı boyunca bir şekilde daima onu bulacak acı. Oysa Fantasia’da istemediği müddetçe hiç acı çekmek zorunda değildi. Ama işte tam da bu yüzden asla gerçek mutluluğu tadamazdı da. Kendisine acı çektirse de sonunun iyi biteceğini bildiği için hiç gerçekten hissetmezdi acıyı. Dolayısıyla acı bittiğinde gelen mutluluğu da… Aslında hiçbir şey gerçek değildi ya Fantasia’da. Oradayken hep bir rüyada gibi hissederdi Deniz. Ne deniyordu onlara? Hah lucid rüya! İşte onlardan birinde olmaktan farksızdı…

Bu yüzden son yaprağa yazdığı son cümle oldu şu: “Sonunda Kahraman

gerçek benliğinin tüm hesaplarını kapattıktan sonra içinde gerçek dünyanın zorluklarıyla da savaşabilecek güç barındırdığını keşfedip gerçekten ait olduğu yeri seçerek gerçek savaşlara girmeye karar verdi.”

Defteri kapattığında ne hissettiğini bilmiyordu, sadece yatağa uzandı ve derin bir uykuya daldı.

Aradan birkaç gün geçti. Defter hala masasında öylece duruyordu. Onunla işi bitmişti artık ama ne yapacağını da bilmiyordu. Sonunda kütüphanesine kaldırmaya karar verdi. Onun için bir anı defteri gibiydi artık. İçinde yazdıkları hep yaşadıkları şeylerdi…

Okulda hala kimse onu ezmiyordu ama yine de çok sıkıcıydı. Hayal gücünün izin verdiği kadar heyecanlı ve harika maceralardan sonra, öylece kitap okuyarak ya da sadece bahçede takılarak geçirdiği teneffüsler pek tatsız geliyordu haliyle. Aslında genel olarak hayat tatsızlaşmıştı ya… Yine de doğru seçimi yaptığına inanıyordu.

Bir gün, her zamanki gibi sıradan görünen bir okul gününde ilginç bir şey oldu ama. Sınıfından bir kız yanına yaklaştı. Kızla daha önce hiç konuşmamıştı ama adının Aleyna olduğunu hatırlıyordu yoklamadan. O da yan sıranın en arkasında oturuyordu tıpkı onun gibi ve yine ona benzer olarak durmadan bir şeyler karalıyordu defterine ama onun karaladığı şey çizimlerdi. Birkaç kez okulda sergilenen çizimleri görmüştü, güzel şeylerdi. İyi de, ne işi vardı ki kızın onunla?

Herhalde öğretmen göndermiştir, falan diye düşünürken kız birdenbire “Merhaba!” deyince şaşırıp irkildi Deniz.

Şaşkınlık dolu kısa bir duraklamanın ardından cılız bir “Eee” çıkabildi ancak ağzından. “Sana da merhaba.”

Kız da Deniz’in oturduğu basamağa oturdu. İkisinin de konuşmadığı, garip bir anın sonunda kız çantasından birkaç kağıt çıkardı. “Şey…” dedi utana sıkıla kağıtları Deniz’e doğru uzatırken. Deniz kağıtları alınca ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kaldı, Cenk’in ezdiği defterden kağıtlardı bunlar. “Onları birleştirdim ve hepsini okudum,” diye devam etti kız sözlerine, çekingenlikten kısık sesle. “Hikayelerin çok ilgimi çekti, ben de bunları çizdim…”

Hala şokta olan Deniz kızın uzattığı başka kağıtları aldı. Üzerlerinde kendi çizdiği şeyler vardı. Sadece basit çizimler değildi bunlar, Deniz’in Fantasia’sını çizmişti kız. Troller, yer cüceleri, periler… Sonra Kayan Yıldızlar Gölü, Yürek Ormanı, Boğulan Çığlıklar Bataklığı. Deniz’in bir kahraman olan benliği bile vardı. Hepsi tam da betimlediği gibi çizilmişti üstelik, sanki kafasından çıkıp bu kağıtlara çizildiği gibiydi üstelik.

Deniz kıza dönüp gülümsedi, -kız da ona gülümseyince taze bahar yapraklarının neşe ve mutluluk verici canlılığı parlamıştı gözlerinde- artık defter olmasa da, çok da sıkıcı geçmezdi belki teneffüsleri.

Son Yaprak” için 8 Yorum Var

  1. Elinize sağlık. Beni geçmişime götürdü. Küçükken bir defterim vardı ve fantastik şeyler yazardım. Ben defterimi önemsemeyip sobada yakmıştım. Şimdi keşke yakmasaydım diye düşünüyorum. 🙂

  2. Tebrik ederim. Bayağı zevkli bir öykü olmuş. Uzunluğunu görünce bir an hiç bulaşmayayım dedim lakin bir çırpıda tükendi. Bir de bunun devamı var mı ki acaba? Şimdiden söyleyeyim varsa okurum.

    1. Hehehe kusura bakmayın, aslında fark etmişsinizdir, önemli detayları daha kısa anlatamayacağım için bu kadar uzun oldu, diğer kısımları fazlasıyla kısa tuttum, geçiştirmişim gibi oldu hatta. Ama fazla uzamıştı, içinden çıkamadım bir türlü… Yorumunuz için çok teşekkürler!!!

  3. Hayatımda okuduğum en başarılı öykülerden biri desem herhalde hiç abartmış olmam. Platonik aşk, kendi hayal dünyan ve anlaşılamamak derken bir an ben de çocukluğuma döndüm.

  4. Nihal Hanım merhabalar,

    Okuduğum ve ciddi anlamda sürükleyiciliğine hayran kaldığım bir öykü kaleme almışsınız. Bunun için tebrikler. Ama sanırım yazarken bir zaman sıkıntısı vardı çünkü bu öyküde çok daha iyisini yapabileceğinizin sinyallerini aldım.

    Bazı hatalar vardı gözden kaçan. Örneğin şu cümlede;

    “… Kızlar bile Erkan’ı elinden kurtarmak için seferber olup Deniz’in üstüne hücum ettiler ancak Deniz bir ölüm canavarı gibi hepsini geri püskürttü….”

    Burada Erkan dediğin kişi aslında Cenk idi değil mi?

    Sonu da çok tatlı bir cümleyle bağlanmış. Özellikle yerinde kullanıldığında huzur veren devrik cümle gibisi yoktur benim için 🙂

    Ellerinize sağlık. Bundan sonra diğer öykülerinizi de merakla takip ediyor olacağım.

    1. Gerçekten de yetiştirmek konusunda sıkıntı çektim, hem gösterdiğiniz hata, hem de bana göre sonunun bir parça oldu bittiye gelmesi bu yüzden. Ben fazla uzun olduğunu düşünüyorum (Daha kısa anlatmayı beceremedim.) ancak buna rağmen sürükleyici bulmanıza gerçekten çok sevindim. İlham perisi yüzüme güldükçe yazmaya devam edeceğim elbette!

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *