Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yankılar ve Nidalar

“Düşleyenin düşünde, düşlenen uyandı.”

Jorge Luıs BORGES ”Döngüsel Yıkıntılar”

O’nun hatıraları unutmaktan ibaretti, hastalık veya kusur değil bu. Bilmiyorum, belki hepimiz böyle olacakken yanlış doğmuşuzdur. Her birimiz. Sen ve ben, yaşadıklarımızı unutmak için kaç kere ölmeyi düşünmedik mi;  şu son anki gibi önümüzde silahlarla?  Bu miras, O’nun hikayesidir.

1982 Şubat’ında, ev sahibemiz Necla Hanım’ın ısrarlarıyla dışarı atılmış, öğrenci evimizi, üniversitemiz gibi geride bırakmak zorunda kalmıştık. O iş aradığımız haftalar içinde, yine sokakta yattığımız bir gece tanıştık O’nunla.

– Geceleri es geçmemek gerekir ki epey şatafatlıydılar sokaklar, yollar da bildiğimiz o gündüz yolu değil de sanki bütün ahalinin gördüğü rüyaların toplamıyla oluşan uzun bir yol, kaldırımlar, apartmanlar yerine kapılı duvar çıkmazlarına dayalı ve her gece uyanıkken, uyuyan insanların hayallerinin izdüşümleriyle kaplı biz.

Sabah’ın yorgunluğuyla geceyi karşılamayı bekliyorduk. Uyuyamıyor, aksine bütün çökmüşlüğümüzün üzerine binen bu yansımalarla uğraşıyorduk. Necla Hanım güzel yakmıştı bizi sağ olsun. Sağ olsun? Artık her ne neyse…

Bu düşüncesizce dışarı salınmış hayaller, düşler, istekler denizinin ortasında fırtınaya yakalanmıştık. Gökyüzünde yıldızların arasında dolanan emektar Zeplinler yerlerini almış, yıldızlardan yıldızlara yolcuları taşımaya başlamışlardı. Yükseklik azaldıkça balonlara bağlı bedenler, küçük çay partileri verip, arada şaka olsun diye birbirlerinin balonlarını patlatıyor, yere düşmelerini şu an bile duyduğum tiz kahkahalarla izliyorlardı. Apartmanların üzerinde küfür ederek koşturan gölgeler vardı. Sokaklarda atlarının koyuluğunda yitip giden üç katmanlı akordeonlar, her zamanki  neşelerini bırakıp, o  gün (17 Şubat – Gazeteler Mayıs 2011 diye yazdı) olacaklardan haberleri varmış gibi hüzünle konuşuyorlardı.

Hayır delirmedik, ”Hayır, biliyorum çünkü her an gördüklerimizin gerçek olmadığını ya da hayal olduğunu nereden bilebiliriz ki. Sanki her şey aynadaki bir yansıma, yanılsamadan ibaret gibi, ve siz böyleyken nasıl kesinliği bulacaksınız?” O’nun yanlışlıkla Zeplin’e düştüğü gece, neler olduğunu anlamaya çalışırken deliriyor muyuz dediğimizde böyle cevap vermişti. Yüzünün saflığında öylesine elemli bakıyordu ki Şark ve Garp bilse üzerinde böyle bir hanım var, durmaz ağlardı. Ağlardık beraber.

Kimsin diye sormuştum Zeplin’in labirente benzer odalarında rastlaştığımızda. Gölgelere rica etmiş, gecenin ve sokakların melankolisinden kurtulmak için Zeplin’e çıkmıştık.  İki küfre iki bilet. Küfürle kandırırlardı birbirlerini, ”Abi,” demişti siyah olan ”Küfür etmezsek uyanırlar uykularından da çakarlar meseleyi, boş döneriz, boşa döneriz. Fifti fifti anlaşıp kapatalım boşluklarımızı.”  Bilmedikleri kelimeler öğrettik onlara, küfür sandılar.

İsmini hatırlamıyordu. Kendisini her gördüğünde, sesini her duyduğunda garipsediğini sezmiştim. Eski bir sesi vardı, kelimeler üzerinde asılı kalıyor gibi. Hiçbir gece yolcusunda denk gelmediğim bir şeydi.

Yüksek ve geniş hol sarayları andırıyordu. Büyüklüğü, desenleri  aklımızı karıştırmıştı. Labirent gibi dizilmiş holler arasında dolaşırken karnı acıkmış halde bulduk onu, nefes nefeseydi. Kapıların birinden çıkan yolcuya restoranı sormuş, kör adamın bu karmakarışık mekanı görüyormuş gibi tarif edişini izlemiştik.

-Restoran, aslında pekte restoran diyemeyeceğimiz bir yer ve masalar ve sandalyeler ve tabaklar ve bütün süsler, garsonların şık kıyafetleriyle hazırda beklemesini, müşterilerinin bu  ulviliği haricinde camilerdekine benzeyen avizelerin altında şen şakrak ne idüğü belirsiz sakat atı andıran besinlerini zorlanmadan yemelerini sağlamasına sağlıyor ancak bizim uyumsuzluğumuzu dışa vuruyordu.

Garson bize boş masalardan birine kadar rehberlik etmişti. Ben ise bu bilinmez hanımefendinin kim olduğunu düşünüyordum. Hatırladığı bir anı olmalıydı. Öylece buraya düştüğünü söylemişti, nasıl geldiğini bilmediği için mi düşmüş sayıyordu kendini yoksa gerçekten düşmüş müydü bilmiyorduk. Öğrenememiştik, lakin düşmüşe benzer bir hali vardı.

Üzeri bilmediğimiz anlamsız isimlerle dolu menüler gelmişti. Ancak daha önemlisi isimler değil, ücret kısmıydı. Aşağıdan Zeplinlere baktığımız bütün anlar boyunca orayı hep mükemmel bir yer olarak düşünürdük. Ütopya gibi, yeryüzünün bütün dertlerinden sıyrılmış ulaşılmaz bir yer. O zaman, menüdeki fiyatlara baktığım ve anladığım o an boyunca böyle devam etmişti.

B1. Parça = 2 N.R. Garson ücretteki kısaltmanın Nefeslik Ruh olduğunu söylemişti.  Prosedürü, nasıl ödeme yapılacağını veya nereye yapılacağını bilmiyorduk ama inanmıştık. İnanmamak için bir neden yoktu, hatta, yedikçe şişen, şiştikçe solan müşterilere baktığımızda mantıklı gelmişti. O ise hala menüye bakıyordu. İkimizden fazla endişelenmişti, fark etmiştik. Bize baktı, buradan çıkmak  istediği her halinden belli oluyordu. Dikkat çekmeden kalkıp yürümeye başlamıştık. ”Ah,” diyordu, çıkarken yanından geçtiğimiz şişman kadın, ”Bunca yıl bekletilmiş, 1988 yapımı parmak kızartması. Tek kelimeyle enfesti.” Kadını geçtiğimiz anda koşmuş, geriye bakmamıştık. Nereye gideceğimizi bilmiyorduk ama ayaklarımız, bedenimiz, beynimiz, ruhumuz koşmamızı istiyordu. En çokta ruhumuz.

Hızlıydık, eminim ama O ikimizden de hızlıydı, alışkındı; hatırladığını söylemişti koşarken, nereden, nasıl geldiğini değil ama düşmeden önce koştuğunu.

Ne zaman sonra durduğumuzu bilmiyorum. Yorgunduk ve giderek Zeplin’in daha derinlere iniyorduk, geriye nasıl döneceğimize, bu yerden nasıl çıkacağımıza dair fikrimiz yoktu. O, dönmek, artık nereden düştüyse oraya gitmek istiyordu, bizimle gelebileceğini söylemiştim, hatırlamadığı bir yere dönemeyeceğini. Susup öylece tebessüm etmişti. Duvarlardaki gaz lambaları daha bir aydınlanmıştı O’nun gülüşüyle.

Kaybolmuştuk. Kapılar, kapıları açıyor. Ardında gördüklerimiz bizi bu yerden daha fazla soğutuyordu.

– Kimin kiminle veya neyle ne yaptığını görmek zor, ki zorlukla aşmaya çalıştığımız yolların çıkışı hep bunlara denk geldikçe, geçmişe ve geleceğe ait bilgiler beliriyor, bizi nerede veya ne zamanda olduğumuzla ilgili ikilemde bırakıyordu.

Kimi kapının ardında, üzeri Nazi işaretleriyle kaplı askerler, kimisinde ufku dolduran büyük postallar vardı. Bazen yeni atılmış bombalarla yıkılmış şehirlere bakıyorduk. Kapılar açıldıkça zaman, sanki o kapılardan sızarak belirsizleşiyordu.  Bazıları ölüleri taşıyan insanlarla dolu odalardı, bazıları uzun kavak ağaçlarına asılı doldurulmuş ölülerle. Her kapıda O’nun yüzü daha bir soluyor, efkarı artıyordu. İnsan olup olmadığını düşündüm o zaman. Diğerlerinden farklıydı biliyorduk ama o da bizim gibi mi, yoksa hayal mi emin olamamıştık. Öncekilere benzeyen kapıyı açtığımızda geniş odayı görmüştük, duvarlar yerine camlarla kaplıydı. Odayı doldurmuş ay ışığı, özenle yerleşmiş aynalar sayesinde içeriyi aydınlatıyordu. Dans eden çiftler odayı doldurmuştu. Binbir gece masallarından çıkmış gibiydi.

Camların yanında görmüştük O’nu, yanımızdan ayrıldığını, içeri girdiğini fark etmemiştik. Girmese belki daha farklı olurdu her şey. Yavaş adımlarla, insanlara uyum sağlayarak yanına gitmiştik. Dışarıyı izliyordu; Ay, tam yanımızda, ışığıyla uzayın derin karanlığına karşı bizi koruyordu. Manzaranın karşısında büyülenmiştik. Kaç dakika geçtiğini bilmiyorum. Arkamızda fısıldamalar başlamıştı.

– O mu?

-Galiba. Benziyor.

-Yanındakiler?

-Gelmiş mi?

Fısıltılar, giderek konuşmaya dönmüştü. O’nun hakkında konuşuyorlardı, arkamızı döndüğümüzde, merakla O’na bakan gözlerden anlamıştık. Eski viktoryan dönemi kıyafetler içinde baylar ve hanımlar karşımızda hayranlıkla gülümsüyorlardı. İlk geldiğimize göre kalabalıktılar. Kapı, dışarıdan gördüğümüzün üç, hatta dört katı olmuştu. Zeplin’in bütün misafirleri odaya girmeye çalışıyordu.

Arkalardan, baştan aşağı siyaha bürünmüş adam kendine yol açarak yanımıza gelmiş, ”Sultanımız,” demişti. Sanırım hala öyle sesleniyorlar O’na, orada bir yerlerde.

”Sizi görmek ne şereftir, hoş geldiniz.” Siyahlı adam ellerini önünde bağlamış O’na bakıyordu. Şaşırmıştık, O ne diyeceğini bilemeden beklemiş, hala hatırlayamamıştı. Şaşkın yüzünden anlamıştım. Kim olduğuna emin değildi. ” Lütfen, neredeydiniz söyleyin Sultanımız. Kullarınız merakta.” O adama güvenilmeyeceğini anlamıştım lakin O’nun kim olduğunu biliyordu. Öğrenebilir evine kavuşturabiliriz sanmıştım.

Suskunluk uzadıkça konuşmalar artmıştı. Mutlu yüzlerin ardında telaş vardı, son anlara kadar anlayamamıştık. Bizi, O’nun şahsi misafirleri olarak görüp baş köşeye oturtmuşlardı. Hatırladıkça midemi bulandıran yiyecekler önümüzdeydi. Yememiştik. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Delirdiğimizi düşündük. O, delirmediğimizi söylemiş, aksine belki bütün yaşamımızda, tek bu anda bütün her şeyi bütünüyle gerçekten gördüğümüzü söylemişti. Bir şeyleri hatırladığını sanmış, yanılmıştım.

Siyahlı adam yanımıza gelip bir isteğimizin olup olmadığını sorduğunda, birkaç soruyla ne olduğunu anlamaya çalışmıştık. Adam O’nun Zeplin’in gerçek sahibi olduğunu, gönlünü hoş tutmamız gerektiğini anlatmıştı. Her şeyi anlatmadığını şimdi biliyorum, ancak o zaman, Zeplin’in yavaşça alçaldığını fark etmemiştik.

Ayın ışığı yerini lambalara bırakmaya başlamıştı. Adam garsonlara birkaç emir vermiş, salonu ve hala içeri girmekte olan insanları izlemeye koyulmuştu. Oda dolmuştu. Kapı yok olarak odayı holle bütünleştirmişti. Gittikçe buradan çıkamayacağımıza dair bir sıkıntıya kapılıyorduk. Kaçacağımız bir yer yoktu. Nereye gitsek gözler bizim üzerimizdeydi. Sessiz konuşmalarımızda bile oda sessizliğe gömülüyor, bize bakıyordu. Herkes bir şeylerin olmasını bekliyordu. Siyahlı adam, bize yaklaşarak yüksek sesle konuşmaya başlamıştı.

” Saatler, garip düzenekler.” O’na baktım, yüzü beyaza çalıyordu. Sanki doğum öncesi kanı çekilen bir anneye benziyordu. ” İşleyişiyle her şeyi hizaya sokacak kadar güçlü. Tik, taklarıyla zamanı bile dize getiren bir düzenek. Bizim düzenimiz gibi. ” Kalabalığa bakarak konuşuyordu. ”Burada, sahip olduğumuz, kendi kurduğumuz düzenimiz.” Yanımıza garson kılıklı insanlar gelmişti. ” Sultanımız, neden buraya geldiniz, onca yıldan sonra, kovulduğunuz yere dönmeniz neden? Bütün bu saati bozmak istemeniz neden?”

O susmuş bize bakıyordu. Zeplin’den geri dönemeyeceğimiz anlamıştık. Gözleri dolmuştu. Bir an İstanbul gelmişti aklıma, Fatih’i görmüş, Mekke’den Medine’ye gitmiştim. Sanki O değil de olmayan annem bakıyordu. Konuşamadım.  Hatırlamadığı bir şey için aldılar O’nu, sürüklediler, fısıldamalar kesilmişti. Çırpınmıyordu, balkona çıktılar, aşağıdan balonluların kahkahaları duyuluyordu. Koşmaya, kurtarmaya çalıştığımızda tuttular bizi. Korkuluklara çıkarılmıştı. Saçlarının dalgalanışını görebiliyorduk. Sonr-… Sonra hiç bir şey göremedik…

Uyandığımızda, unutulmaya yüz tutmuş yıkık binaların arasındaydık. Park yoktu, bildiğimiz, geceleri dolaştığımız sokak değildi. Etrafta ölülerin ağır kokuları vardı. Cesetler. Molozların arasında sıkışmış eşyalar. Rüzgara yetişmeye çalışan gazeteler, ilanlar. Gökyüzü grileşmişti.

Nerede olduğumuzu bilmiyorduk. Yıkılmayan duvarlar arapça kelimelerle boyanmıştı. ”Şaab yurid iskat nizam.” Anlamamış, kimsenin olmadığı sokak boyunca birilerini aramıştık. Arada üstümüzden uçaklar geçiyordu. Sığınacak bir yer bulmamız gerektiğine karar vermiştik.

Gece, dışarıda olmamıza rağmen sakin geçmiş, uyuyabilmiştik. Üzerine yattığımız gazeteleri gördükten sonra anlamıştık ne olduğunu. Arapça yazıları yavaşça çözmeye başlamıştık ya da yazılar okudukça latin harflerine dönmeye başlamışlardı, emin değilim. Tarihi görmüştük ilk. Dünün, bugünün veya yarının değildi. 16 Mayıs 2011 diyordu. 1982. Necla Hanım, evimiz, annem, babam, ailem geçmişti aklımdan. Ne olmuşlardı? Cevap bulacakmışız gibi okumaya devam ettik. Artık büsbütün kelimeleri anlayabiliyorduk.

  1. Sayfada, O’nun fotoğrafı vardı. Solgunluğu geçmişti. Gözleri geçmişini hatırlıyor gibi gülüyordu. Yanında büyük şekilde yerleştirilmiş, yerde, kanlar içinde yatan birinin fotoğrafı vardı. Hala sakladığım gazete küpüründe yazılana göre kadın, gecenin bir yarısı ordu tarafından askeri binanın üstünden atılmıştı. Muhaliflerden olduğu tahmin ediliyordu. İsmi bilinmiyordu.

Birbirimize bakmıştık. Biz de o bütün gece düzenleri boyunca sürüklenen hayallerden miydik? Yoksa hala hayallerde miydik bilmiyorduk. Anlamsızdı. Biz yaşıyorduk, hayal olsak geçmişimizi bilemezdik değil mi? Kaç yıl geçtiğini bilmiyorum, ancak şimdilerde anladığımı düşünüyorum bütün her şeyi. Yaşıyorduk, evet doğru, lakin gerçekliğin dışında yaşayan biri ne kadar yaşıyor olabilirdi ki?

Üç el silah sesi duyuldu. Biri birimizin, biri birimizin, biri birimizin başına…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *