Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Vasıflı İnşaat

“Bin yıllardır yaptığınız işi yeniden yapmak için toplandınız burada. Zor bir süreç fakat tecrübenizle en iyisini yapacağınızdan eminim. İşi bitirdiğinizde ben yeniden yanınızda olacağım, o zamana kadar görüşmek üzere.”

İnşaatın açılış konuşmasını her zamanki gibi yapmıştı karanlık ses. İsmi biraz ilginç gelebilir ama görmediğimiz bu sesi kendimizi bildik bileli böyle çağırıyoruz. O, bizim karanlık sesimiz… Her inşaat başlangıcında gelip aynı konuşmayı yapıp gider. Peki, ben kim miyim? Ben kafanızı yukarıya kaldırdığınızda gördüğünüz o sonsuz ışık kaynağıyım… Bendeniz güneş; sıcak, aydınlık… Aydınlatmaktan başka severek yaptığım bir diğer iş ise inşaat izlemek. Tek görebildiğim bu zira.

Herkesin ayrı bir görevi var bu inşaat alanında. Bir yanda dev küreklerle dağ büyüklüğünde bir harç hazırlayan harççı grubu, diğer yanda ellerindeki taşlarla binayı inşa etmek için sıra bekleyenler. Bu arada söylemeyi unuttum galiba, burada herkes dev… Dev dediğim zaman sizlerden üst üste iki tane koymuş gibi düşündüyseniz yanılıyorsunuz. Sizin özgürlük heykeli dediğiniz zımbırtı var ya, işte onun birkaç katı kadar… Dev gibi dev yani…

İşte başlıyorlar, ilk olarak en arkadan çizici geliyor. Karanlık sesten aldığı gazı sıra bekleyen diğer devlere dağıtarak… Yüzünde her zamanki güçlü ifade, aldığı her nefeste burun deliklerinden çıkan hava kütlesi yerdeki tozları kaldırıyor. Bir eli ucu çizmekten aşınmış, elektrik direklerinden uzun, beyaz kalemi taşımayla meşgulken; diğer elini yumruk yapmış havaya aparkat çıkarıp duruyor binanın yapılacağı alana gelirken. Çizicinin görevi isminde saklı; o, binanın sınırlarını çiziyor. Böylece diğer devler ilk taşı koymakta zorlanmıyorlar. Çizici binanın yapılacağı alanın tam ortasına gelip rutin dansını yapıyor. Önce sağa sola sallanıyor, sonra ayaklarını sertçe birkaç defa yere vuruyor, en sonunda bir komutan edasıyla elindeki kalemi havaya kaldırıp “Hazır mıyız?” diye bağırıyor. Diğer devler de bina için kullanacakları devasa taşları havaya kaldırarak çizicinin sesine ses veriyorlar. Onlarca devin bir araya gelip çılgınlar gibi bağırdığını düşünsenize. Neler çekiyorum burada bilemezsiniz.

Çizicimiz her zamanki ritüelini bitirdikten sonra kolunu bir pergel kullanıp kendi etrafında tam bir tur atıyor. Ve işte artık bina için şablon hazır. Önce harççılar çizilmiş bu alana ellerindeki dev küreklerle harç dolduruyorlar. Sıra diğer devlerde… En önde Tıfıl ve grubu var. Tıfıl diyoruz da adam dev sonuçta, ne kadar tıfıl olabilir? Hem Tıfıl ve grubunun işlevi oldukça önemli… İlk taşı koyacaklar ve bu ilk taş diğer taşlara kılavuzluk edecek. Tıfılgiller; yatay olarak taşıdıkları, yontulmuş, hafif yuvarlatılmış, devasa –bakın devasa diyorum, onlarca devin birlikte taşıdığı bir devasalık söz konusu- beyaz taşı binanın bir bölümünü bitirmek için harca düzgünce yerleştirmeleri gerekiyor. İşte bu anda gemisinin yelkenini açtıran bir kaptan oluveriyor bizim Tıfıl. Grubuna komutlar veriyor; “Hoop şimdi, hoop şimdi…” Her seferinde grup taşı bir kademe yukarı kaldırıyor ve en sonunda harcın üzerine kusursuz bir şekilde yerleştiriyorlar. İşlerini bitiren Tıfıl ve grubu diğer devlerin alkışları arasında sıranın en arkasına doğru ilerliyorlar. Sırada Odun ve grubu var. Odun eksiksiz bir odun, asla yüzü gülmez bir nemrut… Kaşlarının arasındaki çizgiler çocukluğundan beri varmış, hep yüzü asık, çocukken kaşlarını o kadar çok çatmış ki yüzü yukarı doğru sarkmış bir gudubet. Yürüdüğünde adım atmıyor sanki yeri tekmeliyor, konuşurken ağzından köpükler çıkıyor. Kimseyi sevmiyor, kendini bile sevmiyor. Bir seferinde kendini yumruklamıştı; sonra oturup kendine bağırmıştı, sonra yeniden kendini yumruklamaya başlamıştı. Diğer devler Odun ile kendi arasına girdiler de ölmeden kurtardılar. Odun ilk hayatında çok mutluymuş aslında; yüzü sürekli gülen etrafına neşe dağıtan, kimin işi olsa yardıma koşan, kimin neye ihtiyacı olsa hiç düşünmeden veren biriymiş. Sonra onun bu özelliğini istismar eden bir topluluk gelmiş, sürekli almışlar, almışlar ve almışlar… Gün gelip Odun bir şey istediğinde onu öldürmüşler ve yeniden doğduğunda böyle nefret dolu biri olmuş. Ama yine de işini çok iyi yapıyor Odun ve grubu… İkinci taşı yerine koymak ilkine göre kolay görünse de ilk taşa yapışık bir şekilde konup üçüncü taşa da uygun bir pozisyonda ayarlaması gerek. Aslında en zor iş bu muşmula kılıklı ve grubunun… Ama onlar ellerindeki kahverengi taşı ustalıkla hemen beyaz taşın yanına dikiyorlar. Anırarak zaferlerini kutluyorlar. Yerlerine geçerken diğer devlere nefret kusarak bakıyorlar. “La bu devler size ne etti?”

Sıra son taşı koymak için Bulut ve grubuna geldi. Ona Bulut diyoruz. Yanakları bulut gibi sarkmış, beyaz yüzlü bir dev… Aldığı her nefeste iki ayrı burun deliğinden çıkan dumanlar göz hizasında bir araya gelip gülen bir bulut oluşturuyor… Sinirlenmeye müsait olmayan surat ifadesinden dolayı onun sinirlendiğini ancak yüzünün renginden anlayabiliyoruz. Yüzü siyahlaşıyorsa sinirleniyor demektir ama sinirlense bile gülüyor… Değişik bir adam bizim Bulut. Güle güle, ellerindeki mavi taşı yerine koymak için alkışlarla inşaat alanına geçiyorlar. Bulut ve grubunun çok farklı bir yöntemi var taşı yerine yerleştirmek için. Taşın uç kısmını hep birlikte yerine dayayıp grubun en uzununu taşın tepe kısmında taşı tutması için bırakıyorlar. Uzun, taşı kaldırdığında Bulut ve grubu taşın yere bakan tarafının orta noktasına derince bir nefes bırakıyorlar. Hepsinin burun deliklerinden çıkan dumanlar taşın ortasında birleşip bir bulut oluşturuyorlar. Bulut yükseliyor, yükselirken de taşı tam yerine oturtuyor. “Bulutgiller bir harika dostum!”

Ve en nihayetinde beyaz, kahverengi ve mavi taşlardan örülü bina bitti, şimdi benim zamanım… Bulunduğum yerden alınıp yeni yerime konulmam gerek. Bunun için ise Dev Han’ı bekliyoruz. Dev Han bizim devlerin içinde bile dev kalan bir dev; beni taşıyabilecek, bulunduğum yere uzanıp beni alabilecek tek kişi Dev Han! Dev Han’ın gelmesi için bütün devler inşa ettikleri yeni binanın etrafında omuz omuza bir çember oluşturuyorlar. Basketbol maçlarından önce galibiyet yemini eden oyuncular gibi bir sağa bir sola sallanırken “Dev Han! Dev Han!” diye tezahürat ediyorlar ve nihayet uzaktan bir karartı bulunduğumuz alana doğru yaklaşıyor. Dev Han; beni taşırken zarar görmemesi için demirden yapılmış elleri olan, nefesi Sibirya’dan bir rüzgâr gibi soğuk, adımları yeri titreten bir dev. Nefesi beni bile üşütüyor bazen, düşün yani güneşim ben! Dev Han beni buradan alıp yeni binanın tepesine koyuyor ve onun da görevi bitiyor. Bütün devlerin alkışları arasında Dev Han alandan uzaklaşıyor ve karanlık ses duyulmaya başlıyor.

“İşte bir deniz feneri daha bitti! Hep beraber ördünüz bu duvarları ve yine hep beraber aydınlattınız fenerinizi güneşle. Güneş tek başına bir işe yaramazdı bu fener olmasa, bir rotası olmazdı aydınlatacak. Ve siz olmasanız bu fener olmazdı. Hep birlikte bir adım daha attınız, bin yıllardır yaptığınız gibi. Önceki fenerler ne oldu peki? Her attığımız adımda yeni bir güneş bulamıyoruz ve onları söndürüp yeni fenerimizi aydınlatıyoruz diye düşünebilirsiniz. Fakat bizim açtığımız bu yolda ilerlemek isteyen olursa; yapmaları gereken tek şey aralarından bir güneş seçmek olacak. Onlara ardımızdaki yüz binlerce deniz feneriyle açılmış bir yol bıraktık. Ve biz de bu sayede ilerledik! İlerlemeye devam edeceğiz. Şimdi dinlenin! Yarın yeni bir deniz feneri inşa edeceğiz. Sizinle gurur duyuyorum!”

Vasıflı İnşaat” için 2 Yorum Var

  1. İlginç bir öyküydü; deniz feneri inşaatında çalışan devasa devler, izleyici güneş ve üslup, dikkat çeken noktaları öykünün.
    Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *