Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yuvasız

“Kardelen, hemen Merve Abla’na gitmeni istiyorum.” Kız kardeşim, Bade’nin gözlerindeki öfkeden öyle korkuyordu ki normal şartlar altında asla yapmayacağı bir şey yaptı, üvey annemizin sözünü dinledi. O komşumuz Merve Abla’ya giderken ben evde Bade’yle yalnız kalmıştım, onu bu kadar öfkelendiren şeyi merak etmiştim. Okulda sigara içerken falan yakalanmamıştım, disipline gitmemiştim, hiçbir öğretmenimden zehir zemberek telefonlar almamıştı, ev işlerine üzerime düşeni de yapmıştım. O zaman niyeydi bu öfke?

Gözlerini kısarak bana baktı. “Bugün annenin yediği haltları öğrendim.”

İç geçirdim. Sorum ben değildim – var oluşumdu. “Annem öldü, Bade Abla. Arkandan konuşman doğru değil.” Dudağının kenarı kıvrıldı.

“Annen iflah olmaz bir sürtüktü. Sana evlenmeden önce hamile kalmış.”

Gülümsemesi, kanserin bir vücudu ele geçirmesi gibi yüzüne yayıldıkça yayıldı. Bunun benim yüzümdeki ifadeden kaynaklandığını biliyordum. “Babamla yaptıkları seni hiç-“

Kocaman bir kahkaha attı. “Baba dediğin adamı mı yoksa gerçek babanı mı kastediyorsun?”

Bu kez yüzümdeki kanı çekilirken hissettim. Düşmemek için kendimi koltuğa attım. Bana doğru ağır adımlarla yaklaştı. “Bu sır açığa çıkarsa sürüleceğini biliyordu.” Bu ne zamandan beri vatana ihanetle aynı sayılıyordu? Annem böyle bir şey yapmış olabilirdi ama bu benim sorunumdu.

“Çok yazık. Neredeyse ölmesi iyi olmuş diyeceğim. Yoksa seninle aynı kaderi paylaşacaktı. 36’sındaydı değil mi?” Birden dönüp bana baktı ve başını bir karar vermiş gibi salladığında biçimli bukleleri zıpladı. “Doğru. O da bizdendi.”

‘Bizdendi’ de ne demekti? Ne saçmaladığı hakkında en ufak fikrim yoktu. Gözyaşlarım oluk oluk boşanırken odama çıktım. Kapı çarparken duvardaki tablom titredi.

Bu tabloyu annem bana küçükken almıştı. Peter Pan dinlemeyi en çok sevdiğim hikayeydi. Annem bana onu okurken, ben de tabloya bakar ve Kaptan Hook’un o olduğunu düşünürdüm. Oysa tablodaki korsanın Hook’la uzaktan yakından ilgisi yoktu. Fırtınanın ortasındaki gemisinden endişeli bakışlar atan bu korsanın kancalı bir eli de yoktu. Hep onun merhametli bir korsan olduğunu düşünürdüm, evsizlere yardım eden, fakirlere el uzatan denizlerin kahramanı (Hook pek de kahraman sayılmazdı ama sonuçta en sevdiğim hikayedeki başlıca korsandı). Belki de bu kanıya varmama kancalı bir eli olmaması sebep olmuştu.

Nasıl oldu bilmiyorum ama Bade bir şekilde kilitli kapımı açtı ve öyle bir çarptı ki tablom yere düşüp tuz buz oldu. Üvey annem eşikte duruyor ve bana ateş saçan gözlerle bakıyordu. Öfkesi bin kat daha artmış gibiydi. Korkuyla bir adım geriledim.

“NE CÜRETLE! Gidiyorsun! Sürüldün! Sürüldün! Seni sürüyorum!”

Kafam allak bullaktı – kim beni nereye sürüyordu? Burası benim evimdi! Tam bunu ona hatırlatmak için elimi kaldırmıştım ki sözümü kesti.

“O parmağı taşımayı bile hak etmiyorsun! Annen de farklı bir şey değildi. Onun o adamla yaptıklarını herkese anlattım, kimse beni dinlemedi! Sonra baban sandığın bu adamla evlendi, çok şaşırdım tabii. Sonra sen doğdun. Erken doğum dediklerinde şüphelenmeliydim! Onu şimdiye kadar çoktan sürdürürdüm – ne yaptığını sanıyorsun sen?!”

Elime ne gelirse okul çantamın içine tıkmaya başladım – giysiler, birkaç kitap ve mp3 çalar. Telefonumu yatağın üzerine fırlattım, nasıl olsa onların hiçbirini aramayacaktım. “Gidiyorum.” Dedim. “Şimdi. İstediğin gibi.” Bir tek Kardelen’i özleyecektim. Zaten bu güne kadar bu evde kalmam için iki sebep vardı; Kardelen ve her ne kadar benimle ilgilenmeyi hiçbir zaman denemeye çalışmamış olsa da, babam. Babamın babam olmadığını öğrendiğime göre, bir tek Kardelen kalmıştı. Onu çok, çok özleyecektim ama buna artık katlanamazdım. Eminim bensiz idare edecekti, Bade ona benim kadar kötü davranmıyordu.

“Bırak onları yerine. Salak şey. Yuvadan sürülenler eski yaşantılarına dair hiçbir şeye el süremezler. Seni ben götürüyorum. Bir işlemden geçmen gerek, sonra bir daha bu eve adım atmayacaksın.”

“Ne saçmalıyorsun sen? Ben gidiyorum ve sen beni hiçbir yere götürmüyorsun!”

“İstediğin kadar çırpın, yasalar bunu emrediyor. Eğer karşı gelirsen 36’na bile gelmeden ölürsün.”

“Ne – ne yasası – sen ne – ”

“Yuva, doğduğun anda seni kendine bağladı. Baban farklı biri olabilir ama annen burada yaşadığı için sen de bu yuvaya bağlıydın. Kardelen doğduğunda bu bağlar güçlendi ve annen öldüğünde de zayıfladı.”

“Seni yüzsüz – aklını kaçırmışsın!” Bu hakareti yüzüme geçirdiği bir tokatla ödedim.

“Beni dinle diyorum! İlk işaret serçe parmakları.” Sağ elimi zorla kaldırıp gösterdi. Çok belli olmuyordu ama evet, parmağım diğer insanlarınki kadar düz değildi. Hafif bir kavisle yüzük parmağıma doğru yamuluyordu. Kardelen’in, annemin ve babamın parmakları da böyleydi. Bade kendi parmağını da kaldırdı.

Şokla kalakaldım. Onun parmağı da bizimkiler gibiydi.

“Yıllar önce bir katliam oldu.” dedi. Fısıltıyla konuşuyordu. “İnsanlara doğrudan bir tehdit değiliz, ama bazıları bizi biliyor. Bizden korkuyor. Tarihin başından beri buradayız ve onlar her zaman biliyordu. Bir gün, zayıflıklarımızı öğrendiler ve bizi katlettiler. Normalde bizi öldüremezler, evet. Ama 36 ve 63 yaşında olanlarımız vardı. Onları hemen oracıkta öldürdüler. Diğerlerimizi üslere götürdüler, omurgamızı yardılar – bu işlem yuvalılar sürülürken yapılır. Yuvalılar da bizim gibidir, ama sihir yetilerini kaybetmiştirler ve uğruna yaşayacak bir şeyleri yoktur.”

Korkuyla titredim. Gülümsedi.

“Atalarımızın omurgalarını yardılar ve onları sürdüler. Sonra da yuvalarına geri bıraktılar. Yuvaları onların geri döndüğünü sandı ve hepsini öldürdü. Kaçanlar oldu tabii, bizler onların torunlarıyız. Şimdi atalarımızın dikkatsizliği yüzünden gizlenmek zorundayız. İçimizden çoğu kim olduğunu bile bilmeden yaşıyor.”

Sustu. Beni izliyordu. Belki de bir şeyler söylememi bekliyordu ama söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. İnanamıyordum, gerçekten aklını kaçırmıştı.

“Aslında biyolojik açıdan çok da farklı değiliz. Yalnızca yuvalar bize dinçlik sağlıyor, bu sayede ölemiyoruz falan. Zayıf olduğun iki nokta vardır; 36 ve 63 yaşın.” Çarpıkça gülümsedi. “Annen de 36’sında ölmüştü, değil mi?”

Daha beter ağlamaya başladım, kendimi tutamıyordum. Yanıma geldi. Çenemi tutup kaldırdı.

“Şimdi gidiyoruz. Bir sürtüğün kızı olduğun için bu yuvada sana yer yok.”

Odadan çıktı.

Yerde duran korsan tablomun içinden resmi çıkardım ve cebime tıkarak, peşinden ilerledim.

*

Büyük, eski bir taş binaydı. Etrafa dikkat edemeyecek kadar sarsılmıştım, Bade’nin peşi sıra yürüdüm ve bir sıra koridorlardan yeraltında indik. Oradaki iki kişi bizi görür görmez ayağa kalktılar. Bade onlara telaşla bir şeyler anlattı ve ben de bir köşede oturup bekledim. Sonra kadın olan bana üzgün gözlerle baktı ve elini omzuma atarak beni bir kapıdan geçirdi.

Bekleme odasına benzer bir yerdi. Yine bir koltuğa çöktüm. Kadın, köşedeki bir dolaptan yeşil bir ameliyat önlüğü çıkardı ve bana verdi.

“Üzerindekileri çıkar ve bunu giy.” dedi. İtiraz etmeyi düşündüm, ama nasıl olsa dinlemeyeceklerdi. Tamamen soyundum ve önlüğü üzerime geçirdim. Kadın bana başka bir odayı işaret etti. Ama önce kot pantolonumdan resmi çıkardım ve kadına uzattım.

“Daha sonra bunu sizden alabilir miyim?” kadın bir an tereddüt etti. Bir şey söylemek için ağzını açtı, muhtemelen bunun yasak olduğunu söyleyecekti ama tam o sırada da odaya Bade girdi ve kadın çabucak katlanmış resmi elimden aldı.

Bana gösterilen odaya girdim. Bu bir ameliyathaneydi. Ortada uzunca bir masa vardı. Kadın bir kez başını salladı ve ben oraya yatmam gerektiğini anladım.

Yüzüstü uzandığımda, kadın gelip ayaklarıma, bileklerime ve boynuma birer kayış geçirdi ve masaya yapıştım. Neden olduğunu anlamadım. Kadın giysinin arkasını açtı. Sonra kapının açıldığını duydum ve erkek olanın içeri girdiğini tahmin ettim.

“Omurganı açacağız.” diye bilgilendirdi beni. “Üzerine vücuduna etkiyen sihrin dağılması için bir sıvı süreceğiz ve bitecek.” Bir takım metal sesleri duydum ve ürperdim. “Son yıllarda yuvalar pek aktif değil, yıllardır kimseyi kovmuyoruz. Ah, ama tabii sen şanslı bir kızsın. Herkes bir Hintli korsan tarafından sürülme onuruna sahip olamaz.” Benden çok kendiyle konuşuyor gibiydi. “Ailemin yanındaydım. Okyanusa açılıyorduk. Bugün tesadüfen buraya geldim, ben yokken neler olmuş diye bir bakmaya ve seni buldum! Gerçekten şanslısın küçük kız” aslında 16 yaşındaydım ama sanırım o bunu bilmiyordu, “çünkü sürgünü bugünkü modern haline getiren adamın torunu tarafından sürülüyorsun! Dedem, ki o da eski bir korsandır, sihrin omurgada yoğunlaştığını keşfeden insan. Bu yöntemi denizde kaçırdığı insanlar üzerinde denemiş. O dönemde daha çok yuvalı vardı tabii, katliam öncesi. Onları kaçırıp omurgalarını birer birer yarmış ve sonunda bu sıvının sihri tamamen yok ettiğini keşfetmiş.” Kibirle güldü ve devam etti, “Ki yüzde yüz işe yarar, bu güne kadar yuvasına dönmeyi başarıp ölmemiş bir yuvasıza rastlamadım. Hintli korsanlar bile başaramadı bunu.”

Çıplak sırtıma soğuk bir el değince irkildim. Önümde duran kadın, sırtımdan saçlarımı toplarken kulağıma fısıldadı “Umarım hayatta kalırsın.” Geri çekilince bana endişeyle baktığını gördüm.

“Bu biraz acıyacak.” dedi doktor. “Birini sürerken narkoz kullanmayız ki hatasını anlasın.”

Hemen ardından soğuk metali derimde hissettim ve tüm gücümle bir çığlık attım.

*
Dışarıda bir araba korna çaldı. Gece camı açık unutmuş olmalıydım. Biraz da üşüyordum, demek ki cam gerçekten açık kalmıştı. Kalkıp kapatmak istiyordum, ama o kadar yorgundum ki gözlerimi bile açamıyordum. Yorganımı arandım ama bulamadım. Bir araba yeniden korna çaldı, ama bu o kadar yakındı ki bir kez yerinden zıpladım.

Aynı anda da sırtıma korkunç bir acı saplandı. Kendimi yeniden yatağa attım. Ya da – yatak niyetine her nerde yatıyorsam. Gözlerimi açtığım anda bir karanlıkla karşılaştım. Ev değildi burası, evle hiçbir alakası yoktu. Şimdilik ıssız bir sokak gibi görünüyordu ama arkasında yattığım çöp konteynırından etrafı rahatça göremiyordum. Yatak niyetine nerede yattığımı görmek için yere baktım – ve konteynıra bunun için şükrettim. Yatak niyetine bir karton kutu üzerinde yatıyordum. Ve üşüyordum, çünkü yorgan yoktu, üşüyordum, çünkü tamamıyla – çıplaktım.

Birden aklıma Bade’nin sözleri geldi ve karabasan geri döndü; Yuvadan sürülenler eski yaşantılarına dair hiçbir şeye el süremezler.

Giysi almama bile izin vermemişlerdi. Ve bunun bir anlamı vardı. Evime geri dönemezdim, ailemle görüşemezdim, eski eşyalarıma el süremezdim, eski giysilerimi bile giyemezdim.

Yani yalnızdım. Tamamen ve geri dönülemez biçimde.

Sorun yalnız olmak değildi. Sorun, para olmamasıydı. Hatta para da değildi, tek bir parça paçavra giysi istiyordum. Ya da birileri bana acıyıp bir paçavra verene kadar idare edecek bir battaniye.

İşlemediğim bir suç yüzünden beni cezalandıran üvey annemden nefret ediyordum. Kendi kızı olmadığımı bilmediği halde benimle ilgilenme nezaketini asla göstermemiş babamdan nefret ediyordum. Kardelen’in bensiz tamamen –benden bile- yalnız olacağı düşüncesinden nefret ediyordum.

Hepsine çok öfkeliydim. Ama öfke ikinci plandaydı. O an delicesine korkuyordum. Her an biri beni görebilirdi. Bu ya bana ellerinden gelen en kötü muameleyi gösterecek bir serseri takımı olurdu, ya telaşla –hiçbir açıklama yapamayacağımı bilmeden- polise koşacak bir teyze, ya da bana bir parçacık –çok değil, tek parça- giysi vermek isteyecek yardım sever biri.

Sonuncusu olmasını diliyordum.

Dikkatlice, yaralı sırtımı acıtmamaya çalışarak oturdum. Bu gerçekten çok zor ve acı vericiydi, çünkü derim omurga boyunca –boynumdan kalçama kadar- açılmış ve üstüne ne olduğunu bilmediğim bir sıvı sürülmüştü. O ana kadar kan kaybından ölmediğine şaşırdım.

İlk misafirlerim, fazlaca gürültü yapan birkaç erkek çocuğuydu. Konteynırın arkasında iyice saklandım ve beni görememelerini diledim. Görmediler de, gürültüyle yollarına devam ettiler. Derin bir soluk aldım.

İkincisi on dakika sonra karşımdaki apartmandan çıkan küçük bir kız çocuğu oldu. Kız elindeki çöpü, dolup taşmış konteynıra değil de yanına bıraktı. Bırakmak için yanıma kadar sokuldu, bir an göz göze geldik. Kız burnunu kırıştırdı ve dönüp koşarak uzaklaştı.

Bunu kokudan mı, yoksa hiç de hoş olmayan görüntümden mi yaptı bilmiyordum, ama hiç de sokak ortasında çıplak bir kız görmüş gibi bir hali yoktu.

Artık soğuktan titriyordum. Koku da beterleşmişti, ama belki de bunu kuruntu yapıyordum. Etrafı biraz karıştırıp örtünebileceğim bir şey aradım. Bozuk yemek artıklarından başka bir şey yoktu, bir de üzerinde oturduğum karton kutu.

Kutu belki çok sıcak tutmazdı, ama en azından beni meraklı gözlerden gizleyebilirdi. Onu –pek zahmetli şekilde- altımdan altım ve üzerime yaydım. Gerçekten çok soğuk olmuştu ve ne yapabileceğim hakkında en ufak fikrim yoktu, ama az sonra gelenler bu kanımı tamamen değiştirdi.

Çöpçüler.

Bu kez kaçışım yoktu. Beni göreceklerdi. Sonra ne olacaktı? Kim olduğumu tabii ki onlara söyleyemezdim, eğer Bade’nin anlattıkları birer deli saçması değilse ve iç organlarımı çalan bir şebeke tarafından buraya atılmamışsam, muhtemelen söylediğim anda ölürdüm. Ya da bilmediğim bir dizi lanet şey daha olurdu. Ama sonuçta, çöpçüler buraya geldiği anda ilk durağım hastane olacaktı ve ben onlara adımı bile söyleyemeyecektim. Belki hafızamı kaybetmiş gibi yapsam iyi olacaktı.

Kutunun altına daha da sokuldum ve arabanın ıssız sokağa girmesini bekledim. Sesleri yükseldikçe kokuları da yükseliyordu. Sonunda köşeyi döndüler.

Köşe başından itibaren her apartmanın önündeki büyük konteynırları kaldırıp boşaltmaya başladılar. Ve benim arkasında oturduğum konteynıra geldiler, derin bir nefes aldım ve olacakları izledim.

İki adam gelip önümden ağır metali çekip arabaya yerleştirdiler, araba çöpü kaldırıp boşalttı ve aynı iki adam tekrar yerine koydular.

Dehşetle kaldım. Ayağa kalktım, onlara el salladım ama yine de beni görmediler.

“Hey! Beni görmüyor musunuz?”

Hepsi olduğum tarafa baktı.

“Kim konuştu?”

“Bilmiyorum. Belki şu şakacı çocuklardır. Haydi, daha dünya kadar uğrayacak sokağımız var.”

Zaferle geri döndüm. Ne olur ne olmaz diye karton kutuyu aldım – ama duvar dibinde başka bir şey daha vardı. Çöplerden farklı bir şey. Kadına yağdırdığım şükranlarımın arasında annemin korsan resmini alıp sıkı sıkı tuttum ve yürümeye başladım.

*

Evet, giysisiz ve parasızdım. Ama –eski- yuvam beni tamamen korumasız bırakmamıştı. Görünmezdim.

Bu durumun ne kadar süreceğini ya geçip geçmeyeceğini bilmiyordum. O yüzden elimi çabuk tutmaya karar verdim ve giysi aşırabileceğim bir yer aramaya başladım. İlk rastladığım yer bir tuhafiyeydi. Sabahın körüydü henüz, sahibi gelmemişti.

Ağır bir kilitten başka bir şey yoktu, böyle ufak bir yerde de alarm olduğunu hiç sanmıyordum. Düşünmeden hareket ettim. Ne olacağını bilmiyordum, bir şey de beklemiyordum aslında ama yine de kilidi tutup çektim.

İnce bir iplik çekmişim gibi kolayca geldi.

Yine düşünmeden kilidi yere attım. Yoldan geçen iki kişi sese doğru döndü, bir kapıya bir de oradan nasıl düştüğü belli olmayan kilide baktılar, sonra önlerine dönüp devam ettiler.

Kapıyı usulca açıp içeriye girdim. Fazla oyalanmadım, on dakika içinde neye ihtiyacım varsa aldım. Basit şeylerdi. Sırtıma değip yaramı yakmaması için bolca bir tişört, bir pantolon, bir çift ayakkabı – içime sindiremediğim için en ucuzunu almıştım – iç çamaşırları ve bir de toka. Korsan resmini pantolonumun cebine tıkıştırdım ve oradan çıktım.

Şimdi çok daha fazla kalabalıklaşmış olan caddeye adım attım. Acaba beni hala görebiliyorlar mıydı? Onlarla göz teması kurmaya çalıştım ama ya görmüyorlardı, ya da onlar için bakmaya değmeyecek kadar önemsizdim. Saçımı tokayla topladım ama sonra eğer beni görüyorlarsa, yaramın çok dikkat çekeceğinin farkına vararak tokayı çıkardım ve ensemi saçlarımla gizledim.

Bu yürüyüş kısa da olsa beni çok yormuştu, bir parka girdim. Sonuçta narkozsuz bir ameliyata girmiştim, omurgamın açıldığını hissetmiştim ve henüz ne dehşeti geçmişti, ne de yara iyileşmişti. Oturmak üzere bir parka girdim. Ama şeytan beni dürttü ve önce beni görüp göremediklerini anlamak istedim.

Bana en yakın bankta oturan kadının yanına gittim. Kitap okuyordu. “Affedersiniz, saatiniz var mı?” kadın başını kaldırdı, etrafına şöyle bir baktı, beni görmedi ve sorunun ona sorulmadığına kanaat getirerek tekrar kitabına döndü.

Hayal kırıklığı beni tamamen ele geçiremeden yan bankta oturan adama yöneldim. Eski filmlerden fırlamış gibiydi, siyah melon şapka takıyordu ve başını gazetesine eğmişti, yüzünü göremiyordum. Uzun, koyu mavi bir manto giymişti. Tam bir gizemli adam tiplemesi. “Affedersiniz” dedim. Yavaşça başını kaldırdı, gölge yüzünden çekilirken yanağındaki iz göründü. Şakağından başlayıp dudağının kenarından biraz ötede biten dümdüz bir çizik sağ yanağını kapıyordu.

Doğrudan gözlerime baktı.

Bu beni korkutmuştu. Beni görebiliyor muydu yoksa yalnızca bir tesadüf müydü?

Yavaşça mantosunun sol yakasını kaldırdı ve ikiye katlanmış bir gazete daha çıkardı. Bana doğru uzattı. Bir an tereddüt ettim, sonra uzanıp aldım. Sadece bir gazeteydi.

Adam ayağa kalktı. Benden daha uzundu ama fazla değil, çenesine geliyordum. Bana doğru eğildi.

“Kendini koru.” diye fısıldadı ve arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Boşalttığı banka oturdum. Ne biçim bir deli saçmasının içindeydim böyle? Daha 24 saat bile olmamıştı. Önce üvey annem gelip yüzüme annemin bir sürtük olduğunu hatta babamın kim olduğunun bile bilinmediğini haykırıyor, sonra bir ameliyathaneye götürüp omurgamı açtırıyor ve sırtımda kocaman bir yara ve üstünde ne olduğu belli olmayan bir sıvıyla sokak ortasına atıyordu ve şimdi de gizemli yabancılardan başka kimse beni göremiyordu.

Arkama yaslanarak derin bir nefes aldım. Şimdi ne yapacaktım? Gidecek hiç ama hiçbir yerim yoktu. Neredeyse öğlen olmuştu, bu da yatacak bir yer bulmak için biraz daha vaktim olduğu anlamına geliyordu. Arkama yaslanmaya çalıştım, ama yara tişörte değdiği anda nefesim kesildi. Esen rüzgara sırtımı verdim, o da koruyucu bir anne gibi tişörtümü havalandırdı ve acım biraz olsun dindi.

“Kedini koru”. Ama kimden ve ne için? Daha önemlisi; nasıl?

Not: Başı ve sonu olacak bir hikayedir, ama yarışmaya yalnızca bu bölüm giriyor.

Yuvasız” için 3 Yorum Var

  1. Evrenlerin geçtinde bulunan karakterlerdeki konuşma şeklini yakaladım biraz biraz. 😛 Fakat korsan ile bağlama şeklin ayrı bir hoşuma gitti. Kurgun güzel.

    Bakalım hikaye nasıl genişleyecek ve ne gibi bölümler ile çıkacaksın karşımıza. Her geçen gün geliştiriyorsun kendini bu konuda, mutlu oldum. 🙂

  2. Teşekkür ederim 😀 Aslında hikayenin ileriki bölümleri bu bölümü yazdığım zamankinden daha net ama her ay ayrı bir temaya bağlanmak özünü bozacak diye korkuyorum. Bununla olmasa da tek bölümlük hikayelerle katılmayı isterim 😀

  3. Evet ilginç bir hikaye. Pek çok açıkta kalan nokta var ama zaten uzun bir maceranın ara bölümüymüş; diğer bölümleri de okuyunca daha iyi değerlendirebiliriz. Eline sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *