Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yaşam Uğruna

Güneş, ışıklarını etrafa örümcek ağı gibi yeni yeni yaymaya başlamıştı. Baba, küçük kızının elinden tuttu. Artık gitme vakti gelmişti. Ağır adımlarla patika yolda yürümeye başladılar. Yürüdükçe zemindeki dallar ve yapraklar çıtırdıyordu.

Henüz bir iki adım atmışlardı ki arkalarından gelen sesle geriye döndüler. “Yapmak zorundasın. Hepimiz için en iyisi bu.” Adamın eşiydi konuşan. Hala orman evinin kapısında durmuş(tabii ne kadar ev denebilirse; daha çok, küçük, tahtadan bir kulübeydi) onların gitmesini izliyordu. Adam bir şey demeden dönüp yoluna devam etti.

Ormanın sesi gittikçe etraflarını sarıyordu baba kızın: kuş cıvıltıları, çalılıklardan gelen hışırtılar ve uzaktan, bilmedikleri, kendi halinde akan hafif bir su şırıltısı sesi…

Kızı bir ara elinden kaçtı adamın. Ağaçların arasında gördüğü bir kuşa doğru koşmaya başlamıştı. Hep böyle olmuştu kızı. Hayvanları çok severdi. Özellikle de kuşları… O yüzden ona Minik Kuşum derdi babası. Bazen kızı babasını anlamaya çalışarak “Ama benim kanatlarım yok ki baba,” derdi.

Sesleri fark eden kuş uçmuştu. Üzüntüyle havaya doğru bakan kız, “Baba, neden bu kuşlar hep benden kaçıyorlar?” dedi.

“Onları ailelerinden ayırmanı istemiyorlar da ondan, Minik Kuşum.”

“Ama ben onlarla arkadaş olmak istiyorum. Onlarla konuşup nasıl uçtuklarını öğrenmek, sonra onlar gibi uçmak istiyorum baba.” Babasının cevabını beklemeden patikada yürüyüp etrafı keşfe koyuldu.

Ardından kızını izleyen adam, onun saman sarısı lüle saçlarına, minik adımlarla ilerleyip tıpkı Doğa Ana gibi büyük bir şefkatle çiçeklere dokunmasına, ağaçları seyretmesine, hayvanlara büyük bir merak duygusuyla yaklaşmasına hayranlıkla baktı.

Sonra içinden bir şeyin eksildiğini hissetti adam. Adını koyamadığı bir şey. Gözlerine yaşlar doldu. Nasıl yapacaktı bunu? Nasıl kıyacaktı kızına? Eksilen merhameti miydi yoksa insanlığı mı? Bilmiyordu…

Beş çocuğuna da zorlukla bakıyordu baba. Çoğu zaman bakamıyordu bile; kimi günler boğazlarından tek lokma geçmezdi, genelde balık tutamadığı zamanlarda olurdu bu. Ormanın kıyısından köşesinden topladıkları yabani otlarla yemek yapmaya çalışırlardı bu günleri geçirmek için. Zaten yaşı da epey geçmişti. Gittikçe daha az avlanıyordu. Ve gittikçe daha fazla aç kalıyorlardı.

Eşinin ısrarları, kavgaları ve düşüncelerini ele geçirmesiyle adam, kadının dediklerine ikna olmuştu en sonunda. En küçük çocuklarını –tek kızdı ve adamın önceki eşindendi– Minik Kuşunu, bir boğaz eksilsin ve elleri para görsün diye satmaya karar vermişlerdi. Lanet olası kasabaya zengin birini bulmak umuduyla binlerce kez gitmişti ama, olmamıştı. Zehirli sarmaşıklar gibi tüm vücudunu saran karısının ısrarlarıyla, en sonunda bu yola çıkmıştı: Ölüm yoluna…

“Baba daha gelmedik mi? Nerede avlanacağız?” Kızı patika yolun ortasında durmuş babasını masum gözlerle süzüyordu.

Dizlerinin üstüne çöküp kızıyla aynı boya gelen adam, “Az kaldı. Bak, ilerideki sandalı görüyor musun? Oradan göle açılıp bir sürü balık tutacağız,” dedi. Eliyle ağaçların arasından görünen rıhtıma bağlı küçük sandalı gösterdi.

Kızına ava çıkacağız demişti. Aslında doğruydu bir bakıma; kızı av, kendisi avcı.

* * *

Rıhtıma iyice yaklaşmışlardı artık. Hava, sanki adamın hissettiklerini biliyormuş gibi hüzünlü bulutlarla kaplanmıştı. Yağmur yaklaşıyor, diye düşündü adam.

Baba, kızının elini tekrar tuttu. Rıhtıma çıktılar ve adam kızını dikkatlice sandala yerleştirdi. Etraftan büyükçe bir taş bulup sandala koydu, kendi de bindikten sonra rıhtıma bağlı halatı yavaş bir şekilde çözmeye başladı. Belki bir şey olurdu da yapmazdı bu işi. Bekliyordu. Hadi bir şey olsun. Buradan gitmeden bir şey olsun da geri dönelim! Nasıl yaparım ben bunu?! Halat çözülmüştü. Sandalın ortasına geçip oturan adam iki taraftaki kürekleri suyla buluşturdu ve sandal suyu yararak hareket etmeye başladı.

Kız, sandalın ucuna -babasının karşısına- oturmuş, meraklı gözlerle eğilip gölü seyrediyordu.

“Baba, bak bak balık zıpladı!” dedi az sonra heyecanla.

“Gördüm, Kuşum.” Adam ilgisiz bir sesle konuşmuştu. Babasının heyecanına ortak olmadığını gören kız, tekrar gölün derinliklerini seyre daldı.

Elinden geldiğince kürekleri yavaş çekiyordu adam, ama sanki o yavaş çekmeye çalıştıkça daha hızlı gidiyor gibiydi sandal.

Kara bulutlar iyice sarmıştı gökyüzünü. Güneş ışıkları bulutlar tarafından yutuluyordu. Etraf gri bir sonsuzluğu uzanıyor gibiydi.

Az sonra, gölün iyice açıklarına varmışlardı. Her kürek darbesiyle sudan çıkan ses, adama sona yaklaştıklarını hatırlatan bir adımdı sanki. Kalbi sıkılıyormuş gibi hissetti önce. Terlemeye başlamıştı. Ruhu, bedenini reddediyordu; sıkışıp kalmış gibiydi vücudunda.

Babasının hareketlendiğini hisseden kız dönüp ona baktı. “Burada mı balık tutacağız baba? Ben çok acıktım biliyor musun? Hep o ormandan toplayıp yaptığımız otlardan yemek istemiyorum; karnımı ağrıtıyorlar. Bugün çok balık tutalım, söz veriyorum hiç ses çıkarmayacağım; her gün de balık yesek yine ses çıkarmayacağım.” Babasının durgunluğunu fark eden kız sessiz kaldı. Anlam verememişti babasının yaptıklarına.

“Gel buraya,” dedi adam kızına. Badi badi kendisine doğru yürüyen kızına iyice sarıldı. Saçlarının kokusunu içine çekti; taze çiçek gibiydi kokusu. Eliyle saçlarını geriye taradı Minik Kuşu’nun. Ne kadar da masumdu yüzü; görenin dönüp de bir daha bakmak isteyeceği bir yüz… Kızın küçük ellerini ağzına götürüp her yerini öpücüklere boğdu adam. Tekrar sarıldı. Tekrar öptü. Kızın her bir uzvunu inceledi, zihnine kazıdı.

Artık yapmalıydı. Mecburdu. Diğerlerinin yaşaması için bu şarttı. Sandalın öteki ucundan aldığı halatın bir ucunu, yanında getirmiş olduğu taşa bağladı. Dizlerinin üzerine çöküp diğer ucunu da kızının ayağına bağladıktan sonra kızı, “Baba neden bağladın bunu ayağıma?” dedi ilgiyle.

“Sandaldan düşmeyesin diye,” dedi adam boğuk bir sesle.

Ayağa kalkan baba bir eliyle kızını sarmalayıp öteki eline taşı aldı. Tam havaya kaldıracakken kızını, “Baba dizlerin hep çamur olmuş,” deyişini duydu. Kız, babasının kolundan sıyrılıp minik elleriyle onun dizindeki çamuru temizlemeye çalıştı.

Gözyaşları, açılan baraj kapaklarının ardından boşalan sular gibi gözünden akmaya başladı adamın.

Ardından gölden bir ses çıktı. Adam ne olduğunu kendi bile anlamadan kızını suya atmıştı.

* * *

Sanki tanrılar gökte savaşa tutuşmuş gibi şiddetli gürlemeler duyuluyordu havadan. Yağmur artık çiselemeye başlamıştı. Yakında bir fırtına kopacaktı.

Zaman kavramını yitiren adam, suların kızını yuttuğu noktaya gözlerini dikmiş bakıyordu. Her şey bir anda tekrar gözünün önüne gelmeye başladı. Ne hissetmişti o an hatırlayamıyordu aslında. Ama kızını kendisi atmıştı suya. Neden yapmıştı? Cevap veremezdi.

Vücudundaki bütün damarlar kan değil de ateş taşıyordu sanki. Ateşi en çok da kalbinde hissediyordu.

Bir anda suya atladı adam. Kızını bulmalıydı. Minik Kuşuyla daha çok gezecekti. Onunla gördükleri her hayvan hakkında konuşacaktı; bıkmadan usanmadan. Her sorusuna cevap verecekti. Ama en çok kuşlar hakkında soracaktı. Evet, biliyordu. O, en çok kuşları severdi. Bulmalıydı onu. Bulmalıydı ve daha çok soru sorması lazımdı onun!

Nefesi tükenene, kolları ve bacakları çalışmayana kadar gölü taradı baba, ama bulamadı kızını. Yağmur iyice şiddetlenmişti. Çaresiz sandalına tırmandı. Sandal, rüzgâr ve yağmurun etkisiyle bir o yana bir yana sallanıyordu. Adamın kolları, sanki kendinden ayrı çalışırmışçasına kürekleri çekmeye başladı.

Evdekilere bakmak için hep bu sandalla gölün en uç noktalarına kadar açılıp balık avlamıştı. Kimi günler hiçbir şey bulamadan dönmüş, kimi günler boğazlarından bir öğün geçecek kadar avlayabilmişti… Ailesine bu tekneyle bakmıştı. Şimdi de öyle değil miydi? Bu yaptıkları ailenin yaşayabilmesi için değil miydi? Onlar için yapmamış mıydı?

* * *

Deneysel Araştırma Merkezi
Var Oluş Deneyi: Araştırma 1
26.06.2094 / 5.05 pm

“Profesör, uyanın! Profesör…” Adam gözlerini açtı. Etrafta yoğun beyaz ışıklar, çeşit çeşit bilgisayarlar ve ona bir yerlerden tanıdık gelen bir sürü değişik alet vardı. Arkasında da tünele benzeyen bir girişi olan kocaman bir makine.

“Nasılsınız Profesör?” Az önce duyduğu sesti adamın. Sesin geldiği yöne döndü. Orta yaşlı, üzerinde beyaz önlük olan, kızıl saçlarının yüzüne ayrı bir güç verdiği bir kadındı bu.

“Neredeyim ben?” dedi adam.

“Deneysel Araştırma Merkezi’ndeyiz efendim.”

Anılar, zihnine vahşi hayvan sürüleri gibi yayılmaya başladı. Hatırlıyordu. Artık dünyada daha az insan vardı. Son dünya savaşında kullanılan silahlar, nüfusun yüzde doksanını yok etmişti. Bütün bilgi birikimi, deneyler, adalet sistemi, rejimler yok olmuştu. Kalan son bilim adamları bir araya toplanmış ve insanlığın bu denli acımazlığını araştırmaya koyulmuştu.

Zamanında yer altında inşa edilen, bu nedenle savaşta zarar görmeyen bu araştırma merkezinde deneylerine başlamışlardı. Eski yazıları, tabletleri çevirmişler; insanlığın yaşama isteğine yönelik bütün kayıtlarını Uygulayıcı Simülasyon’a yüklemişlerdi. Böylece insanların ta eski zamanlardan günümüze kadar nasıl yaşadıklarını, yaşamak için neler yaptıklarını, nelerden vazgeçtikleri, vazgeçebileceklerini Simülasyon’da görmeyi umuyorlardı.

Denek olmayı kabul eden Profesör, Simülasyon’a -tıpkı bir tüneli andırıyordu- girmişti. Karşısına çıkan olayları nasıl çözümleyeceğini, bu olayların nasıl insani tepkilere yol açacağını, yaşama dürtüsünün günümüze kadar nasıl değiştiğini birinci ağızdan anlatabileceğini umuyordu Profesör.

“Profesör, efendim daldınız… İyi misiniz?”

Derin düşüncelerinden uyanan Profesör, kadının dediklerini duymamış gibi “Deneylere son veriyoruz,” dedi.

“Ne? Ama nasıl olur efendim? Bu araştırmalar son umudumuz. Başka kaynak bulamayacağız.”

“Başka kaynak bulmaya gerek yok kızım. Bu araştırmalar yalnızca zaman kaybı. İnsanlığın var oluş amacı yaşamak. Hiçbir şey bunun önünde duramaz, hiçbir şey! Eskiden de böyleymiş şimdi de…” Aklına bir cümle hücum etti. Nereden hatırlıyordu bilmiyordu. Belki bir kitapta okumuştu belki de bir filmde izlemişti. Ama gördüklerinin ve yaşananların güzel bir özeti olduğunu biliyordu.

“İnsanlar neden savaşıyorlar biliyor musun? Çünkü dünya insansız başladı ve insansız bitecek de ondan.”

Yaşam Uğruna” için 6 Yorum Var

  1. Öykünüzü okurken ilk satırlarda içimden; “duygusallık anlayışımız çok benziyor” dedim. Daha sonra farklı ve beklemediğim bir sonuç bölümü geldi tabii.
    Kaleminize sağlık ama bir önerim olacak. O ilk satırlardaki duygu ile yazmaya devam edin bence. Trajediyi mükemmel bir şekilde yakalayacağınız, cümlelere verdiğiniz duygulardan belli oluyor. Teşekkürler

  2. Merhabalar.

    Öncelikle ellerinize sağlık, çok güzel bir hikâye olmuş. Gerçekten çok etkileyiciydi.

    En baştaki yoğun duygular, küçük kızın masumiyeti, babanın bunu yapmak istemeyişi ama yapmak zorunda kalması… Hepsinin anlatım biçimi çok başarılıydı. Ama en sona doğru küçük kızın en azından bir şeyler sezmesi gerekiyormuş gibi geldi, sonuçta babasının durgunluğunun bir sebebi olması gerektiğini anlaması gerekirmiş gii geldi. Çocuklar bu tür şeyleri hisseder nasıl olsa.

    Ve son kısımsa gerçekten şaşırtıcıydı. Şahsen birden bire ordan oraya atlayınca ne olduğunu şaşırdım ama son cümle çok güzeldi.

    Ellerinize sağlık, çok güzel bir hikâye olmuş.

  3. çaresizlik ve pişmanlık duygularını çok iyi yansıtmışsınız. Okurken insan bu duyguları yaşıyor adeta. Sonuç kısmı beklediğim gibi değildi belki fakat son cümleniz gerçekten çok etkileyiciydi. Güzel ve etkileyici bir öyküydü. Elinize sağlık..:)

ULZ için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *