Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yapraklar Düşerken

Önceki Bölümler:

Uçan Halı Beni de Alacak
Slain Dehlizi’ndeki Beklenilmeyen
Rugnar’ın Öyküsü
Denizaltı Efendilerinin Öyküsü
Küçük Dostumun Şarkısı


Benim derdim, bir şeyler yaratabilmekti. Güneşin sesini duyurmak istiyordum onlara. Ben duyuyordum çünkü. Ayın fısıldayışlarını öyle bir işitiyordum ki; tüm dünya o an içime doğuyordu. Dar yolların, beni asla kabul etmediği bir yerdeyim. Geniş yollar ise insanlarla dolu. “Buraya gelme,” diyorlar ve beni kovuyorlar. Bunun umurumda olmaması gerekiyordu ama artık bıkmıştım. Yalnızlık, içimde uzun bir ova halini almıştı. Kuşlar sıçıyorlardı üstüme. Atlar öyle bir tepiniyordu ki; nalları bende kalıyordu. Bulutlar ise usulca işiyorlardı; gecenin köründe, sabahın umutlu vaktinde. Umut, benim için bir şey ifade etmiyor. İfade etseydi bu yolculukta olmazdım. İnsanlar, bana bir yabancıymışım gibi davranıyorlar; bakıyorlar ve gidiyorlar. Ben ise onlara hiçbir şey öğretemiyorum. Bakıp gitmek kolay; peki ya beni dinleyecek biri var mı? Sorunun cevabını hepinizin bildiğini, sanıyorum. Uyanmak uzun zamandır yapmadığım bir şey çünkü uyuyamıyorum. Uyumak istediğimden bile emin değilim. Rüyalarım, sevimli bir şekilde sürecekken; pislik kâbuslara dönüşüyorlar ve gözlerimi açtığımda ağlıyorum.

Evet, ağlıyorum! Gözlerimden düşen tuzlu sular; acılarımı söküp almıyorlar. Doğanın şarkısı, beni etkilemiyor. Daha doğrusu etkileyemiyor çünkü yüreğimde bir cızırtı var. Bazen çoğalıyor. Öyle bir çoğalıyor ki; kalbime ne kadar vurursam vurayım; geçmiyor. Sanmayın ki; tüm bunlar beni güçsüz kıldı. Hayır, bunu kabul etmiyorum. Daha da güçlendiğimi hissediyorum. Her defasında, zihnim açılıyor ve geçmişi görebiliyorum. Gelecek konusunda karar vermek haddim değil ama geçmiş benimdir ve onu açığa çıkaracağım. Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Belki de biliyorumdur. Yolum, usulca akıp giden çayırın yanında değil. Yolum, çekip giden küstah bulutların yanında da değil. Çekip gitmeyi seçtiğimde; ne olacağını biliyordum. Uzaklara gidecektim; yakın olmayan herhangi bir yere. Peki, ben ne yapıyorum? Gidiyorum… Ağaçların altında, yatıyorum ve hayatın doğuşuna tanık oluyorum. Bulutların altında, yürüyorum ve ıslanıyorum; sanmayın ki beni kirletiyor. Temizliyor beni; yolumun nerede olduğunu gösteriyor.

Yürüdüğüm toprak yol siliniyor, bulut ölen âşıklara ağladığında. Ve ben anlıyorum ki; bir yolum yok. Yolum, yolsuzluğum. Gidişim; hazin bir hiçlik. Ama değişmeyen bir şey var. Nasıl desem ki? Hiçbir şekilde değişmiyor ve gittikçe güçleniyor. Sanırsam, bu şeyin ismi sevgi. Bérdas iyi bir çocuk. Her şeyden önce; yaşama gerektiği değeri verebilen bir insan. İnsan diyorum ona çünkü kendime insan sıfatını layık görmüyorum. Yürüdüğüm bu yol bir gün silinecek; bu beni çok üzüyor. Öyle bir gün gelecek ki; diğerleri bizim bu yollardan geçtiğimizi bilmeyecek. “Anne, korkuyorum. Gidelim artık,” diyecek bir çocuk; yüzyıllar sonra. Korktuğu şeyin ne olduğunu bile bilemeyecek. Ormanın ona karşı sevgisini hissedemeyecek ve fısıltıları duyamayacak. Bérdas bu anlamda çok şanslı çünkü o ormanı seviyor. İçinde ki tüm canlılarla dost ve bu durum beni çok mutlu ediyor. Annesi yaşıyor olsaydı eğer ve bu yolları benim gibi bir talihsizle geçmek zorunda kalmış olmasaydı; aynen şöyle derdi: “Anne, hadi ormandan geçelim.” Eminim ki, böyle derdi. Unutulmaktan korkuyorum. Yürüdüğüm yollarda ki yaşlı kayalar; homurdanıyor bana. Çünkü onlarda aynı korkularını yaşıyorlar. Aynı zamanda onlar ağlayamıyor ama kim diyebilir ki; onların bir yüreği yok. Kim diyebilir; ayın ışıltısı, geceye bulandığında onla da ah çekmiyor. Bana göre, bir kaya herhangi bir nefes alandan daha canlıdır. Çünkü o her şeyi görmüştür ve tüm bu gördüğü şeylere rağmen susmayı başarabilmiştir.

Önümde apansız bir şekilde uzanan bu dar patika; geçmişe açılan bir pencere. Bu pencereye yaslanmak ve güzel gözlü çocukların, koşuşturmacalarını izlemek benim için büyük zevk. “Anne,” diye haykırıyorlar ve düşerek dizlerini kanatıyorlar. Hafifçe sızan kan, dizlerinden süzülürken anneleri koşarak yanlarına geliyor ve onları avutuyorlar. Gördüklerim, çocuklarla sınırlı değil. Havanın bize sunduğu şartlara göre hızlanıp, yavaşlıyoruz ve bu arada; çayırın şırıltısını duyabiliyorum. Bana öyle değişik öyküler anlatıyor ki; çoğu zaman kahkahalara boğuluyorum. Bazen ise hüzünleniyorum. “Bir zamanlar yavrum… Bir zamanlar…” diye başlamıştı bir ara. “Büyük bir savaş yaşanmıştı. Hmmmm! Çok büyüktü ve hızlıydı. Tabii, ben o zamanlarda çok yaşlıydım. Hmmmm! Gençler soyunup girerdi bana ve üzerinde ki kirleri temizlerlerdi. Hmmmm! Ne tatlı şeydiler onlar; vücutları ne kadar güzeldi. Yeni çıkmıştı güzel kızımın memeleri. Offf! Yeni çıkmıştı yakışıklının bıyıkları… Offf! Dün gibi hatırlıyorum işte! Hımmmmm! Sarılmıştılar birbirlerine; öyle bir sarılmışlardı ki, saatlerce böyle kalmışlardı. Ahhh! Şimdi öyle mi; sorarım sana? Öpüşmüşlerdi ve sonra birlikte yüzmüştüler içimde. Dün gibi hatırlarım! Dün gibi! Offf! DAHA SONRA NEMİ OLDU? Ne olacak ha; onlardan bana kalan sadece kandı. Onları tutmak istedim; korumak ve daha umutlu yarınlara kurdukları hayalleri gerçekleştirmek. Yapabildim mi? Hımmmm! Geldiler ve kestiler güzel kızımın başını. Geldiler ve parçaladılar yakışıklının bedenini. Offf! Ne kaldı bana onlardan; gülen yüzlerden ve umutlu yarınlarından bana ne kaldı? Hımmm! Dün gibi hatırlıyorum. Kan kaldı bana. Çığlıklarla dolu; temiz ve soylu kanlar, süzüldü taşlar atılmış dizime doğru. Uzanamadım işte! Olmadı ki! Nasıl yapabilirdim? BENİ SUÇLAYAMAZSIN! Kollarım yetişmedi, güzelimin kesik başına; yakışıklının bacağı sanki yok olmuştu. Ahhh! Beni dinleyen kalmadı şimdilerde. Offf! Oysa ne güzel öykülerim vardı! Unutmadım hiç! Asla unutmayacağım! Âşıkların, güzelliğini ve umutlarını hiç unutmayacağım. Eğer yaşatmak istersen onların anılarını; şöyle şu mısraları: ‘Öpüşürken o çayırda; birlikte gitseydik oraya; farklı olmazdı aslında. Sevişirken o çayırda; birlikte ölseydik; gecenin karanlığında, kötü olmazdı aslında…’ Bu uzun bir şiirdi. Yakışıklının uzaklaşan yüreği söylemişti bunu ve şimdi son mısralarını hatırlıyorum. Git artık! Yorma beni…” diyerek te bitirmişti.

Anıları yaşatacak kişi ben değildim. Yaşanmış şeyler; geçmişimde yer almayan şeylerdi. Aslında böyle bir şey söylemem gülünç çünkü benim bir geçmişim yok. Ama bu tür öykülere her zaman saygı duyardım ve sık sık kendi kendime; anlatırdım. Unutmak istemezdim çünkü. Unuttuğum pek çok şey vardı ve bunların arasına öykülerin girmesini istemezdim. Hatırlayacak birini arıyordum; bir zamanlar. Şimdi öyle bir kimsenin olmadığı biliyorum ve aramıyorum. Düşen yapraklar nasıl bir daha koptuğu yere geri gelmeyecekse; onlarda gelmeyecek. Anlatmayacaklar bana. Başımı okşayıp, geçmişten bahsetmeyecekler. Eğer benden sıkıldıysanız; gidin buradan. Sizi tutacak değilim. Yok, eğer dinleyecekseniz kulaklarınızı iyice açın: yalnızlığı yüreğinizde hissettiğiniz zaman; sizi gerçekten seven kişileri düşünün. Onlar uzakta olabilir. Belki gülünç olacak ama onları hiç görmemişte olabilirsiniz. Bunun bir önemi yok. Eğer kalbiniz size sevdiğiniz kişinin kim olduğunu gösterebiliyorsa; ona yürüyün ve sarılın. Ben bunu hiç yapmadım. Yapamadım. Bu sarılış bedenen değil; kalbimizle yaptığımız bir şey. Kalbiniz kimi gösteriyor dostlarım? Kim size sarılabilir? Ya da şöyle sorayım; sarılmak istediğiniz biri var mı? Yaşatabileceğim bir şey var ise budur o. Yüreğiniz size sevdiğiniz kişiyi söylediği zaman; ona karşı gelmeyin. Eğer karşı gelecek olursanız; hayatınız sevmediğiniz kişilerin yanında geçer. Ve ben buna hayat demem. Bana inanın dostlarım. Sevdiklerimiz bizi bırakmaz; yüreğimiz onları yaşatır.

“Bérdas,” dedim sabahın ilk ışıklarıyla. “Haydi, uyan dostum.”

Uyumalıydı. Saatlerce ve hiç durmadan günlerce uykuda kalmalıydı. Bir çocuğu uyandıran herhangi bir etkenin canı cehenneme! Ama madem benle devam edecekti yoluna; bir şey yapamazdım.

Gözlerini hafifçe açtı ve çehresini nazlı bir şekilde bana döndürdü. Yüzündeki tatlı yorgunluk ağzı kulaklarına doğru usulca hareket ederken; yok oldu. Canlılıkla ayağa kalktı.

Gözlerini biraz sertçe ovuşturdu ve yanımızdaki dereye giderek yüzünü yıkadı. Güneş daha yakıcı bir vaziyet almadığı için; kuşların cıvıltıları sakin zihnime serin sular misali dokunuyordu. Güzeldi. Beni gıdıklıyorlardı ve kuşkusuz Bérdas da bundan keyif alıyordu.

“Ne olacak bu hal?” diye seslendim ona.

Biraz şaşırdı. “Hangi hal, Rugnar?”

“Yaprak, diyorum,” dedim. “Dökülüyor ve kimse tutmak için davranmıyor. Bir yaprağın güzel olduğu yer; doğduğu ve büyüdüğü daldır. Dalların hafifçe kıvrımı, kış ayazında donar, yaz yağmurunda ıslanır. Pekâlâ, yaprağa ne olur? Yaprak tüm bunları güler yüzle karşılayıp, hayata tutunur. Sanmıyorum ki; bir yaprağı öldüren şeyler dış etkenler olsun. Onu ölüme götüren gerçek şey, kendisi.”

Bir kaşını kaldırarak, “Yapraklar ay gibidirler. Tabii, bir bütün olarak düşünecek olursak… Yok, olurlar ama bizi bulacakları vakit uzak değildir,” dedi bilgece.

Ona laf yetiştirmeye niyetim yoktu. Hem yaprak nereden aklıma gelmişti ki? Hafifçe güldüm ve mağrur bir bakışa bürünerek, “Ne kadar daha gideceğiz, sence” dedim.

Şeytanca bir gülüş attı. “Sende ne çok gidiyorsun be Rugnar. Bunun bir gidememe olduğunu ikimizde biliyoruz…”

“…yinede…”

“Kırk kilometre kadar aşağıda bir kasaba var. Ağlayankirpi ’nin eteklerinden bayağı bir ötedeydi sanırsam. Adı Wallas’tır,” dedi ve hiç çekinmeden pantolonunu çıkardı. Dere nede olsa akıyordu…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *