Öykü

Tayfun’la Tanıştığım Gün

Sabahın sekizinde getirmişlerdi beni bu cezaevine. Dolayısıyla akşama dek konuşacak kimse bulamamıştım. Önümde duran iğrenç görünümlü patlıcan türlüsüne bakarken kafamdan türlü türlü şeyler geçiyordu.

Daha önce hiç sevk edilmemiştim. Son olmayacağını düşünmekten de kendimi alamıyordum. Avukatım en az yedi sene daha yatacağımı söylüyordu. Yaptığımın hatalı olduğunu bilsem de, 19 yaşındaki bir gencin ufak bir sinir kriziyle yirmilerinin yarısını çöpe atabilmesi hoşuma gitmiyordu. Öfke sorunumu ben kendim yaratmamıştım, bunun cezasını neden ben çekiyordum ki? Bunları bahane etmek istemiyordum yine de. Hapse girdiğimden beri kendimi dizginlemeye odaklanmıştım.

Bu sırada bir gardiyanın iki boş tabldotu birbirine çarparak seslendiğini duydum. Bir lokma bile yememiştim. Bu belki bir senedir yirminci kez oluyordu. Öfkeyle ayağa kalktım.

Tabldotu herkesin bıraktığı yere götürürken kimsenin gelip sataşmamasını umuyordum. Derken yanımda yürüyen adamın kafasını çevirmiş bana baktığını gördüm. Gülümsemiyordu. Boyu omzuma kadar gelen gözlüklü adam göz göze geldiğimizde gülümsedi. Tabldotuma kısa bir bakış attığını görmüştüm. Durumuma sempati gösterip göstermediğini yüzünden okuyamıyordum.

Elini uzattı. “Tayfun,” derken sesi epey mayışık gelmişti. Ya şu an uykulu bir haldeydi ya da genel olarak rahat biriydi. Gevşek bir herifle alakam olsun istemediğimden bir an için çekindim. Fakat nasıl olsa isterse adımı öğreneceğini düşündüğümden söylemeye karar verdim. “Ben de Cüneyt,” dedim. El sıkışı düzgündü.

Tayfun tabldotları bıraktığımız yeri bırakarak sordu. “Yiyecek bir şeyin var mı?” Yoktu ama ilk günümde birine borçlanmak istemiyordum. Cevap vermedim. Tayfun gülümsedi. “Sorun değil, borçlanmak istemediğini biliyorum.” Şaşırmama gülerek tepki verdi. “Zaten aynı koğuştayız, Cüneyt,” dedi Tayfun. “Bize katılmak istersen sonra birlikte bir şeyler atıştırabiliriz.”

Artık rahatsız olduğumu belirtmeye karar vermiştim. “Bak dostum,” dedim. “Çeteye falan karışmak istemiyorum. Tek istediğim birkaç sene içinde evime dönmüş olmak.”

Tayfun güldü. “Buraya birkaç sene kalmaya göndermezler kimseyi.” Koğuşa girmiştik. Zıt taraflara yönelmeden Tayfun gülümseyerek başını hafifçe eğdi. Arkadaşlarının onu gördüğünde sevindiğini fark ettim. Sanki enerjileri artmış gibiydi. Beş silik adamdılar. En azından hafızamda silikler artık.

Yatağıma dönerken birkaçını önceden gördüğümü fark ettim. Evet, sabah gelip yatağıma geçtiğim esnada bana bakıyorlardı. Ben de kavga çıkmasından çekinip göz teması kurmaktan kaçınmıştım. Şimdi koğuşum ve kaldığım yer hakkında Tayfun’un bu kadar şey bilmesini daha iyi anlıyordum.

Yatağıma uzanıp ellerimi kafamın altına yerleştirdim. Hapishanede nasıl arkadaş edinilir bilmiyordum hiç. Geçen sene de vukuatsız fakat oldukça sıkıcı geçmişti. Tam artık bitecek, eve döneceğim, diye düşünürken de af beni teğet geçmişti. Onun yerine beni rahatımdan etmeyi daha iyi fikir olarak görmüşlerdi belli ki. Bunun için de içimde kabaran ayrı bir öfke olduğunu inkar edemezdim.

O öfke… Beni hep şaşırtıyordu. Hatta ürkütüyordu bazen. Neden oradaydı ki sürekli? Kim, bana ne yapmıştı da beni böyle yapmıştı? İlk defa cezaevine girdiğimde insanların da benim gibi hissettiğinden ötürü daha iyi anlaşacağımı umuyordum aslında. Ama kendime benzeyenlerden daha da çok nefret ediyormuşum meğer.

Ben gözlerimi tavana dikmiş halde bunları düşünürken yaklaşan ayak seslerinin ardından birinin yanımda durduğunu fark ettim. Yine Tayfun’un daha önce beni izleyen elemanlardan biridir, diye düşünürken kafamı çevirince Tayfun’u görüp şaşırdım. Tayfun “Gel,” dedi. “Umarım çayını koyu seviyorsundur.”

Masaya sığıştık yedi kişi. Diğer altısı samimi bir sohbete dalmış haldelerdi. Bense konuşmaya pek dahil olmadım. Daha ziyade ortama alışma derdindeydim. Etrafı inceliyordum. Diğer insanlara bakıyordum. Pek ifade etmeye değer bir yanları yoktu.

Tayfun’un dediğine kulak vererek sohbete geri döndüm. Bana bakıyordu. Bana yönelik bir şey soracağını tahmin etmiştim. O da sordu. “Seni bekleyen biri var mı? Yani hayatında özel biri?” Bu aşamadan sonra epey bir konuşmuştuk ilişkiler hakkında. Kadınlar hakkında, bizim için özel olan kadınların aileleri hakkında. Konu sonra her nedense diğerlerinin bana neden burada olduklarını anlatmalarına gelmişti.

Ben şimdi yalnız Tayfun’un hikâyesini net hatırlıyorum. Onun dışında birinin daha hikâyesi vardı, silik de olsa hatırladığım. Adı bile aklımda değil herifin. Adıyla ilgili bir şakamız olduğunu hatırlıyorum sadece. Acaba sürekli içki içmesiyle mi ilgiliydi? Belki de öyleydi. Zeki veya Levent’ti, diyesim geliyor bu yüzden, ama sanırım ikisi de değildi. Yoksa Yakup muydu? Çok alakasız olurdu herhalde. Kurbağa gibi hıçkırıyor desek bile çok zorlama bir lakap olurdu sanırım, hem viski matarasıyla da gelse çay içmeye çağrılırdı her zaman. Adı neydi hiç emin değilim ama ben doksanlardan sonra doğmuşum, o yüzden belki Tolga diye bahsetmek daha uygun olur.

İşte bu Tolga’nın başına gelen, bir şekilde alkol bağımlısı olmuş olmasıydı. Kaşlarını kaldırarak anlatmaya başlamıştı. “Ben asla birinin yardımına bu kadar muhtaç olup da o yardımı bu kadar az isteyebileceğimi, özellikle bu insan benim için tartışmasız dünyadaki en mükemmel canlıyken ondan bu kadar nefret edebileceğimi düşünemezdim, üstelik sırf bana yardım etmek istedi diye.” Elindeki alyansa dikkat etmiştim ister istemez. Baktığımı görüp gülümsedi. “Ona sürekli bağırıp dururdum. İşime karışmasına kızıp da etrafı parçalamak isterdim.” Büyük bir yudum aldı matarasından.

Bu Tolga aslında evde bağırıp çağırmasıyla sürekli komşuları ayağa kaldırır, mahallede her hafta en az bir kavga çıkarırmış. Sürekli kavga ettiği bir komşusu varmış. Günün birinde kafası kıyakken adamcağızı merdivenden itivermiş. Adam sakat kalmış. Bizim Tolga da ailesinden gelen bir şişe içki ve gardiyana ödenen rüşvet parasına muhtaç haldeydi işte. Eşinin sözü geçince yüzünde oluşan ifade içimi acıtmıştı. “Görüşüyor musunuz?” diye sordum.

“Ayda bir kez falan yazıyorum,” dedi Tolga. İyice uyuşmuş gibiydi. Güldü. “Çok saçma. Geldiğinde o bahsediyor bir şeylerden. Ben ağzımı açsam ağlayacak gibi… ıhm…” Alnını ovuşturdu. “Pek konuşasım gelmiyor. Canım sıkılıyor ya, ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Tayfun, Tolga’nın omzuna koydu elini. “Git bir şeyler yaz istersen,” dedi. Tolga bu fikirden biraz rahatsız olmuş gibi göründü. Tayfun gülerek bana baktı. “İçkiliyken yazsa sayılmayacağını düşünüyor” Diğerleri de güldüler.

Ben tepki vermem gerektiğini bilemediğimden Tolga’ya baktım, biraz kızmış gibiydi. “Neden ki?” diye sordum.

“Ona bir şey yazacaksam ruhumdan gelen bir şey yazarım,” dedi Tolga. “İçkiyle yazsam ne olacak ki hem?” Dediklerini duymak için iyice kulak kesilmem gerektiğini anlayınca adamın iyice sarhoş olduğunu fark ettim. “Sevdiğim kadının, benim gerçek bir kafayla yazdığım şeyi okumasını alkolün yazdığı mektuba sarılarak uyumasına tercih ederim,” dedi Tolga. Der demez de diğer herkes gülmeye başladı. Ben bile biraz gülmüştüm.

Bizim gülmemize iyice kızan Tolga birden ayağa fırladı. Bir an için ortamın gerilmesinden korktum ama durum pek ciddiye benzemiyordu, herkes hâlâ gülüyordu. “Otur lan, Ördek!” diye bağırdı içimizden biri. Ha, tabi ya! Ömer’di ismi, Tolga falan değildi. “Anladık, iyi yazıyorsun. Tevazu göster biraz,” dedi bir başkası da.

Bu yorumu duyunca biraz kafam karıştı. Kafamın karıştığını anlayan Tayfun kısık sesle bana Ömer’in önceden öyküler yazdığını, fakat asla içmeden yazmadığını anlattı. Her okuyan, onun iyi şeyler vadettiğini ve isterse gerçekten başarılı olabileceğini söylüyormuş. O da sanki içkiden güç alıyormuşçasına yazmış hep, ta ki içki onu artık yazamayacak hale getirene kadar.

Sonra Tayfun’a sıra geldi. Sanki herkes biraz heyecanlanmış gibiydi onun anlatacağını duymaya. Birkaçı bana bakıyordu, tepkimi izlemek ister gibi. Sonra Tayfun söze girdi. “Birinden dayak yedim, tamam mı? Herif düpedüz zorbalık yapıyordu bana. Bilirsin işte, dalga geçiyordu, eşek şakaları falan yapıp duruyordu.” Kafa salladım. “Ha işte, bir gün kızdım epey, bana öyle davranmasına,” diye devam etti. Ellerine bakıyordu, pasif agresif bir hareket yapmasınlar diye onları gözler gibiydi. “Sanırım öyle davranınca kafa tutuyoruz oluyor,” dedi kaşlarını kaldırarak.

Tayfun’un bu aşamada epey canı sıkılmış gibiydi. İç geçirirken biri sağ gözünün altındaki yara izini gösterdi. “Bunu işte o zaman onu döven adam yapmış.”

Tayfun başını sallayıp devam etti. “Yani işte o olaydan sonra da ben kendisine ufak bir saldırıda bulundum.” Bunu dediğinde biraz güldü arkadaşları. Rahatsız edici bir şeyler duymak üzere olduğumu hissedip gerildim ben de. “Ne yaptın?” diye sordum. Biri gülerek cevap verdi: “Tırmıklamış. Bir de saçlarını yolmuş.” Bunu dedikten sonra herkes güldü. Tayfun da sırıttı. Bir başkası bana şunu sordu: “Reis yani o haberi görmediğini mi söylüyorsun?” Ben de başımı iki yana salladım.

“Tırmalama olayı,” diye girdi söze Tayfun, birden heyecanlanmış gibiydi. “… onu yaparken sanırım yüzünü parçalamak istiyordum onun.” Gülümsedi. “Ama sanırım dikkatini dağıtmaya yaramış oldu. Sonra zaten saçlarından tuttum. Dalgalıydı saçları, o yüzden sıkıca tutup bütün gücümle çekmek epey etkili oldu.”

Tayfun bunları sakin bir ses tonuyla ve öfkeli gözlerle anlatırken ben de gergin halde onu dinliyordum. Saçlarım da omuzlarıma geliyordu, benimkiler dalgalı değildi ama yine de hayal etmesi acı verici olmuştu. Tayfun, benim ifademe pek aldırış etmeden devam etti. “Yüzünü bir istinat duvarına vurdum.” Kendini açıklamak için duraksadı. “Aslında sadece göğsünü duvara toslamayı planlamıştım, etkisiz hale getirmek için iyi bir fikir gibi geldiğinden. Ama işte yüzü sertçe çarpınca işime geldi biraz, canının acıdığını fark edince de yüzünü duvara bastırmaya devam ettim. Pek temiz bir duvar da değildi, oldukça çıkıntılıydı yüzeyi.

“Saçlarını da o esnada bütün gücümle çekmeye devam ediyordum öyle tutarken, çoğu yolunup elimde kalıyordu, kafası kanıyordu. Duvardaki taşlı çıkıntılar battığından yüzü gözü de kan revan içinde kalmıştı.”

Birinin anlattıklarından hayatımda bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Yaptığı şey korkunçtu, ama bunu daha da korkunç yapan şey, anlatırken ne kadar ciddi oluşuydu. Birine bu kadar öfke duymanın nasıl bir şey olduğunu tahayyül edemiyordum. Yani tabii ben de birini bıçaklamıştım, yargılayacak biri değildim, ancak Tayfun beni o an yine de epey ürkütmüştü. Benim dinlerken gerildiğimi anladığından biraz ara verdi sandım. Ama o da gerilmiş gibi görünüyordu. Ömer’in matarasından birkaç yudum aldı. Sonra bana uzattı. Ben de iki yudum aldım.

“Çocuk ağlıyordu,” diye devam etti Tayfun. “Sonra yere bıraktım. Gözleri görüyor gibiydi. Yerdeyken yüzünü bana çevirmiş yalvarıyordu. Ondan sonra baldırına bastım ayağımla güçlüce. Böyle birine güvenemezdim ya, gardımı indirdiğim anda saldırabilirdi. Hem ayaklarını ve ellerini kullanarak beni düşürüp sonra yine beni dövmeyeceğini nereden bilebilirdim?” Tayfun duraksayıp yüzüme baktı. Cevap bekliyor gibiydi.

Kaşlarımı çatıp elimi çeneme yasladım. Hâlâ Tayfun’u yargılamak için yeterince günahsız olmadığıma inansam da yaptığının korkunç olduğuna itiraz etmek için bir argümanım yoktu. “Yaptığın şey,” dedim, adamın kendisinden korktuğumdan değil ama yanlış bir şey söylemek istemiyordum. “… yaptığın şey biraz aşırı gibi,” dedim.

Tayfun başını salladı. “Biliyorum,” dedi. İç geçirdi. “Her neyse, baldırına bastıktan sonra ayağından tutup çektim bütün gücümle, diz kapağına kalıcı bir hasar verme niyetindeydim. Daha gürültülü ağlamaya başladığında artık bana zarar vermek için fazla acı çektiğini hissettim. Ödeştik artık, diye düşünüyordum. O beni kendisine zarar vermek için fazla korkak hale getirmişti, ben de onu şimdi karşılık veremeyecek kadar büyük bir acıya sokmuştum.”

Kafa salladım, nasıl hissettiğini anladığımı belirtmeye ihtiyaç duyduğumdan yapmıştım bunu. Biri sordu: “Ben iki dizine de aynısını yaptığını düşünmüştüm?” Tayfun gülümsedi. “Evet, o ağlarken ödeşmiştik. Ama ben yıllarımı hapiste geçirirken kazananın o olmasını istemedim,” dedi.

Tayfun’un hikâyesinin ardından sıra bana gelmişti fakat ben anlatmadım, kimse de ısrar etmedi. Herkes dağıldıktan sonra Tayfun’a anlattım. Benim ailem için nasıl bir başarısızlık olduğumu, hiçbir işe yaramadığımın nasıl defalarca söylendiğini, nasıl ben ezberleyene kadar tekrarlandığını anlattım. Babamın beni kaybettiğim paralar yüzünden nasıl bıçaklandığını anlattım. Onun başına bir şey gelmezken ben onun değerli yeğenine aynısını yapınca nasıl da aleyhimde ifade verdiğini anlattım. Tayfun da dinledi beni, beni benim onu anladığımdan daha da iyi anlıyor gibi.

O akşamdan beri on sene geçti. Birlikte çok şey atlattık onunla, çok yol kat ettik. Şimdiyse onu son yolculuğuna uğurlamaya giderken aklımda yalnızca o akşam var, sanki başka hiçbir zaman o akşama kıyasla hiç de önemli değil gibi geliyor.

Tayfun’un cenazesine varırken kafamdan bunların geçmesi doğal sanırım. Tayfun gibi öfke ve kin dolu birinin göğsü delik deşik halde körfezde süzülürken sırıtarak öleceğini düşünmüştüm her zaman. Asla düşünmezdim intihar edeceğini. Kızgın değilim ona. Hatta hakkını vereceğim, bir konuda bayağı haklıymış. “Tayfun yalnız kendinden korkar,” derdi hep. Hakikaten korkacak başka bir şeyi yokmuş.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba
    İyi bir öykü olmuş, sıkılmadan okudum. Karakterlerin yerli yerine oturmuş ve kurgu değil de gerçek hayatta var olduklarını düşünecek kadar iyi anlatmışsın.Giriş iyi gelişme daha iyi ama sonuç çok kısa olmamış mı? Bir de sonlara doğru Cüneytin anlattığı kendi hikayesinde takıldım “Babamın beni kaybettiğim paralar yüzünden nasıl bıçaklandığını anlattım. Onun başına bir şey gelmezken ben onun değerli yeğenine aynısını yapınca nasıl da aleyhimde ifade verdiğini anlattım.” Babası Cüneyti mi bıçaklamış, yoksa baba Cüneyt yüzünden mi bıçaklanmış anlamadım. Birde konuya aniden giren bir yeğen var her halde Cüneytten daha üstün tutulan. Bu bölümü ben mi anlamadım yoksa eksik bir şeyler mi var. Haa bir başka konu hikayeye adını veren Tayfun neden öldü, o bölüm de flu kalmış sanki
    Sonuç olarak akıcı bir yazı ve sonunu merak ettirdi. Eline kalemine sağlık

  2. Merhabalar

    Babamın beni kaybettiğim paralar yüzünden nasıl bıçakladığını anlattım.” yazacaktım orada ufak bir yazım hatası olmuş. Onun dışında da cümleyi daha farklı ve açık bir şekilde kurabilirdim sanırım. Burada Cüneyt karakterinin ailesinden gördüğü şiddet öfkeli davranışına yansıyor. Babası onu bıçaklıyor, Cüneyt de sonra babasının daha işe yarar gördüğü kuzenini anlık bir öfkeyle bıçaklıyor, babasından hesap soramamış olması onu oraya sürüklemiş gibi bir bağ kurdum.
    Tayfun da öfkesini hiç dizginlemeyen biri, ya da en azından bir olayın ardından tepki olarak dizginlemeyi bırakmış. Böyle birinin de eninde sonunda kendi sonunu getireceğine dair bir şey kast etme peşindeydim son paragrafta. Özellikle on sene atlamamın sebebi de bundan önce burada yayınlanan öyküme göndermeydi, atıfta bulunmak hatta dalga geçmek adına biraz.
    Olumlu yorumların için çok teşekkürler. Sevindim beğenmene

  3. Cevap için teşekkür ederim. Sonuç olarak iyi bir öyküydü

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar