Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Tüccar

Bir tarafta köyden getirdiği domates, biber, salça, bal, tereyağ, yağ, yoğurt, peynir, pekmez ve envai çeşit gıda maddelerini satan şalvarlı, yelekli, çarıklı köylüler, diğer tarafta çeşit çeşit ipek kumaşlar, renk renk, desen desen acem halıları, saatler, alet edevatlar, kaftanlar, şalvarlar, oyalı yazmalar, çeşitli baharatlar satan, başlarında çeşitli başlıklar, üzerlerinde renkli kıyafetleri ile doğulu tüccarlar. Genellikle Sarıklı, kavuklu, fesli erkeklerin doldurduğu bu çarşıda tek tük siyah çarşafları, yöresel kıyafetleri ve renk renk feraceleri ile gezinen kadınlar.

Pazarın sonlarına doğru ilerleyince gösterişli bir tezgah sizi karşılıyor. Tezgahın sahibi Selami Ağa Sabah namazını müteakip ilk k,ez geldiği pazar yerinde önce zaptiye başı ile para yüzünden tartışmış, sonra da buraya tezgâh açmasına rıza göstermeyen bir kaç yerli tüccarla hırlaşmıştı. Pazarda kendilerine ait yerleri olmadığından, pazarın en sonunda yer alan ulu çınarların altında, kendilerine gösterilen yere tezgâh açmışlardı. Ağa tezgâhını açtıktan sonra yanında çalışanlardan bir kaçını sağa sola bir şeyler almaya göndermiş, oğlu Ahmed ile baş başa kalmışlardı.

Selami Ağa tezgâhta biraz uğraştıktan sonra, tezgâhın arkasında bulunan çınar ağacının altına koyduğu döşeğin üzerine oturmuş, ilkbaharın yazı müjdeleyen güneşi altında, bir yandan oğlunun yaptığı kahveyi yudumluyor, bir yandan da pazarda dolaşanları gözlemliyordu. Kahvesini yudumladıktan sonra, oturduğu yerde içi geçti.

Tezgâhta ki ipek kumaşları, acem halılarını düzelten Ahmed, kafasını kaldırdığında, kendilerine doğru ilerleyen kadını gördü. Otuzlu yaşlarda, üzerinde ayakkabılarının üzerini örten yeşil bir ferace, feracenin üzerinde modelli bir tülbent, beyaz tenli, uzun boylu bu kadında, insanın aklını başından alan, şeytani bir güzellik vardı. Ahmed kadın tezgâha gelene kadar gözlerini ondan alamadı. Kadın tezgâha gelince “Buyurun efendim, hoş geldiniz, ne arzu edersiniz?” dedi.

Kadın gayet rahat bir kaç parça kumaşa dokunup baktıktan sonra , “Göz atıyorum da bunlar için mi pazar kurdunuz? Gözleriniz mi görmüyor şu kumaşlara baksanıza renk desen renk yok, çeşit desen çeşit yok.”

Ahmed, giyiminden, kuşamından, davranışlarından ve kırık Osmanlıcasından dolayı şehrin ileri gelenlerinden birinin eşi ya da odalığı olabileceğini düşündüğü bu güzel kadın ne derse desin ses çıkarmıyor, onu onaylıyordu. Kadın, o haklısınız dedikçe arsızlaşıyor, acımsızca eleştirmeye devam ediyor, onu adam akıllı hırpalıyordu. Kadının güzelliği, dil kırarak konuşması, işvesi ve yeşil gözleri Ahmed’ i büyülemişti. Kadın kumaşlara bakarken yüzünü gözünü buruştuyor, el attığı kumaşları dağınık bir şekilde yerine bırakıyor, başka bir top kumaşa el atıyordu. Kadınla baş edemeyeceğini düşünen Ahmed babasını çağırmayı düşündü. O yıların kurt tüccarıydı bu kadınla ancak o baş edebilirdi. Kadın tülbentlere bakarken, o da babasını aramaya başladı.

Tezgâhın arkasına geldiğinde üzerinde siyah şalvarı, beyaz, yakasız gömleği, bembeyaz saçları, kırış kırış yüzü ve bir tutam sakalıyla dünyadan bi haber uyuyan babasını gördü. Onu uyandırıp uyandırmamak hususunda kararsız kaldı. Müşterilerine karşı çok kibar olan Selami Ağa, çalışanlarına ve çocuklarına karşı pek de anlayışlı değildi. Babasının gazabından çekinen Ahmed, sesini çıkarmadan yeniden tezgâha döndü.

kadının niyetinin alış veriş olmadığını anlayan Ahmed, ne yapacağını bilmez bir halde kadını izlemeye devam ediyordu. Kadın birazdan kumaşları karıştırmayı bıraktı, elini feracesinin içine soktu, feracesinin içinden kırmızı kadife ile kaplı, üzeri simlerle süslü küçük bir mücevher kutusu çıkardı. Ahmed hiç bir şey söylemeden kadını izliyordu. Kadın mücevher kutusunu açtı, Ahmed’ e uzattı.

Ahmed kutunun içinde ki, inci büyüklüğünde ki elmasları gördü. Kadın “bunları alır mısın?” dediğinde Ahmed şaşakalmıştı. Bir ara babasını uyandırmayı düşünse de, babasının ve Sermiyan’ ın sık sık bu tür alış verişler yaptığını bildiğinden babasını çağırmaktan vazgeçti. Rüşdünü ispat etmeliydi babasına, hem kârlı bir alış veriş yaparsa babasının gözüne girer, o tilki Sermiyan’ dan daha çok güvenirdi kendisine babası. Elinde mücevher kutusu, kadına bir şeyler sormak istiyordu ama dili lal olmuştu sanki. Soru sormaya cesaret edemedi. Sonunda elmaslara karşılık ne istediğini sorabildi. Kadın ne verirsin dediğinde, “yirmi altın” deyiverdi. Kadın otuz olsun dedi. Ahmed elmaslara otuz altın ödemeyi kabul etti.

Hemen babasının yanına koştu, bir cepçi titizliğiyle babasının cebinden kesesini aldı ve tezgâha döndü. Kesenin içinden çıkardığı otuz altını kadına uzattı. Kadın altınları aldı, elmasları kutudan çıkardı ve Ahmed’ e uzattı.

Ahmed keseyi aldığı sırada uyanmayan Selami Ağa gözlerini açtığında pazar adam akıllı hareketlenmeye başlamıştı. Ayağa kalkan Selami Ağa, yanında bulunan bakır ibrikten biraz su döktü, elini yüzünü yıkadı. Alışkanlıktan olsa gerek elini cebine attığında kesesinin yerinde olmadığını fark etti. Uzandığı yere baktı, kese orada da yoktu. Soyulduğunu düşündü. Telaşla tezgâha koştu. “Ahmed, Ahmed” diye seslendi. Ahmed koşar adım yanına geldi. Önemli bir iş başarmanın ve kazanç sağlamanın verdiği bir gururla elinde ki keseyi babasına uzattı. Ağa keseyi görünce rahatladı. Neden benden izinsiz aldın dercesine suratını azdırmış, kaşlarını çatmış, Ahmed’ in gözlerinin içine bakarken, Ahmed kesenin içini işaret etti. Ağa keseyi açınca içinde ki elmasları gördü, gözleri büyüdü. Elmaslardan birini eline aldı, incelemeye başladı.

“Kimden aldın bunları?”

“Sen uyurken gelen bir kadından aldım, otuz altına.”

“Kim miş, neyin nesiy miş bu kadın, sordun mu?”

Ahmed kadına hiç bir şey sormadığı için susuverdi. Ağa hiddetlendi.

“Tanıyıp tanımadığın yerlerde, tanımadığın insanlardan bu tür alışverişler yapılmayacağını bilmiyor musun deyyus? Topla tezgâhı gidelim. Bu elmasları hiç bir akıllı otuz altına vermez.”

Ahmed takdir beklerken tenkit edilmenin verdiği üzüntü, yaşadığı hayal kırıklığıyla tezgahta ki malzemeleri toplamaya başladı. Bir yandan tezgâhı toparlıyor, bir yandan da içinden sen alsan, ya da Sermiyan alsa böyle olmazdı diye söyleniyordu. Başını kaldırdığında, uzun boylu, geniş omuzlu, sırtında kırmızı kaftan, mavi şalvarlı, sarı yemenili, gür sakallı, insanın azametinden korkacağı heybetli bir adamın, ardında on kadar askerle birlikte, kendinden emin adımlarla tezgâha doğru ilerlemekte olduğunu görünce babasına seslendi.

Tezgâha geri dönen Ağa ardındaki askerlerden ve kılık kıyafetinden gelenin Subaşı olduğunu anladı. Koşturdu ve Subaşı’ nı tezgâhın önünde karşıladı. Önünde eğilerek,

“Hoş geldiniz sultanım şerefler verdiniz.”

“Hoş görmedik Ağa, bu ne destursuzluktur, bizim şehrimize bir tüccar gele ki, kimselere haber vermeden pazar yerine gele, vermesi gereken harcı verirken dahi kavga ede, devlet büyüklerini ziyaret etmeye.”

Ağa mahcup bir yüz ifadesi ile ellerini ovuşturarak,

“Sultanım bir gecedir şehrinizdeyim, yolda başımıza gelmeyen kalmadı. Şehrin girişinde ki Babil handa kaldım. Bu gün de şehrinizden ayrılacakken hancı, Ağa sen tüccarsın pazarımız var oraya git” deyince pazar yerine geldim. Kusurlarımız affola ne gerekirse yapıla.”

Subaşı ağanın gözlerine kızgın kızgın baktı. Ağa hemen bir kürsü istedi, Subaşını ağırlamak istiyordu. “Buyurun sultanım size kahve ikram edelim, affedin kulunuzu” dese de, Subaşı hiç oralı olmadı. Yanında ki adamlara eliyle bir işaret yaptı, işaretiyle birlikte iki asker ağayı, iki asker de Ahmed’ i aramaya başladılar. Selami Ağa’ nın ve Ahmed’ in aklına elmaslar geldi.

Arama sonunda Selami Ağa’ nın cebinden çıkan keseyi açan askerler, kesenin içinden çıkan dört adet elması göstererek nereden aldığını sordular. Selami Ağa oğlunun tanımadığı bir kadından aldığını söyleyecek oldu, binlerce kadının yaşadığı bu şehirde buna kimseler inanmayacağını, inansalar da kadını bulmak imkânsız olduğundan, muhtemelen hırsızlık olan bu elmaslarla ilgili suçun üzerlerinde kalacağını düşündüğünden, ” uzun zaman önce Şiraz’dan bir tüccardan almıştım Sultanım” dedi. Ahmed söze girmek, açıklama yapmak istese de Ağa, Ahmed’ e konuşmaması gerektiğini belirten bir göz işareti yaptı. Selami Ağa’ nın sözlerine Subaşı ve askerler inanmamışlardı. Subaşı “Sen evliya mısın Ağa, bir gecede Şiraz da, bir gece de Sitare de olasın? İki gece önce Kadı Efendi’ nin evinden çalınan elmasları ta Şiraz’ dan alasın.” Ağa’ nın yüzü kızardı, ne söyleyeceğini bilemedi. Subaşının emriyle tevkif edildi.

Pazar yerinden askerlerin arasında zindana götürülürken, Ahmed’ e bağırarak “Sermiyan gelir gelmez tezgâhı toplayın, başıma gelenleri Sermiyan’ a anlatırsın” dediğinde, Ahmed o an yerin yarılıp kendisini içine almasını diledi. Babasına karşı mahcup olmuş, yaptığı acemiliğin bedeli çok ağır olmuştu.

İki asker kollarına girmiş, iki asker de arkasında azılı suçlular gibi, ellerini bağladıkları Selami Ağa’ yı şehrin zindanına doğru götürüyorlardı. Ağa yolda başını yere eğmiş, kimseleri görmek, kimselerin de kendisini bu halde görmesini istemiyordu. Uzunca bir yürüyüşün ardından yüzlerce yıldır, kalın surları, devasa kuleleri ile ayakta duran iç kalenin, sağında ve solunda sfenk heykelleri bulunan devasa kapılarından birinden geçtiler, askeri bir karakola geldiler. Askerler Selami Ağa’yı karakola teslim ettiler. Ağa’ yı teslim alan askerler onu alıp, yerin altına doğru kazılmış, karşılıklı birer hücreden oluşan zindanın hücrelerinden birine attılar.

İlk kez zindana giren Ağa bir süre sağına soluna bakındı, karanlıktan hiç bir şey görünmüyordu. Yarasaların yaşadığı, kimselerin içine girmediği ürpertici bir mağarayı andırıyordu burası. Yorgun bedenini yere bırakmadan önce ayağıyla yerleri kontrol etti, börtü böcek olmahtimaline karşılık.Yerde bir şey olmadığına kanaat getirince olduğu yere çömeldi. Aklından birçok şey geçerken “Demek ki bu şehir hakkında anlatılanlar doğruymuş” dedi kendi kendine. Çıktığı seferlerde tanıştığı birçok tüccar, bu şehrin insanları ve tüccarları hakkında olumsuz bir sürü hikâye anlatmışlardı. Sırf bu yüzden Ağa bu şehri hep teğet geçmişti. Kendisilerine kumpas kurulduğunu, Ahmed’ in acemiliği yüzünden, kumpasın başarılı olduğunu düşünüyordu. Bir taraftan da Sermiyan’ ın yokluğunda gidip uyukladığı için kendisine kızıyor, diğer taraftan da başına buyruk davranan oğlunun kulaklarını çınlatıyordu. Karanlığa alışan gözleri hücreyi biraz seçmeye başlamıştı, dört beş metrekare boyutlarında ki bu karanlık hücre de taş ve parmaklıklar dışında hiç bir şey yoktu. Kalktı duvarları yokladı. Kenef olduğunu düşündüğü küçük bir odacık daha vardı içeride.

Bir zaman sonra kapıda ki nöbetçiler, ona bir parça ekmek bir tas çorba verdiler. Teşekkür edecek oldu, nöbetçi onu muhatab almak şöyle dursun yüzüne bile bakmadı. Nöbetçi gidince bırakılan ekmek ve çorbayı yemeye başaldı. Dişlerinin bir kısmı dökülüğünden, taşlaşmış olan ekmeğin bir kısmını çorbanın içine ufaladı ve öyle yiyebildi. Altmış yaşını çoktan geçmiş olan Ağa’ nın yaşlı ve yorgun bedeni üşüyordu. Üzerine örtecek bir şeyler istemek için nöbetçilere seslendi. Duvarlardan ses geldi onlardan gelmedi. Çaresiz olduğu yerde büzüldü, kollarını bağladı, bir süre sonra da derin bir uykuya daldı.

Uyandığında sabah mı, akşam mı, gece mi, bilemedi. İnsan bu karanlık alanda zaman algısından yoksun kalıyordu, tek bir şey vardı karanlık. Ayağa kalktı hücrenin içinde sağa sola volta atmaya başladı. Altmış yaşından sonra zindanlarda çürümek, ya da bir organını kaybetmek hiç de hoş gözükmedi gözüne. Yâda oğlunun zindana atılmasını, elinin kesilmesini düşünmek acı verdi ona. Üstelik elmaslar, Kadı Efendi’ nin evinden çalınmıştı. Bu da demek oluyordu ki, Kadı suçluya acımayacak, en ağır cezayı verecekti.

Suçu işçilerinden birinin üzerine atmayı düşünse de elmaslar üzerinden çıktığı için kimsenin buna inanmayacağına kanaat getirdi. Oğlunu ise ele vermesi imkânsızdı. Hani çocuklar hiç büyümezler ya, Ahmed’ de kızsa da sövse de, küçük oğluydu onun. Kanından canından biriydi. Bu düşüncelerle ne yapacağını bilmez bir halde, sağa sola yürürken çölde serap görmüş bedevi gibi gözleri parladı “çoban” dedi kendi kendine. “Çoban” dedi bir kez daha. Elmasları çobandan aldığını söyleyecekti. Çobanı düşündü, derviş gibi garip biradamdı. Suçsuz, Allah dostu bir adamın günahını nasıl alırım diye düşünürken “benim ne suçum var ki?” dedi. “Zaten o çoban karşımıza çıkmasa, bize burayı tarif etmese, buralara gelmez, zindana girmezdim” dedi.

İki gece önce,

Selami Ağa’ nın kafilesi gün boyu yol aldıktan sonra, güneş bütün kızıllığı ile dağların ardından batmaya hazırlanırken, onun varlığından habersiz gibi gelen fırtına ve bahar yağmuruna tutulmuştu. Yağmura ve tufana karşı direnmeye çalışan kafiledekiler perişan olmuştu ki, Sermiyan heyecanla bağırdı.

“Ağam ilerde ilerde koyunlar.”

Sürüyü görmek kervanda ki herkesi rahatlatmıştı. Sürünün olması yakınlarda bir yerleşim yeri olduğunun göstergesiydi. Koyun sürüsünün yanına yaklaştıklarında, onları sürünün sadık bekçileri kangal köpekleri karşıladılar. Bu köpekler sahiplerine sadık başkalarını düşman gibi gören canavarların bile korktuğu dev cüsseli hayvanlardı. Sanki kafiledikiler bir adım daha atsalar onları parçalayacaklardı. Selami Ağa ve adamları, köpeklerden korktuklarından, oldukları yerde çakılıp kalmışken, uzun boylu, sakallı, başında bir kavuk, üzerinde uzun bir entari ile yağan yağmura ve fırtınaya meydan okurcasına ağır adımlarla hareket eden, çobandan çok dervişi anıran bir adam kafileye doğru ilerlemeye başladı. Sanki onların dilinden anlarmış gibi hayvanlara baktı, bir işaretiyle köpekler sustular, geri çekildiler.

“Buyurun ağalar ne dilersiniz?”

Selami ağa çobanı, adam akıllı süzdükten sonra biz Sarmal vilayetinden Ahudar’ a giden gariban bir aileyiz. Bu yanımda gördükleriniz çocuklarımdır. Eşim yolda sizlere ömür, onu bir kasabada defnettikten sonra yola koyulduk, şimdi de yolumuzu kaybettik ve buralara kadar geldik. Biraz önce çıkan fırtına bizi perişan edecek. Üstelik gece olmak üzere, yolda eşkıyası, hırlısı, hırsızı bizi yaşatmaz, kabul ederseniz yağmur ve fırtına dinene kadar çadırınızda kalmak, sonrada sabaha kadar yanınıza çadır kurmak isteriz.”

Ağayı dinlerken bir taraftan kafiledekileri süzen, bir taraftan da Ağa’yı adam akıllı inceleyen çoban ağanın sözlerine inanmadı inanmasına da, yolda kalmışa yardım etmesi gerektiğini düşündüğünden,

“Tamam, ağalar buyurun baş üstünde yeriniz var. Yağmur dininceye kadar çadırımda kalabilirsiniz, yağmur dinince de çadırınızı kurarız.”

“Sağ ol derviş, biz parasıyla bir keçi almak isteriz, malum sabahtan beri yollardayız çocuklarla karnımızı doyururuz.”

“Bu keçiler ve koyunlar hem yüklüdür, hem de bana emanettir Ağa. Bu nedenle size keçi koyun satamam.”

“Fazlasıyla veririz parasını, neden satmayasın derviş.”

” Her iş parayla olmaz Ağa.”

Ağanın canı sıkılmıştı, açtı saatlerdir. Şurada güzel bir ziyafet çekmek vardı. Israrcı olmadı, dervişin bu teklifi kabul etmeyeceği gün gibi aşikârdı. Çadırda yağmur dinene kadar kaldılar. Bu esnada çoban onlara taze süt ve ekmek ikram etti. Yağmur kesilince çadır kurabilecekleri bir yer gösterdi. Ağa’ nın adamları işe koyuldular. Çadır kurma işi bittikten sonra, Ağa Sermiyan’ı yanına çağırdı.

“Çoban çadırına çekildikten sonra, sürünün içinden bir keçi al, öyle bir iş yapasın ki keçinin kesildiğini bu gafil anlamasın.”

Çoban sürüsünü kontrol etmiş, ağanın çadırının kurulmasına yardımcı olmuş, onlara biraz daha süt ve ekmek vermiş ve çadırına çekilmişti. Onun çadırına çekilmesini fırsat bilen Sermiyan, sürünün içinden etine dolgun bir keçi seçti, keçiyi sürüden ayırdı, biraz ötede kesti, parçaladı. Etleri sabah çoban gittikten sonra yemek üzere malzeme taşıdıkları arabaya koydu.

Sabah kalktıklarında ne çobandan ne de sürüden eser kalmamıştı. Çoban giderayak onlara bir tas daha süt bırakmıştı. Ahmed ve Sermiyan koca bir ateş yakıp, keçiyi pişirdiler. Ağa ve adamları sabah sabah güzel bir ziyafet çektiler.

Yemekten sonra yeniden yol almaya başladılar. Vakit öğlen olmak üzereydi ki yol üstünde bir köyde uğrak verdiler. Köylüler onlara Sitare’yi tarif ettiler. Gece olmak üzereyken şehre girdiler. İlk gördükleri hana vardılar. Burası iki katlı kesme taştan yapılmış, alt katında atlar için ahırlar, üst katta yatakhaneleri ve geniş bir yemekhanesi bulunan büyük bir handı. Hancı ile görüşüp iki oda tutular…

Aklına çoban’ la yaşadıkları gelen Selami Ağa Çoban’ ı suçlamayı aklına koymuştu ama gariban bir çobanın parası olmazdı ki, ondan elmas aldığını nasıl ıspatlayacaktı bunu bilmiyordu. O bu düşüncelerle volta atmaya devam ederken, zindanda bir hareketlilik oldu. Karşı hücrenin kapısı açıldı, nöbetçiler meşalelerin ışığında kim olduğu tam seçilemeyen bir adamı ite kaka içeri attılar. Bir süre sille tokat dövdükleri adama, bir kaç tekme daha attılar ve kapıyı sertçe çekip kilitledikten sonra oradan uzaklaştılar. Adamın kendisine gelmesini bekleyen Selami Ağa seslendi,

“Geçmiş olsun Ağa.”

Adam parçalarını toparlayan bir robot gibi yavaş yavaş yerinden doğruldu, sağını solunu kontrol etti. Nefes nefese “sağ ol Ağa sana da.”

“Hayrola neden attılar seni buraya?”

“Uzun hikâye.”

“Olsun anlat burada zaman çok ya.”

“Ben bu kentin dışında ki Sabar köyünün çobanıyım”

“E”

“Geçen gece bir tüccar geldi. Buralardan değilmiş. Yolu kaybetmiş, üstüne tufana kapılmış, gerçi yalan söylüyordu, bunlar oğlum falan diye ama bizde yolda kalmışa yardım etmemezlik olmaz. Yardım istediler olur dedim. Bunlar çadırımın yanına çadır kurdular. Benden bir koyun, keçi almak istediler. Keçi, koyun benim değil ki satam dedim. Gece benden habersiz bir keçi kesmişler. Ben keçinin kesildiğini anlamadığımdan, sabah erkenden sürüyü aldım ve yaymaya götürdüm. Bir gün sonra köye döndüğümde keçilerden biri eksik çıktı. Düşündüm taşındım bulamadım. Keçisi eksik çıkan adama başımdan geçenleri anlattım. Bana inanmadı. Sonra beni didik didik arattı, hırsızlıkla, yalancılıkla suçladı.”

Ağa hikâyenin bilmediği kısmını merak ediyordu.

“Sonra”

“Sonrası bunlar benim üzerimde bir şey bulamadılar. Adamın karısı keçilerin birinin boynuna asılmış bir kese, kesenin içinde beş altın bulunca benden işkillendiler. Demek ki sen öldü, canavar yedi, dediğin keçilerimizi, koyunlarımızı satar, bizi kandırırısın, üzerini ararız diye de altınları keçilerin boynuna takarsın dediler. Beni adam akıllı dövdükten sonra, şehre getirip Subaşı’ nın huzuruna çıkardılar. Subaşı’ ya olanları anlatsam da inanmadı bana. Burdayım işte.”

Ağa çoban’ a başkaca bir şey sormadı. Ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemedi.

Altınları düşünüyordu. Kendisi Sermiyan’ a altın vermemişti. Demek ki uzun süredir yanında çalışan, otuz beşli yaşlarda ki, sarışın, kısa boylu, bıyıklı, tıknaz Sermiyan, keçiye karşılık kendi cebinden bir keçinin boynuna keseyle beş altın takmıştı. Bu adam Ağa’ yı her zaman şaşırtıyordu.

Çoban “Sen ne ararsın burada Ağa, adın sanın nedir, belli ki buralardan değilsin?” dediğinde Ağa hala altınları düşünüyordu.

Ağa Çoban’ ın başına gelenlere üzülmüştü üzülmesine ama aklına, zindan, Ahmed, Kadı ve kısas geldi. Birden bire,

“Ben Selami Ağayım Derviş Çoban, hani senin elmasları sattığın adam.”

Çoban irkildi. “Ne elması, sen, sen keçiyi çaldın, kestin, sonrada o altınları keçinin boynuna taktın değil mi? Olanları anlatıp beni buradan çıkartacağına birde iftira mı atacaksın bana?”

“İftira mı? Bir keçiye hangi akılsız beş altın verir bre çoban, üstelik ben sana beş değil, otuz altın vermedim mi elmaslara karşılık? Demek ki adamları kandırmak için beş altını da keçilerin boynuna taktın.”

“Ne dersin Ağa sen, ne elması ben hayatım boyunca elmas görmemişem.”

“Hadi oradan bende seni adam sanmıştım. Neymiş, sırf peygamber mesleği diye bir süre çobanlık yapması gerekiyormuş, çobanlıkta süresini doldurmuş, ata yadigârı elmasları satacak, gidip kendi dergâhını kuracakmış. Pis soytarı senin neyine dervişlik, neyine dergâh kurmak. Utanmadın mı Kadı Hazretlerinin evinden elmasları çalarken?”

Selami Ağa her şeyi o kadar gerçekçi konuşuyordu ki, çoban ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilemedi. Biraz önce bir keçi hırsızlığı ile suçlanıyordu. Şimdi ise başını belaya sokan adam tarafından elmas hırsızlığıyla suçlanıyordu. Bu kadar pervasızlığa, bu kadar arsızlığa karşı direnecek gücü yoktu. Sustu. Bir kenara çekildi ellerini açtı, dua etmeye başladı. O sustukça Selami Ağa daha çok yüklendi. İlerleyen saatlerde oldukları yerde uyuyakaldılar.

Selami Ağa kapı sesine uyandı. Görevli ona doğru ilerledi, bir parça ekmek ve peynir uzattı. Sonra çobanın kaldığı hücreye de aynısından bıraktı. Ağa meşalenin ışığının üzerine düştüğü çobana baktı, çoban sırt üstü uzanmış bir kaya kadar hareketsiz duruyordu. Ağa çobanın yaşayıp yaşamadığından şüphelendi. Getirilen ekmeği ve peyniri yerken, sabah olsa gerek dedi kendi kendine. Kapı yeniden açıldı, içeri giren nöbetçi Selami Ağa’ya yaklaştı, hazırlanmasını Kadı’ nın huzuruna çıkartılacağını söyledi. Ağa kalktı üzerini başını çırptı. İki asker yanında, iki asker ardında Kadı’ nın huzuruna çıkartıldı.

Kadı,

“Elmasları sen mi çaldın Selami.”

“Haşa Sultanım ben gariban bir tüccarım. Elmasları yolda rastladığım bir çobandan aldım.”

“Çobanı tanır mısın Selami?”

“Tanımam Sultanım, biz yolda kalınca ona sığındık, bize yardım etti. Ayrılırken de Sabur köyü çobanı olduğunu, elmasları olduğunu bunları satmak istediğini söyledi, biz de elmasları otuz altına satın aldık. ”

“Bir çobanda o kadar elmas ne arar anlamadın mı hırsızlık olduğunu?”

“Sordum, sormam mı efendim. Bana elmasların aile yadigârı olduğunu, çilesini dolduran bir derviş olduğunu, bu elmasları satıp buralardan gidip kendi dergâhını kuracağını söyleyince inandım ona.”

“Tamam, Selami duyduk ki sen meşhur bir tüccarmışsın. Çalınan elmaslar benim odalığıma aittir. Sana inandım, aslındahırsızlık malı almakla, hırsızlık yapmak eş değerdir, ne var ki anlattığın çoban keçileri, koyunları satıp, köylünün malına da göz dikmiş arsızın, düzenbazın birisi. Dinle imanla alakası olmayan bu adam kendini herkese derviş diye yutturmuş, sırf bu yüzden sana inandım. Aklını başına al Selami, bir kez daha karşıma çıkarsan affetmem seni. Şimdi zindana dön, bizden haber bekle.”

Selami Ağa Kadı’ nın huzurunda bir kaç kez af dileyip, bağışlanmasından ötürü şükranlarını sunduktaktan sonra, Kadı’ nın emriyle yeniden zindana yollandı. Belli ki Selami Ağa zidanda kaldığı sürede Sermiyan, Ahmed ve adamları bütün devlet erkânını ziyaret etmişler, Kadı’ya, Subaşı’na ve diğer eşrafa hediyeler götürmüşler ve yardım istemişlerdi.

Selami Ağa zindana dönünce Çoban’ ın kalmakta olduğu hücreye baktı. Karanlıkta siluet olarak görebildiği çoban bir kenarda kaderine razı olmuş, sessiz sedasız oturuyor, bir şeyler mırıldanıyordu. Ağa’ nın geldiğini fark etmemiş gibiydi. Ağa’ nın adamları zindancıları da görmüş olacaklar ki, zaman zaman Ağa’nın yanına gelen zindancılar onunla konuşuyor, yemek olarak da ona kendi yemeklerinden veriyorlardı. Çobana ise her zaman ki tarife uygulanıyordu. Çoban gururlu bir adamdı, zindana düştüğü günden beri ağzına bir lokma birşey koymamıştı. Koydukları çorba ve ekmeği, zindanın sağından dolundan çıkan fareler yiyorlardı.

Çoban’ ı bir gün sonraKadı’ nın huzuruna çıkardılar. Kadı çoban’ a iğrenç bir mahlûka bakar gibi bakıyordu.

“Sen derviş kılıklı düzenbaz adam, sana emanet olan keçileri bile satan, sonra da evime girip, odalığımın odasından elmaslarını çalan hain adam, söyleyeceğin bir şey var mı?”

Çoban başından geçenleri anlattı. Elmaslarla bir ilgisi olmadığını, Kadı Efendi Hazretlerinin evinin yerini bile bilmediğini söyledi. Kadı onu bir süre dinler gibi yaptıktan sonra askerlere,

“Atın şu kendini bilmezi zindana, kararı yazıla, yarın da şehir meydanında sol eli ve sağ ayağı çaprazlama kesile, bunu gören arsızlar ders ala ki asayiş sağlana, geceleri insanlar rahat uyku uyuya.”

Çoban sesini çıkarmadı. Ne söylerse söylesin sonucun değişmeyeceğini anladı. Kendisi ile ilgili karar daha buraya getirilmeden kesilmişti. Zindan’ a yeniden getirilen Çoban Ağa’ ya dönüp bakmadı bile. İçeri girdi, kendini döven zindancılara bile aldırmadan, kaderine razı bir şekilde yere uzandı. Çobanın sessizliği ağanın içine dert oldu. Bir kaç kez seslenmek istese de vazgeçti. İstiyordu ki çoban ona küfürler etsin, hakaretlerde bulunsun, bağırsın, çağırsın. Çoban sustukça ağanın içi içini yiyordu.

Bir gün sonra Zindandan çıkan Ağa’ yı Sermiyan, Ahmed ve adamları kapıda karşıladılar. Birlikte konakladıkları hana gittiler. Yemek yediler, eşyalarını toparlayıp handan ayrıldılar. Şehrin meydanından geçerken kalabalığı gördüler. Sermiyan sinsice kalabalığa yaklaştı ve neden toplandıklarını sordu. Kalabalıktan biri “Şu hırsız çobanın cezasını verdiler biraz önce. Adamın canı hiç yanmadı sanki, öyle soğukkanlıydı ki, ben o kadar infaza şahit oldum bunun gibisini görmedim. Bir adam eli, ayağı kesilirken ah bile demez mi arkadaş? Demedi. Biz izlerken daha çok acı çektik inan” dedi. Sermiyan kafileye döndü ve hırsız çobanın cezasının infaz edildiğini söyledi.

Sermiyan’ ın bu sözlerini duyan Ağa’ nın içi ürperdi. Utandı, yüzü kızardı, adamlarının, oğlunun yüzüne bakamadı o dakikadan sonra. Zaman zaman olanalrı unutturmak için farklı konular açan Sermiyan’ a bile cevap vermedi. Yol boyu nereye baksa çobanı görüyordu. Kafile mola verdiğinde abdest aldı, namaza duracaktı ki çoban geldi karşısına, utancından Allah’ ın huzuruna çıkamadı. Elini açtı dua edecekti, edemedi. Kafile yeniden yola koyulacakken, bir ölü kadar sessiz ve hareketsiz durup, gözlerini gök yüzüne diken Selami Ağa’ yı gören Sermiyan, onu Ahmed’ in de yardımıyla kucakladı bir yatağa taşıdığında Selami Ağa çoktan ölmüştü…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *