Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yeni Dünya

Eğer bu satırları okuyorsanız ufak da olsa bir şeyleri başarabilmişiz demektir…

Yaşadığınız yıldan tam 100 sene sonra şu anda gördüğünüz dünyanın yok olduğunu ve nicelerinizin toprağa karıştığına şahit olacaksınız. Yaşadığınız dünyanın tadını çıkarmanız için 6 yılınız var. Umarım yapabilirsiniz. Çünkü ikinci bir şansınız olmayacak.

Yeni Dünya

2020 yılıydı, gelişen dünyanın çarkları son hızla dönüyor, dişlilerin arasında ezilen soyutlukların tadını çıkarmadan yutuyordu. Teknoloji beklenilenden hızlı ilerlemişti ve ülkeler yeni geliştirdikleri her şeyi çekinmeden gözler önüne seriyorlardı.

Bu sayede sağlıkla ilgili problemlerin neredeyse hepsi aşılmıştı. Ulaşım artık onlarca saatin harcandığını bir süreç değildi. Çoğu şey yolunda gibi gözükse de herkesin bildiği o tek sorun hala vardı: Para. Gelişmelerden herkes faydalanamıyordu. Yüksek miktarlarda para gerekliydi, sınıfsal üstünlük olmadan teknolojik gelişmelerin bir anlamı yoktu. Tabi kimse böyle bir eksikliği gidermek amacıyla isyan etmeye kalkmıyordu. Eski dünyanın insanları için bu bir sorun sayılmazdı. Zaten sahip olamamaya alışmışlardı. Bilgisayarları karşısında yapılan icatların videolarını seyretmek yetiyordu, 2021 yılına kadar.

2021 yılının gelmesiyle dünyada çok önemli bir gelişme daha oldu: Büyü tekrar keşfedildi-ortaya çıktı-. Fakat bildiğiniz gibi teknoloji dünyasında böyle bir gelişme hemen kabul görmedi, hatta alay konusu oldu. Gözlüklü ve şişman çocukların bol cüppeler giyip yaptıkları toplantılar kulağa komik geliyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, komikti de. Ama 21. Yüzyıl insanının bitmek tükenmek bilmeyen hırsı ve arzusu büyüyü 1 yıl içerisinde üst seviyelere taşıdı. Sonrasındaki yıllarda ise ülkeler tarafından kabul edilebilir bir güç halini aldı. Dönüşüm de tam o yıllarda başlamıştı.

2030’lu yılların başında çoğu güçsüz ülke büyüyü eğitim alınması gereken bir ders olarak okullara ekledi. Fakat bu yeterli değildi. Zamanla büyüyü tamamen fen bilimi öğretilen derslerden ayırdılar. Ona özel bir alan kurdular. Artık Hammadde, üretim, özgürlük gibi eksiklikleri olan ülkeler büyünün gücüyle kendilerine arenada yer bulmaya başlamışlardı. Tabi ki hallerinden memnun olan güçlü ülkeler bu durumdan rahatsız oluyorlardı. Ve bu amaçla birçok korkutucu deney yapıp gözdağı vermekten geri durmuyorlardı. Çünkü büyünün ellerindeki teknolojiye kıyasla bir hiç olduğunu düşünüyorlardı. Ama yapılan tüm korkutma çabaları geri tepti.

2034 yılında birkaç aptal çocuğun İngiltere’deki 150 bin kişilik bir şehri şimşek yağmurunu tutmasıyla ilk gerçek çatışma, daha doğrusu tüm dünyayı içine alan savaş başladı.

Yıllar süren savaşlar sonucunda dünya haritası değişti. Savaşa katılmaktan kurtulmayı başaran ülkeler bile değişiminden nasiplerini almışlardı. Zira hepsi bir karar vermek zorundaydı. Büyü ya da teknoloji.

Yeni ülkeler büyü veya teknolojiyi seçerek yeniden yapılandılar. Savaşlarda büyünün etkisi kanıtlansa da teknolojiyi seçen ülkeler sayısı çoğunluktaydı. Son dönemlerde ortaya atılan iddiaya göre büyü büyük bir deneyin yanlış gitmesi sonucunda ortaya çıkmıştı ve bazı bilim adamları bu kırıklığı tekrar kapatabileceklerine inanıyorlardı. İnanmaktan öteye gidemediler. Ama henüz pes etmiş değiller.

Nihayetinde, dünyaya ne olduğu önemli bir hikaye, fakat ben size dünyamız için daha önemli olan 12 hikayeden 4.sünü anlatacağım. Diğer 11 hikaye ise şu anda başka birilerinin elinde olmalı.

Doğan Işık

Kren, pürüzsüz kar örtüsünün ve sonsuzluğa uzanan yeşil çam ağaçları içindeki kulübesinde huzursuzca adımlıyordu. Bir ara durup pencereden dışarıyı gözledi. Gece olmasına rağmen gökyüzünde katmer katmer olmuş gri bulutları seçebiliyordu. Sanki çocukluğunu geçirdiği şehirdeydi. İçi iyice sıkıldı. Küçük kulübesinin içinde adımlamak hiçbir işe yaramıyordu. Kendini ruhsuzca kuzey ışıklarını görebildiği yatağına bıraktı. Şu anda hiçbir şey düşünmeden uyumak için parmaklarından birini feda edebilirdi. Ama çok geçti. Çocukluk anıları soğuk parmaklarını çoktan boynuna dolamıştı bile.

Kren gerçekten özel bir çocuktu. Ona tanrının attığı zarlardan en yükseği denk gelmişti ve dünyaya geldiği ilk andan itibaren bahşedilen armağanın bilinceydi. Fakat ailesinin Kren’le aynı bilince sahip olduğu pek söylenemezdi. Aslında onlar da oğullarının tartışma götürmez bir zekaya sahip olduğunu biliyorlardı. Ancak, Kren 13 yaşına geldiğinde okuldan alırken bir saniye dahi düşünememişlerdi. O günü çok iyi hatırlıyordu.

Haftanın son ders günüydü. Her zamanki gibi kapalı bir hava vardı ve yağmurun durmaksızın düşüyordu. Dersin ortasında birden kapı açıldı. İçeri giren Kren’in annesiydi. Sınıfa dalıp apar topar Kren’i dışarı çıkarmış, çantasını bile almasına izin vermemişti. Bu çok yaşanan bir durum değildi. Sizinkinin aksine zamanımızda eğitim en önemli şeydir. Herhangi bir dersi sebepsiz yere bölmenin ciddi cezaları olur. O sebeple herkes şok içindeydi. Sanki gözlerin önünde işlenen bir cinayet tanık oluyorlardı. Kren bir dahi olabilirdi ama neler olup bittiği hakkında onun da hiçbir fikri yoktu. Açıkçası, korkmuştu. Annesi tarafından ite kaka okulun dışına çıkartıldı. Sanki yağmur yokmuş gibi yürüyen annesinin takip etti. Ancak okulun dış kapısından çıkarken üzerindeki şoku atlatabilmişti. Topuklarını yere vurarak durdu. Gözlerini annesinin gözlerinin üzerine dikti.

Kren annesini böyle görmeye alışık değildi. Kafasında gezinen onlarca uzun cümleyi yutup sadece “Anne.” diyebildi.

Kadının gözleri yuvarlarında dönüyordu. Cebinden kırışık bir kağıt çıkardı. “Sana bunun gibi kaç tane ödev verdiler.”

Kren yağmur damlalarıyla ıslanıp incelen kağıda baktı. “Sadece onu verdiler.”

“Peki, ödevini yapıp hocalarını gösterdin mi?”

“Bugün gösterdim.”

Oğlunun saçlarını okşayıp yanına çömeldi. “Şimdi buradan gitmek zorundayız, Kren. Baban dışarda bizi bekliyor.”

“Çantamı alıp geleyim o halde.”

“Çantana gerek yok. Biz gerekli şeylerin hepsini yanımıza aldık.” Kren’in daha fazla konuşmasına izin veremeden kucağına aldı. Koşar adımlarla dışarda bekleyen arabaya bindi.

Kren bundan sonraki beş yılını yollarda geçirmişti. Ve bu beş yıl içerisinde kaçışlarının ardında yatan gerçeği öğrenebilmişti.

Yeni dünyada Kren gibi üstün zekalı insanlar en değerli varlıklardı. Özellikle teknolojinin kabul edildiği ülkelerde okullardan birçok çocuk toplanır, dahi sınıfındaki çocukların hepsi yüzlerce deneye tabi tutulurdu. Aslında ülkelerin kötü bir amacı yoktu(!) Sadece genlerinden faydalanıp aynı zeka oranına sahip yüzlerce çocuk dünyaya getirmek istiyorlardı. O toplanan zeki çocuklardan bir daha haber alınamaması ise basit talihsizliklerdi. Kren ailesi sayesinde o talihsizliklerden hiçbirine maruz kalmamayı başarmıştı ve artık 20 yaşındaydı. Yaklaşık 2 yıldır kaçmıyor, ailesine daha fazla çile çektirmemek için dağların ortasındaki kulübesinde izole bir hayat sürüyordu. Ama yaşadığı hayatın, acı içinde geçen yılların kabul edilebilir bir yanı yoktu ve asla kabul etmeyecekti, bugün de olduğu gibi.

Yatağında sola döndü. Yumruk yaptığı eli sıkmaktan uyuşmuştu. Yeşil bir tül misali geceyi kaplayan kuzey ışıkları keyifsizliğini örtmeye yetmiyordu. Küfür ederek yatağından kalktı. Biraz hava alsa iyi olacaktı, hem gece için odun da taşımış olurdu. Kulübesinden dışarı çıktı. Tam o sırada kulaklarını patlatacak kadar güçlü bir çatırtı duyarak kar içindeki yere çöktü. Sanki gök yırtılmıştı. Hayret içinde etrafına bakındı. Gördüğü şey karşısında neredeyse küçük dilini yutacaktı. O müthiş doğa olayı kuzey ışıkları gökyüzünde girdap benzeri bir hal almıştı. Tekrar doğruldu. Ani çıkan sesten dolayı elleri titriyordu. Ormandan yükselen yüzlerce hayvan çığlığının kesilmesini bekledi. Fakat pek mümkün değildi. Kötü bir şeyler oluyordu.

Korkak adımlarla birkaç metre evden uzaklaştı. Yerde yayılan ufak titremeleri hissedebiliyordu. Önce bir silah denemesi olduğunu düşündü. Ancak ormanın ortasında silah denemeleri çok saçma olurdu. Ek olarak, silah denemesi kuzey ışıklarının girdap halini alıp yere doğru çekilmesini açıklamazdı.

Yürümeye devam etti. Her attığı adımda kuzey ışıklarının azaldığını görebiliyordu. Kaçışan hayvanlardan dolayı sessizleşen ormanın içine girdi. On dakika sonra tok bir insan sesi duyarak durmayı akıl edebilmişti.

Karın içinde dengesizce yürüyerek fazlasıyla ses çıkartıyordu. Ağaçlardan birinin arkasına saklandı. Anlayamadığı bir dilde insan sesi duymaya devam ediyordu ama gözüne çarpan hiçbir siluet yoktu. Sesin geldiği yere biraz daha yakınlaşması lazımdı. Bu kez ayaklarını yerde sürüyerek ilerledi. Nereye yürüdüğünü çok iyi biliyordu. Zira ağaçların arasından sızan güçlü yeşil ışığı çok net görebiliyordu. Kuzey ışıklarının çekilip, yoğunlaştığı yer orasıydı.

20 dakika sonra üç tane karaltı görerek saklandı. İlk duyduğu sesleri artık çok net işitebiliyordu. Onun bildiği bir dile ait değildi. Normalde olsa ürperir, hatta korkudan ne yapacağını şaşırırdı. Lakin tanık olduğu olay gerçekten sıra dışıydı. Üç tane karaltı bağıra çağıra göğe ait olan o güzelliği bir maddenin içine çekiyorlardı.

Sesler gittikçe yükseldi. Aynı ölçüde toplanan ışık da arttı. Gökte neredeyse kuzeye ait hiçbir ışık kalmamıştı. Birdenbire tüm ışık çekildi. Evde duyduğuna benzer bir çatırtı duyarak gecenin karanlığa mahkum edildiğini gördü. Fakat daha hiçbir şey bitmiş değildi.

Artarda yükselen silah sesleri Kren’in gözlediği adamlardan birine isabet etti. O sırada etrafına ufak yeşil şimşekler atan yumruk büyüklüğünde bir taşın düştüğünü gördü. Taşın ne olduğunu düşünmesine gerek yoktu. Kuzey ışıkları bir şekilde o taşın içine çekilmişti.

Bilinçsizce ağacın arkasından çıktı. Koşarak ilerdeki başka bir ağacın arkasına saklandı. Karşı taraftan açılan yalım ateşi ortalığı talan ediyordu. Fakat bunun tek taraflı bir saldırı olmayacağını anlayabilmişti.

Gördüğü karaltılardan birinin avuçları arasından yayılan mavi bir ışık gördü. Yaklaşık yarım dakika sonra gökten sivri buz parçaları kurşunların geldiği yere düşmeye başlamıştı.

Kren için bu bir fırsattı. Adamların atağı sayesinde ateş kesilmişti. Gördüğü karşı saldırının etkisinden çıkmak amacıyla kafasını sallayıp derin bir nefes aldı. Daha fazla kendini tutamamıştı. Var gücüyle koşarak kendini taşın düştüğü yere fırlattı. O an yaşamın durduğunu hissedebilmişti. Siyahlar içindeki iki adam ona bakıyor, kim olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Karşı taraftan ateş açanların ise orada ne haltlar döndüğü umurunda değildi.

Kren kurşunların dibine düşüp havaya kar sıçratmasına rağmen korkmuyordu. Taşın enerjisine kendini kaptırmıştı. Kar altında olmasına karşın etrafına yeşil şimşekler fırlatan taşı eline aldı. Bu sefer iki yanında duran büyücünün de üzerine koşmaya başladığını görmüştü. Yüzünde aptal bir tatmin ifadesiyle ayağa kalktı. Bir dehaya göre dünyanın en büyük aptallığını yapmış olabilirdi. Silahların namlıları anında üzerine döndü. Artık pişman olmak için çok geçti.

Ona yaklaşan ilk kurşun elindeki taşı parçalayıp göğsüne girdi. Diğer onlarcası ise vücuduna doğru ilerlemeye devam ediyordu. Ama düzen biranda bozuldu. Tam o sırada parçalanan taştan kör edici bir ışık yayılarak neredeyse tüm ormanı kapladı. Işık sadece üç saniye kadar görünür kalmıştı. Fakat bu süre bile fazlaydı.

Kren dehasına abes bir aptallıkla iyileşmiş göğsünün üzerinde elini gezdirdi. Etrafında az önce ona saldıran insanların külleri haricinde tek bir şey kalmamıştı. Etrafında ölen onca insana karşın içinde hissettiği güçle sırıttı. Zaten vücudundan dışarı sıçrayan yeşil ışıklara bakarken gülmemesi mümkün değildi. Bugün Kren’in hayatında gördüğü en aydınlık, başkalarının ise gördükleri en karanlık gün olmuştu. Ve Kren yaşadığı sürece karanlık günler gelmeye devam edecekti.

Yeni Dünya” için 4 Yorum Var

  1. anlatımınızdaki akıcılık bu heyecanlı öyküyü okurken daha fazla heyecanlanmama sebep oldu. elinize sağlık 🙂

  2. İlk satırlarda “Temeli bilim-kurguya mı dayanacak?” sorusunu, sonraki paragraflarda “büyü”den bahsederek zayıflattınız; ancak daha sonra büyüyü de bilim-kurguya yedirmenizi çok beğendim. Bunu da çok hoş bir örgüde gerçekleştirmişsiniz. Bir çırpıda okudum. Başarılıydı. ^^

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *