Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Pıtırcık

Tüm çıkmazları açacak bir zihin… Parmaklarının yüzeyinizde gezinirken bütün gerilimi aldığı ve başıboş dolaşan bütün toz zerreciklerine tutunacak hiç bir yer bırakmadığı söyleniyor. Her şeyi bildiği, hiç bir şeyden emin olmadığı, sizin zihninizin kılığına bürünerek neyi arzulayıp düşünüyorsanız onu anlattığı söyleniyor. Alında, hakkında çok fazla şey söyleniyor fakat bizim gibi meşguller için görülecek tek bir şey sunuyor. İş.

Ortağımla üzerinde çalıştığımız dava sadece bir kerelik çıkmaza girmiş değil fakat şimdi, hedefimizle bulunduğumuz nokta arasındaki mesafenin artmasıyla havadaki tüm su zerrecikleri o kadar fazlalaştı ki mercek etkisi yapıyor ve bu yakınlaştırılmış görüntü bize davamızın bizzat çıkmazdan oluştuğunu gösteriyor. Bakmakta olduğumuz yekpare düzensizlikten çıkartabildiğimiz yegane anlam bu olduğundan, her yerde Filozof (O Filozof) olarak anılan O’na gelmek ve varlığı ince ince inceleyip içerisindeki bağıntıları, düzeni ve bütünselliğindeki anlamı çıkartabilen zihninden faydalanmak zorunda kaldık.

Şimdi, bütün soruşturmalarımızdan ve müşterilerimiz için başarısızlık olarak görülebilecek bu kararı almamızdan sonra hakkında söylenenlerin bize göstereceği yetenekleriyle uyumlu olup olmadığını keşfetme zamanı. O’nun yanına varmadan hemen önce nezaket kuralları gereği kendimi tanıtmaya hazırlanırken, arkamdan gelip bir an beni ittirip geçmek üzere gibi görünen ortağımın kabalığını alışıldık, tatlı öfkeyle karşılıyorum. Kimliğimi O‘na belli etmek üzere ruhumun enerjisini açığa çıkartırken kendime has o frekansta titriyorum ve içeriye beklendiğimizi belirten yankıyı tüm euphonikliğine rağmen beklemeden giren ortağıma, yolu kenara çekilerek açıyorum.

İçeriyi, bilgilerin hiç bir yere kaçmaması için kaydedildiği hücrelerle kaplı olarak hayal etmiştim fakat gördüğüm şey hava boşluklarından oluşan bir tür kütüphane yerine falcıların grotesk andaçlarıyla donatılmış izlenimi veren küçük bir mekan. Görgü kurallarının etrafından dolaşmak için bilumum yöntemler bulduğu için alabildiğine açık fikirli olan ortağımın aksine ben şaşakalıyorum. Bana egzotik gelen dekorasyona bir an daha fazla baktıktan sonra zemindeki yumuşak bir köşeye yerleşen ortağımı taklit ederek bu utanç anıma noktayı koyuyorum.

Bedenimin bu saçma savrulma anında kendi görevini unutan zihnim tarafından merhum edilmiş danışmanımızın mekandaki varlığını, muhterem bakışlarının bana yönelmesiyle hatırlıyorum. Ondan gelen bu yönelim, klişe bir mesaj taşıyor; ne için burada olduğumuzu bildiğini açıklayan sözlerine, elinden geldiğince duruşuyla gizem katmaya çalışıyor. Uğradığımız estetik ve zihinsel hakarete uygun karşılık, bu ufak çaplı gösteri dahil gördüklerinden pek de etkilenmeyen ortağım tarafından kendi sorularının içerisinde veriliyor. Sözleri sadece basit birer soru olmanın ötesinde anlamlar da taşırken sesindeki tını, duyanların zihninde nereden geldiğini bile anlayamadıkları bir “akışkan” yargısıyla sıfatlanıyor. Kelimeler, vücudundan şaşırtıcı bir estetikle dökülüyor. Onun katılığının işimize duyduğu saygıdan kaynak bulduğunu yeniden anımsayıp iş üzerinde olmamızın verdiği keyifle not defterime gözlemlerimi karalamaya başlıyorum. Damlaların kaotik hareketlerine yağmur dendiğinde anlam kazanmış, kavranabilir bir şey olmaları gibi, defterimdeki bu karalamalar O konuştukça benim için anlaşılabilir olmaya başlıyor. Rüyada çıkılan gizemli yolculuğa kapılmışçasına sadece notlar alarak, toplumumuzu taşıyan bu hidrojen ve oksijenle şişirilmiş, güdümlü balonumuzun nerelere gittiğini seyre dalıyorum.

  • İki hidrojen ve bir oksijen atomunun eşitsizlik temelli birleşiminin çarpıklığı gereği su, üzerine tutulan ışığı, kuduz köpeklere yuva olsun diye yapılmış gibi dengesiz ve kırçıllı zikzakların oluşturduğu dehlizleri boyunca rastgele açılarla, diğer tarafındaki önceden kestirilemez bir noktaya taşıyor; ücret olarak da, zeplinimizde çeşitli amaçlarla kullanmak üzere, onun enerjisinin bir kısmını tarafımızca soğuruluyor.
  • Yapının diğer tarafına ulaşabilmiş ışıklar sağ sağlim olmaktan çok uzak şekilde, gurbette esaretle geçirdikleri zamana inat her açıya kaçışıyor. Esaretlerinin manyakça tehditlerine kanıp korkuyla deformasyona uğramış uslarını hezeyana teslim ederek, var olan bütün renkleri ölümlü zihinlere açık ediyor; kendi özündeki birliği bonkörce etrafına dağıtırken gök kuşakları oluşturuyor.
  • Çok Sayıda atomun üst üste ve yan yana sıralanmasıyla oluşmuş bu su damlası, gittiği her yerde, evrendeki yegane engel kendisi olmadığından, engellenen, soğurulan, kırılıp da bambaşka açılarla yaklaşan ışığı farklı işkencelerle yeniden kırıyor.
  • Canlı ve dolayısıyla hareket halinde olduğumuz için sürekli akışkan tuttuğumuz damla, böylece, sürekli farklı sahneler betimlercesine auroralar kadar çekici sahneler yaratıyor.
  • O Filozof’un, her şeyi mekanik yasalarla açıklamaya çalıştığı için aşağıladığı Bilim Modülü, ışığın zepline arkadan güç uygularayak ittirdiğini savunurken elbette yanılıyor. Gerçekte, damlamız, ereksel bir yönelim sayesinde güzel olan eseriyle bütünleşmek için nişan alıp, hedefine doğru uzanıyor.

Aniden zihnimdeki gizil bir şey beni dürtünce kendime gelip, aldığım notlara şöyle bir bakındım. Karşılıklı atışmaları, artistik tiyatral oyunları, soruları ve cevapları kaçırmamak için bunu aceleyle yaptım. Gözlerimin aktığı hızla, beynime adeta bir şey saplandı; soruşturma boyunca elde edilen verileri not almakla kalmamış, onları aktaran şahsın büyüsünün zihnime zerk edilmesine meydan bırakmıştım. Uzak, bilinmez diyarlardaki devler ve zindanları hakkında hikayeler dinleyen çocuklar gibi, anlatımın güzelliğine kapılmış, anlatılanı sorgulamaya kalkışmadan, hiç gitmediğim yerleri bildiğim sanrısına kapılarak gerçekte ne olduğumu unutmuştum. Ben bir dedektifim, vaizinin sözlerini kaydeden bir katip değil!

Yine de, sadece onun sözlerini yazmak ve daha sonra üzerlerinde açık açık düşünüp ortağımla tartışmak için güzel bir giriş tarzı olmuş bu. Notlarıma aynı yaklaşımla devam edecek ve yazdıklarımın sadece ve sadece O Filozof’un fikirleri(belki de sadece anlattıkları?) olduğunu unutmayacağım.

O‘na dikkatimi yeniden verdiğimde, zihnim sohbetten uzak kaldığı sürede bu mistik zehri, metabolizması olan mantığıyla iyice sindirmiş gibi dengemin dönmeye başladığını, sanrılar halinde ışıklar ve yokluktan gelen renklerin şarkılarına dair nağmeler algıladığımı fark ediyorum. Esrarlı ve hoş hissediyorum

  • Zibilyon tane oksijen atomu ve onun ancak iki katı hidrojen atomunun bağlarıyla oluşan zeplinimiz, diyarımızın ötesindeki diyarda böylece yol alırken, gezip gördüğü ve deneyimlediği yerlerden etkilenmiş bir turist gibi yolculuğunun hikayesini bize açık ediyor.
  • Yine okültizmin (bahsi nerede geçti?)benzer benzerine etki eder’ ilkesi gereği biz, oluşturduğumuz ve içinde yaşadığımız damlamızın oradan oraya sürüklenirken geçtiği yerleri, zeplinimizin yaşadığı değişimlere bakarak bulabilir ve -diyar hakkında daha geniş ve, belki de, başka şekilde ulaşılması imkansız bilgilerine ulaşabiliriz. Nereden geldiğimiz ve nerelere gittiğimiz olmasa bile neden ve ne şekilde, -belki de- nerede ilerlediğimiz bilinebilir. Hiç bir atomun ulaşamadığı bilgeliğe bu şekilde ulaşılabilir.
  • Şeylerin yapısını birebir anlatan çekirdek enerjisi kaynaklı titreşimlerin aksine ışık, ne olduğu belirsiz, dengesiz hareketlerle aramızdan geçmek için kurban verdiği her seferinde, takip edemediğimiz bir yöntemle, bizi yeniden şekillendirdi. Kendi vektöründe ilerlemek yerine her tarafımıza çarptı, dış-diyardaki yapıyı zeplinimize birebir yansıtarak taşıdı.
  • Bahsi geçen tekniklerle bu ‘dekore etme’ durumu incelendiğinde; güdümlü balonumuzu oluşturan her atomun kendi güdümlerince hareket etmeye başlayarak, damlamızı sistematik bir kaosla çalkaladığı görülür. Atomların vektörleri ilgi ve fark etme momentumuyla birbirlerinin yörüngesine dolanırken, onları çeken yegane şeyin diğerlerinin varlığının farkına varamamalarıyla sonuçlanan amaçsallıkları olduğu açığa çıkar.
  • Uğraşların bu denli ilgi çektiği bir devirde biz atomların ellerimizde bir şeyleri şekillendirmeye daldığı da buradan rahatlıkla çıkartılabilir ki şu halde, okültizmin bahsi geçen yasası gereği, vücutlarımızla var kıldığımız zeplinimiz bir tür ‘el’ bölgesinde olmalıdır.
  • Nasıl ki şu an, biz iki hidrojen ve O Filozof olarak üçümüzün birleşimi bambaşka bir politik ortamda eyliyorsa, o devir de bambaşka bir döneme devrilmiştir.
  • Farklı dönemlerin varlığına bir diğer kanıt da çok güzel bir yerden, bir diğer dönemden gelir: Yaşam denen şey bütün nesnelerde var olduğu halde kendimizi canlı atfedip diğerlerini ayırdığımız dönemdeki yargılarımızda bir sanısallık vardır. Dikkat edildiğinde fark edilecektir ki ‘canlı’, ‘cansız’, ‘varlık’, ‘hiçlik’ gibi kavramları kavrayabilmem için herhangi bir nesne zihnime verilmemiştir. Bizler, zeplinimizi oluşturan bütün atomlar olarak, düşünmeye başladığımız an varlığın bambaşka bir devrinde, bambaşka bir yerdeydik.
  • Edim ve devinimlere bedenle birlikte sebep olduğu için Ay’ın daima arkasında kalan ikinci bir göksel tanrı gibi fark edilmeden beklerken etki etmektedir. Bedenin birebir algılanabilir oluşu, algılayışın kendisinin farkındalığına gölge düşürdüğü halde dikkatli düşünülürse sezilebilir ve algının merkezi olan beyinciğe düğümlendiği görülebilir. İşte buraya yapılan bir ziyaret, bize tüm bu kaynağı gizemli ideleri kazandıran piyangonun çekildiği yerdir.

Az önce, algımın önünde gerçekleşen tartışmanın mistik büyüsüyle adeta cisimleşen bu sistemin ağırlığı beni eziyor, dikkatimi bulunduğum noktaya yönlendirmem gerektiğini vurgulamak istercesine tüm zihnimi zemine gömüyor. Algım, debelenmekte olduğu zeminin tek boyutlu uzamında bir komplo görmeye başlıyor. Adanmış her zihne, hareket eden her bedene yapılmış bir ihanet… Her biri iki ayrı modülde toplanmış, birbirinden farklı bu kadar atom… Diğer filozoflar bu kadar merkezi bir şeyi göremiyorlar mı? Her şeyin en temel açıklaması burada, bizimleyken onlar neden akışı bambaşka yönlere çekiyor, sözleriyle atomları ayrı ayrı şeylere karşı kışkırtıyorlar? Daha sorular koltuğuna oturmadan cevap yerini alıyor. Biliyorlar ve zihinlerinden yayılan titreşimi değiştirerek herkese karşı komplo kuruyorlar.

İşverenlerimiz bize bu soruşturmayı, hep birlikte oluşturduğumuz damlada bir kararsızlık, rüşvet sunarak aramızdan geçen ışığınki gibi çok yönlülük fark ettikleri için vermişti. Düzensizliğin kaynağının ele gelmeyecek kadar dağınık olduğuna inanmaya başladığım anda düzenin kendisini rastgele dağıttığını görmek beni sarstı. Kendisine gelen her türlü veriyi kaynağına geri gönderip yankısını dinleyerek teyit etmeye alışmış ortağımın bile alıcıları tamamen açılmış bir casus telsizine döndüğünü görüyorum. Doğru bilgiyi almakta olduğuna inandığı için parazit yapmaktan korkarcasına söz söylemekten çekiniyor, adeta sadece dinleyen bir böcek oluvermiş, dinleyiciliğin boş, sihirli özgürlüğüne sığınıyor.

O Filozof’tan daha neler yakalayabileceğimizi bulmak için ortağımı taklit ederek hafifçe öne doğru eğiliyorum. Sözcükler birbirleriyle oyun oynamak üzere buluşmuş çocuklar gibi kaynaşıp anlamsızlaşırken oralarda önemli bir şeylerin gizlendiğine dair inancım da güçleniyor. Zihnim, oyuncular arasına gizlenmiş canavarı ebeden önce takdim etmeye çalışıyor, anlatılanlar arasında zorlama bağıntılar kuruyor, sisin ardına gizlenmiş yıldızlardan fal bakıyor.

  • Beyincikte ussal bir yaratımla karşılaşmakla kalmayıp mental bir kaynaşmaya da maruz kaldığımız için bildiğimiz ‘yer çekimi’ kavramı, her şeyin birleşmek üzere tek bir noktaya doğru hareket etme eğiliminde olduğu bir diyara aitken, bizim akışkan yapımız ve salınışımız yer çekimi olmayan bir iç-diyarda gerçekleşmektedir. Böyle bir yapıda var olduğumuza göre, bağlı bulunduğumuz ve içinde zeplinimizle çeşitli manevralar yaptığımız canlı da bizim gibi yer çekimsiz bir mekana çekilmiş olmalıdır.
  • Gidilecek yolları defalarca arşınlamış ayakların nezakete kapılarak diğerlerini de oraya yönlendirmesindeki incelikle, her atom, aradığı şeylere ulaştırmak için diğerlerini, kimsenin işaret etmediği, bambaşka yerlere yönlendirdiği zamanlarda istikametler birbirine karışmıştı. Damlamız, içinde seyahat ettiği varlığın bacakları hizasındayken yer çekimsiz ortamda sadece ayak bağı olan bu organların yapısı, kendisini bizim de birbirimize engel olmamız şeklinde gösterdi.
  • Tüm diyarların ekildiği saksıdaki toprak olan Eter’i de başıboş düşünceler dolduruyor. Her şeyin mantık, fizik ve bilumum yasayı bilmeden aynı uyumlulukla hareket etmesini sağlayan bu yol göstericiler, ışığın zeplinimizden geçiş haracını teslim ederken onun bütün varlığını sarıp kılavuzluk etmesi ile bir zihnin düşüncelerine sahip oluş sürecindeki zorunlulukları ayırt etmiyor. Eter boyunca dalgalanan düşünceler bir zihindeki uygun yere denk gelince kilidine anahtar gibi uyarak yerleşiyor. Dalağın demir mineraliyle yaşadıkları gibi… Bizim bizzat oluşturduğumuz damlamızda yaşadığımız gibi…
  • Bulduğu her zihnin gerçek ve ruhsal alem arasında köprü olarak açtığı kollarının arasındaki şefkatli bağrının cazibesine kapılarak, gerçekliğe kadar sıçramak, kendisini yaymak için oraya akınlar düzenliyor. Bütün bu savaş meydanında tek bir düşünceye tutunmaması beklenen birey, kendi lunatikliğini göstererek, beklenenin aksini yapıyor ve kararlar alabilecek kadar batıllaşıyor..
  • Mekanik yasalarla iş gören bu sistemin çalışması Eter’den gelen düşünceler kadar, onların açtıkları kucakları tanıyıp kabullenebilecek, onlarla uyumlu olabilecek; usta yer alan bir şeyleri de gerektiriyor. Düşünceler, zihindeki bu idelerin arketipleri sayesinde türe özel tarzda oluşuyor; her us türü bir diğerinden farklı formatta düşünüyor.
  • Bütün bu sebeplerden ötürü, alınan kararlar da bireye özgün oluyor. Gerçek bir ortak dilden yoksun olan bireyler, uzlaşımsal dillerini oluşturuyor.
  • Diğer fertlere zarar vermemek için bu ince gösterge dansında bir ileri, bir geri manevralar yapan fakat, aralarındaki boşluğu gizil şekilde doldurarak kendi algısını yaymaya çalışan uslar, tüm toplumu böylesi kararsızlıktaki yapı taşları üzerine kuruyorlar.
  • Etrafta uçuşurken her yönden çarpıp saplanan, parçalanan, acıya sebep olan düşüncelere zihinsel bir refleksle, daha da odaklanarak yüklenen toplum, kendi zemininden kaçarak fakat bunu, yuvalarını kurdukları temellere yeni katları bir öncekiyle aynı malzemelerle çıkarak tüm damlayı kaynar hale gelmişçesine titretip dalgalandırarak, etrafanına atomlar ve daha minik damlalar sıçrattırarak yapıyor.
  • Diğer-taraftaki ışığın, haracını yatırdıktan sonra, renkleriyle tasarladığımız gökkuşağının şekline, tonlarına, renk ayrımları arasındaki uçurumlara bakarak, sadece bizim gibi H’lerin ve bu eşsiz çıkarımın yaratıcı olan zihin gibi O’ların oluşturduğu zeplinimizle nerede olduğumuzu bilebiliriz. Tüm tarihimizi, ne yapmakta olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini, ışığın okült aktarımıyla hediye ettiği edim tarzları ile bilebiliriz.
  • Böylece, en nihai noktaya kadar ulaşmak için vücudunda barındığımız canlının meziyetlerini birleştirdiğimizde onun diğer-uzay’da aşırı radyasyona maruz kalarak ölmek üzere olan, fakat bunu yaparken uğradığı ışınımın derisinden geçmesine izin vererek bizim toplumumuza yaşam katan bir astronot olduğunu görürüz. Var olanların şu ya da bu oranda bir araya gelerek oluşturduğu, meziyetleri kendisine özgü olmayan fakat sadece hamurundaki formülle anlaşılan basit bir yapı…
  • Bizim de maruz kaldığımız bütün kaos, yaşamın varlığa gelişi için yaptığı kasılmalardır.

Herkesin sözleri soyut alemlere fırlatılıp atılmış gibi bir anda durdu; konuşanlar sustu, sohbetin anıları ruhlarda daha derinlere ilerleyerek yaşama dair yeni yollar, olasılıklar buldu. Adımın karanlık merdivende şaşırılarak boşluğa atılmasındaki tökezleme gibi; zihnim yaşadığımız bilinmezlikteki sezgileriyle ilerlerken bir anda zemin altımdan çekildi ve panikle etrafıma bakıldığımdaki pozisyonumun umduğumdan çok daha uzaklarda olduğunu fark ettiğimde ruhum dehşetin fısıltısına kulak verdi.

Komplo yok. Üzerinde çalışabileceğim, etki ederek hakkında bir şeyler yapabileceğim hiç bir şey yok. Zihnim üzerinde ilerlediği temellerden bu şekilde bir anda yoksun bırakılınca refleksleriyle, kontrolsüzce hareket ediyor ve daha ötelere, bu diyarın dışındaki yerlere sıçramaya çalışıyor; davada o nihai noktaya ulaşacağının vaadine kapılmış giderken, odaklandığımdan ayrı bir noktaya yönlendirildiğimi fark edip karşı tepkimi patlatmaya hazırlanıyorum.

Mental sıçramamın ortasında, yükseklerdeki düşünce akışıyla kendi kokumu, durumumun kokusun alıyorum ve O Filozof’un tezine karşı çıkmaya, onu yönlendirmeye çalışırsam onun tezini kuvvetlendirmiş olacağımı kavrıyorum. Zihnimle tutunduğum bu şaşkınlık şemsiyesiyle, sıçradığım noktadan sakince yere iniyor ve kavuştuğum bu yeni duyuyla diyara bakarken her şeyi ilk defa algılıyormuşum gibi hissediyorum.

 

 

 

 

Aralarına katılan çok sayıdaki yeni atomu kullanmaları sayesinde zeplinlerini makinelerle geliştirmiş olmalarının keyfini sürerken, As yaşadıkları onca aksiyonu düşünüp neşeyle şöyle bir kıpırdandı. İlkin, konakçısı oldukları Alien, diğer ırkdaşlarıyla birlikte aynı şeyi istediğini fark ederek Dünya’ya baskına geçmişti. Tam bu saldırının heyecanı, hücreler arası sıvılarını çalkalamaya başlamışken gezegenin yörüngesindeki bir astronotun karşı saldırısıyla karnı yarılmış ve Arsenik gibi bir çok elementin oluşturduğu asidik kanı, damarlarındaki çatlaklarda topaklar oluşturmaya başlamıştı. Astronot, can haliyle boğuşurken katiline sarılarak ölmüş, As’nin zeplinini oluşturan kan akışını başlatmıştı. Avladığı astronot tarafından böylece ölüme sürüklenen Alien’in bedeninden astronotunkine fışkırırken vücutların duvarlarına çarparak bu zeplinin oluşma imkanını tesis etmişti. Bütün bu ıvır zıvır bilgiye sadece teknoloji sayesinde ulaşmaları ne de enteresan olmuştu aslında.

Molasına ara verdi ve zeplindeki herkes gibi üzerine düşeni yapmaya yeniden girişti. Toplu için üzerine düşeni yapacak, Yabancı-taraftaki atomlara tek tek dokunacak, beğenmediklerini eriterek diyardan eleyecekti. Teknoloji ne de güzeldi öyle; onsuzken asit zeplininin başındaki bir yerlerde olmanın önemini asla bilemezdi. Ondan gelen hakiki bilgiden muaf yapılar, saldırının başlamasıyla dengesizleşip oradan oraya kıpraşan damlalar için bir an üzüldü ama sonra yıkım işine geri döndü.

Selçuk Gökhan Kalkanoğlu

Büyüyünce yazar olacağına kendini inandırmış bir yavrucak. Öykü, çizgi roman, radyo tiyatrosu ve video oyunu alanlarında şansını deniyor. Yaratıcı sohbetten ve güzellikleri paylaşmaktan da çok hoşlanıyor. Yazılarına http://yordamsiz.blogspot.com/ isimli blogunda ulaşmak mümkün.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *