Öykü

Yadigâr

-Bıyaksana, o benim.

-Neden senin oluyormuş?

-Benim işte, benim o, benim, anneeeeee.

Bütün evi inletmişti Demir’in çığlığı.

-Off, tamam, tamam, yine başladın bebekliğe, al da sus.

Ardından annelerinin salondan odaya doğru uzanan tiz sesini duydular.

-Ne oluyor orada, gelmeyeyim yanınıza, neyi paylaşamıyorsunuz yine?

Annesinin karışmasını istemeyen Derin, kendisinin bile zor duyabildiği bir sesle, biraz da kardeşine sokularak, hişşşt, annem görmesin sakın, sakla çabuk, dedi. Ardından annesinin gelme ihtimaline karşı, yok bir şey anne, diye seslendi. Bir tarafta abisinin tedirginliği bir tarafta gizli bir işin parçası olmanın heyecanıyla Demir de sus pus olmuştu. Biraz beklediler, tehlike geçmişti, annesi işine devam ediyordu.

-İki çocukla da zor oluyordur Sevim, ikisi de erkek bir de.

-Öyle Nazife Abla da, ne yapacaksın? Aldım etek boyunu, çıkarabilirsin.

-Kocan ne zaman geliyor gurbetten?

-Belli değil abla, bir türlü alamadılar birikmişlerini.

-Grev mırev diyordu geçen televizyonda, seninki olmasın.

-Yok abla, onlar değilmiş, konuştuk iki gün önce.

-Aman bulaşmasın öyle işlere, dertsiz başınıza dert alırsınız sonra.

-Ne dertsiz başı abla, ay sonunu geçtim, artık ayın başında tükeniyor eldeki, bundan öte dert mi olur?

-Orası öyle canım. Ne zaman geleyim eteği almaya?

-Yarına olur.

-Aynı fiyattan değil mi?

-Aslında 20 lira yapacağım ama bu seferlik de sana 15’den olsun.

-Hadi, kolay gelsin sana.

-Sağ ol abla, gelirsin yarın bu saatlerde.

Odaya girince annesini dikiş makinesinin üzerine kapanmış, kamburu sırtında garip bir yaratık sandı bir an için Derin, irkildi. Yaratık mıydı, annesi mi? Biraz ürkek, anne, diyebildi sadece. Emin olmak istedi önce. Dikiş makinesinin homurtusu arasında kaybolup gitmişti sesi. Biraz daha yaklaşıp bir kez daha seslendi, anne. Yine cevap yoktu. Vazgeçti, mutfağa yöneldi. Dolaptan beyaz peyniri aldı, poşetin içindeki ekmeği masanın üzerine koydu. İki ucundan koparıp içlerine peynirleri yerleştirdi.

-Uzay ekmeklerimiz geldi.

İki kardeş iştahla yemeye başladılar ekmeklerini.

-Uçan daireyi ne yaptın?

-Sakladım.

-Nereye?

-Söylemem.

-Niye söylemiyorsun?

-Sen sakla demedin mi?

-Dedim de, annemden sakla dedim, söylesene yerini. Gıcık.

-Sensin gıcık.

-Bulurum ki şimdi ben.

Bir elinde ekmeği odanın içerisinde dolanmaya başladı Demir. Derin de merakla izliyordu abisini. Bulabilir miydi ki sakladığı yeri?

-Buldum işte, gördün mü?

-Vey bana.

-Niye verecekmişim?

-Benim o.

-Hiç de bile.

Kendi aralarındaki kavgadan annelerinin sesini duymamışlardı. Öfkeli bir şekilde ikisini de kollarından tutup ayırmasıyla odaya geldiğini fark ettiler. Annesinin kolundan tutuşu Demir’in elindekinin fırlayıp duvara çarpmasına neden olmuştu.

-Ne yaptınız siz?

Annelerinin öfkesine yorgun bir hayal kırıklığı eklenmişti.

-Anneannenizden kalan tek yadigârdı o tabak bana.

Yadigâr ne demekti, çocukların hiçbir fikri yoktu. Onlar parçalanan uçan dairelerine üzülürken anneleri tabağın parçalarını özenle topluyordu.

Deniz Kazanoğlu