Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Umutları Gerçekleştirecek Olan

Çizim: Erdal Gencer
Çizim: Erdal Gencer

Gökyüzünün parlaklığından daha parlak bakışlarıyla ve gözlerinden içeriye giren tuz denizdekinden daha fazla iken, elleri minik, öğrenirken yeni türküler, bir Suastin ziyareti sırasında karşılaştı onunla küçük. Küçük o kadar küçüktü ki, ademoğlu olduğu için hiç bir şeyi hatırlamaması gerekirdi, ama hayatını şekillendiren anılara sahip oluverdi bu olay sayede. Bu tür hafızalar Tirim ırkına özgüdür genelde. Yine de insanların şaşırtıcı özellikleri vardır, özellikle çocuklarda. Ayaklarını yakan kumlara basarak, denizin serinliğini tenine işleterek. Küçük, sahici gözleriyle bakan başka bir küçük gördüğünde şaşırmadı bu anıları içine işletirken. Çünkü henüz sahici olmayan bakışları tanımıyordu, saftı gökyüzü onun için ve göreceği tüm bakışlar, bir çift bakan gözdü kendisi için. Bu gördüğü kız çocuğu ona uzun uzun baktı yol kenarında. Annesi ile babasının gelmesini beklerken merdivenlerin başında dikilirken öylece. Sonra kız geldi yanına, saçlarına bakır serpilmiş, ufacık gözleri, kocaman tokalı, sağ kaşının üzerinde bir beni olan. Ve küçük çocuk da ona karşılık sol yanağındaki beni ile baktı dalgınca. “Senin ismin ne?” dedi kız, küçük “Sars” dedi. Ama kızın adını sormadı küçük Sars, annesi ve babası geldiğinde onların koluna girdi ve arkasına baka baka, bir daha böyle bir çift göz göremeyebileceğini düşünemeden yürüyüp gitti. Kız da izledi arkasından. Dudaklarında “Sars” fısıltısı ile.

Suastin ziyareti geçti, şehirler geçti, yıllar geçti, uzun yıllar geçti hatta. Sars büyüyüp orta seviyeli büyücü oldu. Şehirlerden şehirlere gezdi durdu hep. Doğunun sıcak savaşlarından da geçti, birçok badire atlatarak Orta şehirlerin çetin bölgelerinden de geçti. Günün birinde Suastin’e tekrar geldi. Bu sefer ziyarete değil de, Köl büyülerinin öğretildiği köliz adlı büyücü okullarından birine görevi için çalışmaya geldi. Yüzü hep gülüyordu Sars’ın ama bu saflığından dolayı değildi artık, kendi alaycılığındandı biraz da. Bunun yanında temkinsiz değildi, sahici insanlardan arınmış bu dünyada savunmasız yaşayamayacağını biliyordu. Tecrübeleri artmış, karanlık tarafını çok zayıf bırakmamıştı kendi koruyucusu olarak.

Sıradan bir büyücülük ilmi sınavında gözetmenken, güzel bir büyücüyle aynı odada karşılaştı. İlk başta insanlardan sıkılmış Sars burun kıvırdı gördüğü bu bayan için. İnsanların dişileri, özellikle belli bir seviyeye gelmiş büyücü olanları Sars’ın tahammül edemeyeceği tiplerdendi. Kendisinin de tahammül edilecek biri olmadığını biliyordu, bu hoşuna da gidiyordu. Çünkü insanları kendine yakın tutmak niyetinde olan biri değildi pek. Gülümsemesi iyimserliğinden gelse de bu bakışlarını tam tersine çevirip etrafına korku dalgası saçabiliyordu, doğuştan gelen büyü türü “Ruğ” yapar gibi. Ama ruğ dediğimiz şey çok nadir rastlanan ve seçkin bir büyü türüydü, doğuştan yaratma yeteneğiydi.

Çekilmez olacağı kanısındaki gözlere bakarken öyle, bir anda içine işlediğini fark etti bakışların. Gözler o kadar tanıdık geliyordu ki, çok uzak bir galaksiye bile ait olsalar, kendisinin de o galaksiye gidip bu gözleri gördüğüne yemin edebilirdi. Ruhunu okşayan gülüşü, sıradan bir insanın ona yansıtabileceği her hangi bir şeye hiç benzemiyordu. Ama Sars şaşkınlığını gizledi, çünkü anormaldi bu hissettikleri. Anormal olan hisleri açığa çıkarmak için de oldukça çekingen ve tedbirli davranan biriydi. İsmini öğrendi, “Anka” demişti, aynı kölizde olduklarını öğrenince şaşkınlığı içinde biraz daha kabarmıştı. Kocaman da olsa bu köliz adındaki büyücülük okulunun sınırlarında karşılaşmamıştı hiç. Bu etkiyi daha da artıran şey ise, sanki Anka da kendisine tanır gözlerle bakıp, koluna dokunuyordu. Hayır diye düşünüyordu Sars, henüz uyanmadım, normal bir gün, birazdan yağmur yağacak hatta, sıkılarak geçecek ve kendini evine atacak bir an önce. Yanılsamalara kolay kolay düşebilecek biri değildi sonuçta. Garip olansa her zaman tek bir düzlemde seyretmişti hayatı, bu kırılma onun tökezlemesine sebep oldu ister istemez. Karşısındaki insan herkese aynı ölçüde davranan sıcak kanlı biriydi ve kendisine pay çıkarmamalıydı. Yağmur yağmadı ve tüm gün Anka ile sohbet etmiş, sıkılmamış bir halde bulundu. Çocuk gibi de neşeliydi aslına bakarsa.

Hislerine dur dedi, bir saat dur dedi, iki saat dur dedi, kum saatini üçüncü çevirişin de onun yanına gitmekten alıkoyamadı kendini. Gözlerini bir kez olsun daha görebilmek için ufak bir kaçamağı, kendi doğrularını biraz kırmayı göze alabilirdi. Ve ne kadar gördüyse bu gözleri, o kadar daha çok kazındı bakışlarına Sars’ın. Nereye gitse, nereye baksa sürekli asılı bir fotoğraf varmışçasına suratının önünde onu bırakmıyordu. Ruğ gibiydi bu da. Bırakmak da istemiyordu, çünkü puslu günlere bir güneş gelmişti, belki hala umut vardı sahici insanların varlığı hakkında.

Sars sık yapmadığı bir şey yaptı, çekine sıkıla Anka’yı buluşmaya davet etti, canını sıkacak şekilde ya da tedirgin edecek tavırla karşılaşmadı, Anka da bunu istiyormuş gibi kabul ediverdi. Elbette kendine pay çıkarmamalıydı, bu sıcakkanlı bir insan ve öylesine insanlara değer veren biriydi, kendi yerinde bir başkası da olabilirdi. Sahiciliğinden de bu kadar emin olmaması lazımdı, sonuçta şimdiye kadar bunun tersiyle karşılaşmamıştı. Güzel bir buluşmadan sonra aslında Anka’nın öyle sürekli bir yerlere çıkmadığını, pek kimseyle takılmadığını öğrendi konuşurlarken. Tabi bunlar için de pek hevesli olmamalıydı hemen, kimseyle takılmasa da pek kimse onu “yaratıcı benzetme büyücüleri gösterisi” ne de çağırmamış olabilirdi. Bu sefer “görüntü orkestrası” na çağırdı, onu da kabul etti,” ruğla yapılmış sanatlar” sergisine çağırdı, onu da kabul etti. Aklından çıkmayan bu sima bir anda yanından ayırmadığı kanlı canlı birine dönüşüyordu böyle zamanlarda. Sars’ın keyfi oldukça yerindeydi. Belli ki Anka’nın da. 4123 yılı, Suastin’de bir göl kenarında, Şömin ayının on dokuzunun gün batımında Sars şöyle fısıldadı Anka’ya;

“Yokuş aşağı sırtımdan iten biri var

Ne kadar durup soluklansam

Sana akıyor tüm dünyam

Ve sürüklüyor beni hızlanmaya

İtiyor beni durdurulamamaya

Bir tek sana

Böylesi olsun bir tek sana…”

Bu aciz insanlar yeryüzünde kıpraşıp dururken, yükseklerde, çok yükseklerde, bulutların arasından bir ruh süzüldü, başka ruhların olduğu bir yere doğru gelip dinlemeye başladı fısıldaşmaları. Ruhlar ilk yaratıldıklarında, arafa benzer bir yerde hep beraber doluşup, toplaşmış. Hepsi de birbirinden farklı sayısız ruh. Fakat hiçbir ruhun hafızası, Ulson’a inip, analarının karnından doğduktan sonra öğrenilmez, sezilmez, hatırlanmazmış. Bilinmeyen bir yerde ya da ruhun içinde bir sır gibi saklanırmış bu hafıza. Hepsinin ilgisini çeken bir küçük vardı hep, onu izlemişlerdi yukarılardan. Aslında iki küçük vardı, büyümelerini izledikleri. Pek az ruhun yapabildiği bir olay gerçekleşmişti. Ezelde karşılaşmış iki ruh, ete kemiğe büründükten sonra birbirlerini garip de olsa tanımışlardı. İkisi de küçük bir çocukken, Suastin’de. İşin daha da ilginci Sars denilen bu çocuk, tanıdığı bu ruhtan gözlerini ayıramaz bakarken öyle melül melül, küçük kız adını sorabilmişti bir anlık cesaretle. Bir daha karşılaşmasalar bile Sars da içten içe, farkında olmadan hep o sahici gözleri bilinçaltında tutmayı başarabilmişti, gelin görün sorsanız sorunuzu anlayamaz tabiki de. Bilmek ve hissetmek arasında gidip gelen bu duygu, yıllar sonra sağ kaşının üstünde beni olan Anka diye bir kızla karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştı. Damarlarında hissedebileceği kadar fark edilebilir duygulara dönüşmüştü. Ruhlar fısıldaşmaya devam ettiler, çok da heyecanlıydılar, kendileri ete kemiğe büründüğü zaman acaba birbirlerini tanıyabilecekler miydi? Bu yüreği büyük kendisi küçük kız Anka gibi sorabilmeye cesaret edebilecekler miydi ruh eşinin adını, ve bu cesaretin kazandırdığı bir isim, bir büyü onlarla beraber yıllarca gelebilecek miydi acaba? Anka’nın yaptığı gibi Ulson’un Büyük Kıtası’ nın her yerinde Sars adlı çocuğu aradığı gibi arayabilecekler miydi birbirlerini? Sırf onunla tekrar beraber olabilmek için sınavlardan uygun puanı alıp aynı kölize çıkarabilecekler miydi görev yerlerini. Ve bir sınavda tanışıp hiç bir şey olmamış gibi el ele tutuşup yürüyebilecekler mi bu bir çift yürek gibi. Ruhların fısıldaşması hiç bitmedi, nadir görülen yüzyıllarda karşılaşılan bu olay her zaman heyecanlandırırdı onları. Öykünün burada bitmediğini biliyor, olacakları merakla bekliyorlardı.

Az önce bu kalabalığa eklenen ruh şöyle düşündü, “ne garip bir toplantı bu, tüm ruhlar toplanmış, tüm demeyeyim gerçi, bu civardaki tüm ruhlar, bazıları birbirine daha yakın, bazıları el ele tutuşmuş çifte ruhlar, vücut bulduktan sonra bu günleri hatırlamanın heyecanını düşünüyorlar. Nedir onların umutlarını gerçekleştirecek olan şey acaba? Gerçi sorunun cevabı çok basit gibi, cevap ‘çocuk’. Bir çocuk ancak geleceğini gerçekten şekillendirip, güçlü tohumlar ekebilir içine. Henüz dünyanın gerçekleri bastırmamışken ruhuna ulaşabilirdin ve ufacık da olsa bir anıyı saklayabilirdin bir çocuğun içinde. Çocuk kalmayı başararak içindeki müthiş bir gücü ortaya çıkarmak da var işin içinde. Ölümlülere en çok güldüğü nokta çocukları zayıf görmeleriydi. Ama çocukların kendilerinin ne kadar güçlü olduklarını kavrayabilecekleri kudret verilmiş olsaydı ve neler yapabileceklerini görmüş olsalardı büyükler, bu söylediklerine bin pişman olurlardı. Yeryüzündeki en nadide ve en büyük güç ‘Ruğ büyüsü’ ancak çocuklarda ortaya çıkan bir yetenekti. Bilmeleri lazımdı, her çocuk sanatçı doğar, Ruğ büyücüsü olarak doğar; işçi, şövalye yada paralı asker olarak değil. Sars, bu andan sonra çok büyük bir savaşın kahramanı, ejderbiçici ünvanını hak eden bir savaşçı-büyücü olacak ve kimse bu gücün içindeki ufacık çocuktan geldiğine inanmayacak. Bu gücü de tetikleyen ruh eşinin çocukluk enerjisi ve bunun saklı ruğ gücü sayesinde, bir kıvılcımın galonları patlatması gibi etkileyecek Sars’ı, güçlendirecek yumruğunu. Efsaneler doğurtacak yaptıkları, kitaplara geçecek söyledikleri, sevginin önemli olduğunu tekrar görecek tüm Ulson alemi. Gerçekler şaşırtıcı işte. Her neyse, bu ruhlar çok geveze, biraz da şöyle gezineyim. Acabaaa, ben nasıl bir ölümlü olarak yeryüzüne ineceğim, bak diğer ruhlar gibi düşünmeye başladım tüh, adıma ne koyacaklar peki? Kutlu? Döpinyen? Galon? Yok yok, Golan olmasını çok isterdim bak şimdi…”

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *