Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kapı

Kulağında yankılanan gitar sesinden başka bir şey duyamıyordu. Sokağın gürültüsü veya üst kattan gelen ritmik sesler ona ulaşamıyordu. Burası onun “güvenli” yeriydi. Müzik yüzünden sürekli olarak telefon sesini duyamıyordu. Bu yüzden pek çok kez işinden kovulmuştu. Kendini evine o kadar kapatıyordu ki önceki gün girdiği işe gitmeyi unutuyordu. Bazen ise bu süreç daha hızlı işliyor ve işe girdiği gün kovuluyordu.

Gri klavyesinin siyah tuşlarında sol eliyle TAB tuşunun yanında ki boşlukta şarkıya ritim tutarken, sağ eliyle de hızlıca bir şeyler yazıyordu. Sağ eliyle ağzını kapatarak geniş geniş esnedi. Parmaklarını çatırdattıktan sonra aynı şeyi boynuna da yaptı ve olduğu yerde gerindi. Oturduğu koltuğun tahtadan kol koyma yerlerinden destek alarak ayağı kalktı. Tişörtüne dökülmüş olan cips parçalarını öylece yere silkeleyip hamamböceklerini beslemek için bıraktıktan sonra terliklerini giyip mutfağa gitti.

Evi küçüktü. Stüdyo daire diye tabir edilen cinsten. Bir oda birde salon. Salonun yarısı aynı zamanda mutfaktı. Buda evde kira vermeden yaşan oda arkadaşı hamamböceği için açık büfe gibiydi. Salon ile mutfağı birbirinden ayıran iki şey vardı. Salonda yer komple halı ile kaplıyken, mutfak zemini siyah beyaz mermer ile kaplıydı. Ondan önce oturan kişi epey zevkli biri olmalıydı ki, evi epey iyi dekore etmişti. Ama şimdi evde o oturuyordu ve bazen eve tecavüz ediyormuş gibi hissediyordu. Yada ev ona… Daireyi kendi evi gibi hissetmiyordu. Sanki birkaç gün kalıp gideceği bir otel odası gibiydi. Zaten görünüşü de apart otel odalarına benziyordu.

Ara sıra pizzacıda veya bir barda garson olarak işe girse de, bir yerde sürekli olarak çalışmıyordu. Üniversite sınavına geç kaldığı için girememiş, liseyi de zar zor bitirmişti. Zaten sınava girse de büyük ihtimal hiçbir yeri kazanamayacaktı. O yüzden pek ciddiye almamıştı. Okulların göze sürme gibi bir şey olduğunu düşünüyordu. Yüzeysel. Yoğurdun kaymağı gibi.

No-Frost buzdolabının derin dondurucu kısmını açarak buzluktan üzerinde ÇİKOLATA FESTİVALİ yazan dondurma kabını aldı. Genelde bir oturuşta bunların hepsini bitirebilmesiyle övünürdü ama bu sefer içinde sadece yarısı vardı. Geçen hafta gelen sözde arkadaşlarından biri yemiş olmalıydı.

Salonun mutfak bölümünden çıkarak, odanın ortasında duran ve beş ekrandan oluşan bilgisayarına baktı. Masa dağınıktı. Kalemler, cd’ler, flash disc’ler, kâğıtlar, bilgisayar parçaları, klavye tuşları tam bir çöplük. Bir ara masayı temizlemesi gerekecekti. Normalde bütün gününü üzerinden kalkmadan geçirdiği ortası çökmüş koltuğa iyice yayılarak ayağını masanın altında duran kasanın üzerine uzattı. Çay kaşığını dondurma kabının içine daldırarak YüzKitabı adlı siteye girdi. Sözde arkadaşlarından çoğu ona sözde eğlenceli şeyler yollamıştı. “Hangi ünlüye benziyorsun?”, “Hangi futbolcu tercihin?” veya “Kız olsan kime verirdin?” gibi salak şeyler. Hepsini reddederek poker uygulamasını açtı. Dondurması bitene kadar poker oynadıktan sonra dondurma kabını masanın yanına, oda arkadaşlarının sıyırması için, bırakarak sevdiği animeden bir bölüm açarak izlemeye başladı.

Tam Oturan ölümcül saldırısını yapacakken kapı çaldı. Küfrede küfrede yerinden kalktı ve kapıya ilerledi. Delikten baktı. Tanımadığı üç adam vardı kapıda. “Polisler” diye düşünerek bilgisayarında ki kırmızı tuşa üç kere bastı ve tahta bir kutuyu pencere camından aşağı atarak altta ki çalılıkların içinde kaybolmasını sağladı.

Kapı tekrar çaldı. “Geliyorum patlamayın” diye bağırarak kapıyı açtı ve suratına dayanmış bir rozet ile karşılaştı. Ne olduğunu anlamadan kendini kelepçelenmiş halde bir ekip arabasının arka koltuğunda buldu. Önünde, belinde ki silah kılıfının klipsi açık oturan bir polis memuru vardı ve neredeyse bakışlarıyla onu öldürmeye çalışıyordu.

Hiçbir açıklama yapılmaksızın bir hücreye kapatıldı. Loş bir ışık yayan lamba, yer yatağı, klozet ve lavabodan başka bir şey yoktu içeride. Yapabileceği tek şey uyumak olduğundan, her nedense rahat görünen yer yatağına yatarak uykuya daldı. Bir an önce zamanın geçmesini ve buradan salıverilmesini istiyordu.

Suratında patlayan soğuk bir su dalgası ile uyandı. Su ilk başta görüşünü engelledi ama gözlerini kırpıştırıp, başını iki yana salladıktan sonra görüşü düzeldi. Ama saçlarından ensesine, oradan da sırtına doğru akan soğuk su damlacıkları onu hala rahatsız ediyordu.

Bütün etkilerden kurtulduktan sonra başını tekrar sallayıp, gözlerini sıkıca kapatıp, açtı. Boş bir kovaya bakıyordu. Oturduğu sandalyede öne doğru eğilmişti. Bacaklarının arasından demir kovayı görüyordu. Sonra aynı koca gibi bileklerinde de bir demir parçası olduğunu hissetti. Kelepçelerle oturuyordu. Kelepçeleri biraz şıngırdatarak başını kaldırdı ve suratına bir kova dolusu soğuk su döken adama baktı.

Otuzlarında iri yapılı bir adamdı. Girdiği dükkânda ki en dar siyah tişörtü almış olmalıydı ki, hareket ettiğinde kumaş yırtılacakmışçasına esniyor ve sesler çıkartıyordu. Tabii bu tür adamların olması gerektiği gibi keldi ve sarı motorcu bıyığı vardı. Ama bıyığının aksine kapkara kalın kaşları vardı. İnsan onu görünce bıyığının boyalı olup olmadığını düşünürdü herhalde.

Adamı incelemeyi bitirmemişti ki bulunduğu karanlık ve oturduğu sandalye ve kova dışında eşya bulunmayan odanın diğer ucundan bir kapı açıldı. Kapıdan sanki karşı taraf cennetmişçesine bir ışık geliyordu. Kamaşan gözlerini korumak için başını çevirdi. Kapı kapandığında ise yavaş yavaş açtı. İçeri dört kişi girmişti. Bir tanesi odanın bir köşesinde karanlıklar içerisinde belli belirsiz görünüyordu. İçeri girenlerden diğer üçü ve boyalı bıyığı olan adam nerden geldiği belli olmayan ışığın altında duruyorlardı.

İçlerinden bir tanesi bir adım öne çıkıp konuştu, “Refik Şafak. Sanırım neden burada olduğunu biliyorsun?” dedi vurgulu bir şekilde. Sesinde kendinden emin bir hava vardı. Esprilere gülmeyen tipte bir adam olduğu sesinden belliydi. O ciddi tavır içinde çenesini oynatıyor ve ona göre mimiklerine şekil veriyordu. Adamı tanımıyordu. Daha önce hiç görmemişti. Ama korsanımızın anladığı kadarıyla adam “Big Brother” denen tipteki insanlardandı.

Refik adamın gözlerinin içine bakıp, “ Faturaları ödemeyi mi unutmuşum?” dedi sessizce. Adam hiçbir tepki vermeden Refik’e bakmayı sürdürdü. “Üç gün boyunca saysak bile bitmeyecek uzunlukta bir dijital dolandırıcılık listen var. Bunların dışında 2019’dan beri bilgisayar korsanlığında çığır açmışsın. Dünyada ki bütün korsanlar seni bir ilah olarak görüyor. CIA’in en iyi hacker’ları bile izini süremiyor. Seni bulmamız epey zaman aldı.” Dedi adam aynı duygusuz ses ile.

Refik gülümseyerek “Eğer bir suçlamanız varsa lanet olası avukatımla görüşün. Beni dar bir hücreye kapatmanıza gerek yoktu.” dedi. Adam “Evet sizi hapse atmak isteseydik bu dediklerinizi yapardık. Ama bizim sizden istediğimiz başka bir şey.” dedi. Gözleri parlamıştı sanki bunları söylerken. Refik kafasını yana savurarak saçlarını geriye attı ve sordu “Neymiş benden istediğiniz?” dedi yavaşça.

O ana kadar konuşmayan biri soruyu cevaplamak için bir adım öne çıktı. Bu 40’lı yaşlarda bir adamdı. Bir laboratuar önlüğü takmış, kalem cebinde de bir isim kartı vardı üzerinde ise Stanley yazıyordu. “Sadece Amerika’yı değil bütün dünyayı etkileyecek bir sorunumuz var. Biz…” Bir an duraksadı ve köşede bekleyen adama baktı. Köşede ki adam ufak bir hareket yaparak devam etmesini işaret etti. “Biz bir hata yaptık. Ve bir kapı açtık. Anladığımız kadarıyla bu kapı teknolojik olarak bizden çok ileride olan, paralel bir dünyaya açıyor. Kapıdan bazı veriler alıyoruz ama bunları çözüp, şifresini diğer verilerde kullanacak bilgi ve birikime sahip bir elemana sahip değiliz. Burada da sen devreye giriyorsun. Bizim için bu verileri kırman, çözmen ve bize aktarman gerekiyor. Ve bunun olabildiğince çabuk yapılması gerekiyor çünkü o kapıdan veriler dışında başka şeylerinde çıkabileceğine inanıyoruz. Henüz içeriye birini yollamayı denemedik. Nasıl tepki vereceğini bilmiyoruz, tek taraflı bir kapı olabilir veya tek bir ırkı kabul ediyor olabilir, paralel dünyalara açılan kapılar çok karmaşıktır ama bu kadarıyla karşılaşmamıştık.” diye açıkladı adam.

Refik başını yere eğerek güldü. “Yani benden sizin hatanızı örtmemi istiyorsun öyle mi? Tamam. Yapabildiğimi yaparım. Ama bazı şartlarım var. Zaten sizinde bana muhtemelen önereceğiniz gibi, şu ana kadar işlediğim suçların kaldırılmasını istiyorum. Temiz bir sicil. Ve işi yaparken de kullanacağım, iş bitince de bende kalacak bir bilgisayar istiyorum. Bunu ben yapabilirim sanırım. Ama gerekli parçaların bir listesini size veririm artık. Ha birde sınırsız kahve ve milkshake istiyorum. Hatta milkshake’ler kahveli olursa da güzel olur.” Şeklinde sıraladı isteklerini.

Odaya giren herkes köşede ki adama baktıktan sonra başlarını sallayarak anlaşmayı onayladılar.

Bundan sonraki birkaç gün, kapı hakkında bilgi toplayarak, istediği bilgisayarın parçalarını toplayarak geçti. En sonunda iş başına oturduğunda onu bir masaya yönlendirdiler. Masanın karşısında devasa bir demir halka vardı ve içerisinde anlatması pek mümkün olmayan bir madde vardı. Bu madde değildi aslında daha çok ışık veya yanılsama gibi bir şeydi. Ne olursa olsun, denizanasına benziyordu.

Halkanın karşısında ki masaya oturdu. Bilgisayarını buraya taşımışlardı. Hemen açıp iş başına koyuldu. Bir yandan sürekli olarak yeni veriler geliyor, bir yandan da çözüp, şifresini kırdığı verilerin açıklaması yapılıyordu. Ama çözümlenen yazılar hiçbir anlam ifade etmiyordu. Adeta bir roman gibiydi. Hayali bir olay anlatılıyor gibiydi. En azından onlara öyle geliyordu. Beklide bu verilen paralel dünyanın aşırı ayrıntılı tarihi idi. Her şey olabilirdi ama çözülen verilere bakıldığında hiçbir halta benzemiyordu.

Bir hafta boyunca devam eden bu anlamsız veri akışı bir gün durdu. Tamamen durdu hemde. Anlamlı, anlamsız hiçbir veri gelmiyordu. Sanki kapının kablosu kesilmişti. Sorunun Refik’in tarafında olmadığı kesindi. Ama diğer tarafta ne oluyordu acaba?

3 saatlik kesintinin ardından devasa büyüklükte tek bir dosya geldi. Bu yaklaşık on sene önce Refik’in dünyasında kullanılan bir video formatındaydı. Kalitesi çok iyi değildi ama gene de anlaşılıyordu.

“Video siyah bir görüntüydü. Ama önemli olan sesti. Sürekli tekrarlanan tek bir sözcük dinleyen herkesin kafasını karıştırmıştı. “Kaçın” diyordu ses. “Kaçın geliyorlar”. İngilizce söyleniyor ve konuşanın aksanı da iyiye benziyordu. Ama bunun bir tuzak mı yoksa bir uyarı mı olduğunu kimse tam olarak tahmin edemiyordu.

Ama ertesi gün bütün tesis boşaltılarak kapı korumaya alındı. Nasıl bir korumaya alındığını pek kimse bilmez ama korumaya alındıktan birkaç saat sonra tesiste bir patlama yaşandı ve kapıdan dünyaya insansı yaratıklar akmaya başladı. Çok hızlı ve organize bir şekilde birkaç hafta içerisinde dünyanın çoğunu egemenlikleri altına almayı başardılar. Hiç kimseyi canlı bırakmıyor, köle olarak bile almıyorlardı. Ayak bastıkları yerde insan, hayvan, bitki ne bulurlarsa öldürüyor yerine kendi dünyalarından getirdikleri canlıları yerleştiriyorlardı. Çoğu kişi bunun dünyanın sonu olarak düşündü. Ama bütün olaya tanık olan Refik öyle düşünmüyordu. Ona göre, onlar nasıl kapıdan veri aldılarsa, bu yaratıklarda Refik’in dünyasından öyle veri almıştı. Böylece görünüşleri neredeyse insana benzeyen bu android’leri üretebilmişlerdi. Çoğu kişi onların canlı olduğunu düşündü tabii. Ama o değil. Onun bir planı vardı…

Kapı” için 8 Yorum Var

  1. Sanırım seçkideki en ilginç olan öykü seninkisi. Kimse bu bakımdan bakmamış olaya, açıkçası benim hiç mi hiç aklıma gelmemişti. Başta okurken “olayı nasıl bağlayacak çok merak ediyorum.” diye düşündürken, ‘korsan’ kelimesinin diğer anlamında kullanılması ile bir şaşkınlık geçirmedim değil. :))

    Ucunu açık bırakmışsın, devamı gelecek gibi. Bekliyoruz efenim.

  2. Benimde gerçek anlamı dışında aklıma gelen ilk anlamı buydu. Herkes deniz korsanları hakkında yazacağı için bende biraz farklı birşeyi ele almak istedim. Asıl planım siteden bir grup kişiyle Korsan temalı bir frp oynayıp onu yazıya dökmek ve altına oynayanların adını yazmaktı. Ama böyle şeyler için çok tembelim sanırım… Ama bir daha ki seçki içinde var böyle planlarım 😀

  3. amacım öyle devam etmekti aslında ama sonra yazının fantastik olması gerektiğini hatırladım.(sen söyledin -,-) sonradan kapıya doğru sürükledim işleri…

  4. başlardkai geek hava insana kendini hatırlatıyor 😀 ama adamın hacker olduğu hissiyatını yansıtmamış orlar fazla. benim yazım da buna benzerdi, yazmadım ama 😛

  5. Oldukça ilginç bir öykü olmuş. Hacker tasvirinizi sevdim. Arada birkaç yazım hatası var ama hepsi de göz yumulabilecek şeyler. Devamını merakla bekliyorum.

    Korsan teması için bir yazı yazmayı planladığımda ben de bir hacker ile ilgili bir şeyler yazmayı düşünmüştüm. Ama kısmet olmadı.

    Kaleminize sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *