Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kainatlar Savaşı 2

Not: Bu öyküyü okumadan önce, kurguyu anlayabilmeniz için BİRİNCİ bölümü okumalısınız.


BÖLÜM 2: KORSANLAR GEÇİTİ
Gece, garip bir huşu içerisinde çökerken üç yol arkadaşı sessiz bir şekilde göle doğru ilerliyordu. İki kardeş için heyecan doruk noktadaydı. Şu anda, hayatlarının büyük bir bölümünde uğraştıkları durum gerçekleşecek veya sonsuza kadar yok olacaktı. Annelerine kavuşabilmeleri için bulabilecekleri yegâne şansa doğru adım adım yaklaşıyorlardı.

Gölün kıyısına geldiklerinde Zenisa durmalarını belirtti. Bulutsuz gecede tüm yıldızlar oldukça net bir şekilde görülebiliyor; ay ışığı, göl yüzeyinde heybetini sergiliyordu. Tedie heyecanını oldukça net bir şekilde belli ediyordu. Sanki sıkışmış gibi sallanıp duruyordu. Maxon onun bu halini görünce, kendi kendine gülümsedi ve onun çocukken sık sık yaptığı bu hareket tekrar canlanıverdi hatıralarında. “Bazı şeyler hiç değişmiyor.” diye geçirdi içinden.

Zenisa etrafına bir süre daha bakmaya devam etti. Bu süreç zarfında hiç birisi konuşmadı. Arada sırada Tedie’nin ağzı konuşacakmış gibi açılıyor fakat her seferinde konuşmaktan vazgeçip sessizliğini korumaya devam ediyordu. İçten içe hala neden beklediklerini sorar gibiydi ve Zenisa’da bunun oldukça farkındaydı. Fakat zamanı değildi, biraz daha vardı. Ceshandili varlığın kendini göstermesi itibari ile iki kardeş hariç hiçbir insanın bu olaya tanık olmaması gerekiyordu.

Tedie dayanamayacak noktaya geldi ve uzun süredir tuttuğu cümleyi bir nefeste dile getirdi.

“Ne diye bekliyoruz hala? Artık şu dostunu çağırsan da bir an önce neler olacağını görsek!”

Zenisa genç adamın tavırlarının bu şekilde olmasını anlayışla karşıladı. Herhangi bir cevap vermedi çünkü biliyordu ki ne derse desin, Tedie daha da aksi bir şekilde konuşmaya başlayacaktı. Dünya da bulunduğu süreç içerisinde, insani duyguların birazını öğrenebilmişti. Fakat bu sırada Maxon konuşmaya başladı.

“Sakin ol Tedie. Eminim bir şeylerin olmasını bekliyordur. Yanılıyor muyum Zenisa?”

“Evet, genç efendi. Ayın belirli bir konuma gelmesi gerekiyor yoksa Ceshandili, kendini göstermeyecektir. Ve merak etmeyin, az bir süre kaldı. Bir müddet sonra, kendisini çağıracağım.”

Maxon, Zenisa’nın tam olarak ne dediğini anlayamamıştı. Ayın belirli konumuna gelmesinin nedenini bir an düşündü fakat hemen düşünmeyi bıraktı çünkü bu saatten sonra herhangi bir şeye kafa yormak istemiyordu. Sadece gelecek yaratığa, annesinin yerini söylemesi için ne tür açıklama yapması gerektiğine yoğunlaşmalıydı. Fakat ne kadar düşünürse, beynindeki olgular daha da anlamsız bir hal alıyordu. Ne yapması gerektiğinin pek farkında değildi ve biçimsiz düşünceler silsilesi içerisinde kalmıştı. Bir süre sonra bunu yapmayı da bıraktı. Aklına gelen ilk soruyu Zenisa’ya yöneltip, vakit öldürmenin en iyi yol olacağına karar verdi.

“Eğer bizimle gelmemiş olsaydın, bizim bu şeyi çağırmamızı nasıl açıklayacaktın Zenisa. Yani bize gerekli kelimeleri söyleyip kendi yoluna da gidebilirdin.”

“Hayır genç efendi, dediğin kadar basit bir olay değil bu. Eğer sizinle gelmemiş olsaydım, Ceshandili varlığı çağıramayacaktınız. Şu anda burada olmamın belki de yegâne nedeni budur.”

“Tanrı aşkına! Bu yaratığın bir ismi yok mu peki? Neden Ceshandili diyip duruyoruz!” diye beklenmedik bir şekilde araya girdi Tedie. Maxon sorunun ne kadar yerinde olduğuna kanaat getirdi, fakat Tedie’den böyle bir soru bir anda gelince kısa süreli afallama yaşadı. Bu sırada Zenisa muzip bir ifade takındı, özellikle o şekliye oldukça ilginç bir muzip ifade takındı.

“Tabii ki var genç efendi. Fakat ben de mükemmel bir beyne sahip değilim. Uzun yaşamımda birçok canlı tanıdım ve hepsinin ismini aklımda tutabilseydim, burada olmak yerine daha güzel işler yapabilirdim sanırım.”

Tedie bir an kızgınlıkla Zenisa’ya baktı. Sonra asabi şekildeki yüz ifadesi yavaş yavaş değişmeye ve kısa süre sonra kahkaha atmaya başladı. Maxon bu görüntü karşısında kafasını iki yana salladı. Kardeşi yavaş yavaş oynatmaya başlıyordu. Bu işin sonu akıl hastanesinde bitmez umarım diye geçirdi içinden.

Zenisa yavaş yavaş gökyüzüne baktı ve başını onaylarcasına salladı, daha sonra kardeşlere döndü.

“Vakit geldi. Şimdi belinize kadar suya girmeniz gerek.” Suya doğru yürümeye başladı. Kumluk alanda ayak sesi gelmiyordu. Süzülüyor gibiydi.

Maxon kardeşine bakarak kafasını salladı ve Zenisa’nın arkasından suya doğru yürümeye başladı, Tedie peşinden geliyordu. Üçü; su seviyesi bel hizalarına gelene kadar yürümeye devam ettiler. Maxon ve Tedie, o saatte soğuk suya girmenin verdiği etkiyle irkildiler fakat Zenisa’nın durumunda hiçbir değişiklik olmadı. Normal şekilde yürümeye devam ediyormuş gibiydi.

Durduklarında Zenisa herhangi bir açıklama yapmadı. Maxon suya doğru bakıyordu ki bir şey fark etti; ay ışığının yansıması tam önlerindeydi. Suda net bir biçimde gözüküyordu. Dalganın olmadığı gölde oldukça pürüzsüzdü. Hatta bir an, gereğinden fazla pürüzsüz olduğunu fark etti ama daha fazla dikkat edemeden ilgisini Zenisa’ya yöneltmek zorunda kaldı. Çünkü yaratık, iki kolunu öne doğu, avuç içleri gökyüzüne bakacak şekilde kaldırmış ve sessiz bir şekilde mırıldanmaya başlamıştı. Sesi giderek yükseliyordu, kelimeler anlamsızdı fakat suda hafif dalgalanmalar oluşmaya başlamıştı.

Zenisa her ne yapıyorsa, ay görüntüsünün olduğu bölge sanki taş atılıyormuşçasına dalgalanmaya, köpüklenmeye ve dönmeye başlamıştı. Daire şeklindeki dalgalar kendilerine doğru geliyor, Zenisa’nın sesi yükselmeye devam ettikçe dönmeye devam eden su hızlanıyor, küçük bir hortum oluşturuyordu.

Döngü bir süre devam etti, sonra oluşan hortumdan belli belirsiz bir şekil görünüp kaybolmaya, santim santim su yüzeyine çıkmaya başladı. Yükseldikçe oldukça yuvarlak, midye kabuğuna benzeyen ve belli belirsiz hafif yeşilimsi ışık haleleri saçan bir nesne göründü. Bu esnada Zenisa, her ne yapıyorduysa kesti ve ellerini indirdi. Oluşan hortum ve dalgalarda yavaş yavaş dindi.

Nesneden damla damla akan sular, göl yüzeyinde küçük daireler oluşturuyordu. Bir süre boyunca damlacıkların sesinden başka hiçbir şey gelmedi. Kardeşler, heyecanla ne olacak diye beklerken, Zenisa’nın ifadesinden ne düşündüğünü kestirmek imkânsızdı. Yavaş yavaş nesneye doğru ilerledi, işaret parmağı ile üst taraflarından bir kısma dokunup sessizce “nepo” dedi. Sözcüğü söyleyişinden sonra, midye kabuğuna benzer nesne tam ortasından ayrılmaya başladı. Üst kısmı, hiçbir destek olmaksızın havaya doğru süzülmeye başladı. İçerisinden hiç beklenmeyen bir hava akımı Maxon ve Tedie’ye doğru gelince, öksürmeye başladılar. Gözleri sulanan Tedie, sahneyi kaçırmamak için gözlerini kırptı ve artık araç olarak düşündüğü nesneye bakmaya devam etti.

İçeride, cüce boyutlarında hatta cüceye benzer bir insan bulunuyordu. Küçük bir tabureye oturmuştu, zarif bir şekilde kalktı ve bir adım öne geldi. Cüceler gibi sakala sahipti, fakat ten rengi yeşildi. Üzerinde temiz olduğu belli olan beyaz bir cüppe vardı. Cücelerin aksine oldukça zayıftı ve keskin yüz hatlarına sahipti. Saçı ve sakalı, cüppesi gibi beyaz renkteydi. Oldukça yaşlı olduğu belli olmasına rağmen yüzünde kırışıklık yoktu. Zenisa’ya nazaran insanlar gibi normal bir ağza sahipti. Gözleri tamamen siyahtı ve kirpikleri yoktu. Ayrıca kulakları da yoktu. Maxon, bu yeni kişiyi incelerken biraz şaşırmıştı çünkü hayalinde bin bir türlü yaratık canlandırmasına rağmen böyle bir canlı görmeyi beklemiyordu.

Bu esnada belli ki Ceshandili varlıkta onları inceliyordu. Maxon’a bir an baktıktan sonra Tedie’nin üzerine uzun uzun göz gezdirdi. Tedie bu durumu fark edince, yüzünün kızarmaya başladığını hissetti. Genelde ilginin hep abisinde olması nedeniyle bu şekilde uzun bir incelemeye hiç alışık değildi. Daha da kızarmadan yaratık Zenisa’ya döndü ve bu canlıyı gördüklerinden beri yüz ifadesindeki ilk mimik hareketleri göze çarptı. Tanıdığı birini görmesi, yüz hatlarında küçük bir değişime neden olmuştu. Konuşmaya başladı.

“Zenisa! Benim eski dostum. Nerelerdeydin böyle.” Ses tonu ılımlıydı ve oldukça anlaşılır bir şekilde konuşuyordu ki ilginç olan farklı bir dilde değil, anladıkları dilden konuşuyordu.

“Selam sana Osranel. Uzun zaman oldu eski dostum. Farkındayım. Fakat şu bir türlü dinmeyen acil işlerim vardı. Sen neler yapıyorsun, nasıl hissediyorsun.” Zenisa ellerini birleştirmiş ve kafasını hafifçe eğmiş bir şekilde konuşuyordu. Gözlerinden eski bir dostu görmenin verdiği mutluluk vardı.

“Ne o, yoksa Kâinatta işler iyi gitmiyor mu?” Sessiz bir kahkaha attı. “Sana bırakmanı ve benle yaşamanı önermiştim Zenisa. Gelecek için endişelenmeyi bir kenara bırakmalısın. Kâinat seni umursamıyorsa sen neden umursayasın.”

Maxon şaşkınlıkla ikilinin konuşmasını dinliyordu. Eski yaşlı iki dost bir araya gelmiş muhabbet ediyordu. Böyle bir buluşmayı ve Ceshandili –ki isminin Osranel olduğunu öğrendiği yaratık Zenisa ile eski dost çıkmıştı. Aklına bir sürü soru gelmişti ve kısa süre içerisinde hepsinin cevabını almak istiyordu. Bu sırada Zenisa’nın sorduğu bir soruya Osranel cevap veriyordu.

“Beni bilirsin. Hayatımın tadını çıkarıyorum, her zamanki gibi burada ne kadar rahat olunabilirse o kadar rahat olmaya çalışıyorum dostum. Hasret çekiyorum evet, ama eskilerin üzerini kapatalı uzun zaman oldu. Peki, sen burada ne arıyorsun Zenisa. Yanında iki Adem oğlu ile böyle bir zamanda çıkıp gelmenin, arkadaş ziyareti olduğunu sanmıyorum.” Yüzü tekrar kardeşlere doğru dönmüştü ve gözlerinden biraz kızgınlık okunuyordu. Zenisa beklemeden cevabını verdi.

“Evet eski dostum Osranel. Tahmin ettiğin üzere buraya sadece nasıl olduğunu sormak için gelip rahatını bozmadım. Bu gördüğün iki Adem oğlunun senden bir istekleri var ve gerçekten önemli bir mesele için onları buraya getirmek zorunda kaldım. Halkıma ait olan değerli bir eşyayı alma karşılığı onları buraya getireceğime söz verdim.”

Osranel bir süre daha kardeşlere bakmaya devam etti ve sonrasında konuşmaya başladı.

“Halkına ait olan nesnenin değerinin önemini anlayabiliyorum Zenisa, önemli bir şey olmazsa böyle bir şey yapmayacağının da bilincindeyim ayrıca.” Zenisa’ya döndü. “Daha bunamadım eski dost, hala daha birçok yerde neler olduğuna şahit olacak yetiye sahibim ve bazen keşke bu olmasa diyorum.”

“Sana imreniyorum Osranel, eminim beni elinde oynatacak güce sahipsindir hala.” Gülümsedi ve ona yaklaşarak sağ elini Ceshandilinin omzuna koydu.

“Hestarionaltes Osrahnastel” dedi.

“Hestarionaltes Zelihanisertha.” diye karşılık verdi diğerdi kafasını eğerek.

Bir süre sessiz kaldılar ve Maxon araya girip girmeme arasında kalırken, Zenisa onu bu dertten kurtardı.

“Bu gördüklerin Osranel, benim bu dünyadaki yitmiş efendimin çocukları. Dediğim gibi, kendilerinde olan bir şeyi bana vermeleri sebebiyle onları buraya getirdim. Solda gördüğün insanın adı Maxon, şuradaki ise Tedie. Senden bir yardım isteyecekler, bu aşamada ben devreden çıkacağım.” Sessizleşti, sonra bir şey unutmuş gibi tekrar konuştu. “Bu arada söyledi mi? Çok yakında öleceğim, konuşma özüm bozuldu. Nedenini anlayacaksın.”

Tekrar kardeşleri süzmeye başlayan Osranel, pekte beklenmeyen bir cevap verdi.

“Anlıyorum eski dost. Seni severdim, ölmen beni üzecek. Fakat buradan kurtulacağına seviniyorum.” Belli ki algısı şu an tamamen iki insandaydı ve Zenisa’yı pek takmıyordu. Konuşmaya devam etti.

“Evet genç insanlar. Benden istediğiniz nedir, size ne tür bir yardım sunmamı bekliyorsunuz?” Gözleri Tedie’nin üzerinde geziniyordu.

Maxon iyice afallamış bir halde, kendini tamamen farklı bir ortama hazırlarken böyle bir soruya nasıl karşılık vereceğini düşünüyordu. İlk başta inatçı, laf dinlemez, kaba saba birisini bekliyordu. Fakat belli ki Zenisa biraz abartmıştı, tıpkı Osranel’in ismini hatırlamadığı söyler gibi. Bir süre sonra kafasındaki düzensiz kelimeleri bir araya getirmeye çalışıp, konuşmaya başladı.

“Eee- ben yani biz efendim sizden ırkınıza ait olan gücünüzü, bizim için bir yardımda kullanmanızı isteyecektik efendim.” Maxon kendine okkalı bir küfür savurmayı istedi, ancak bu kadar berbat bir cümle kurabilirdi. Fakat Osranel, bozuntuya vermemiş gibi gözüküyordu.

“Yani görme gücümden bahsediyorsunuz genç insan. Peki bunu ne için istiyorsunuz?”

“Biz annemizi arıyoruz efendim ve o bilmediğimiz güçler tarafından alıkonuldu. Şu anda nerede ve nasıl olduğunu öğrenmek istiyoruz.” Kardeşine baktı, heyecanı biraz dinmiş ama öte yandan çok daha fazla artmıştı. Osranel, beklediği gibi çıkmamıştı, onlara herhangi bir ters tepki vermemişti. O bunları düşünürken, Osranel hiçbir tepki göstermeksizin konuşmaya devam etti.

“Peki benim size bu yardımı yapacağımı düşündüren nedir genç insan?”

Maxon kendi kendine lanet okusa mı diye düşündü. Tam da böyle bir düşünce anında, sanki aklı okunmuş gibi ters tepki verilmesi neden hep oluyordu ki! Böyle mantıklı bir soruya nasıl cevap vereceğini düşünürken fazla sessiz kaldığını hissedip, konuşmaya daha doğrusu gevelemeye başladı.

“Ben yani ben ve kardeşim annemizi her neredeyse kurtarmak istiyoruz ve onu tekrar ait olduğu yere yani yanımıza almak istiyoruz ve –ve senin bize yardım edebileceğini düşünüyoruz. Yani edebilirsin değil mi?”

“Soru mu yanıtlamadın evlat ben sana bu yardımı neden yapacağımı sordum, ne diye daha tanımadığım bir insan için böyle bir iyilikte bulunayım diye sordum.”

Bu sırada Tedie beklenmedik bir gelişme ile Osranel’e yaklaştı ve konuşmaya başladı.

“Çünkü o bizim annemiz tamam mı?! Ve onu seviyoruz, senelerdir hasret kaldığımız anne özlemini bir an önce bitirmek ve yıllardır bu uğurda çabaladığımız işlerin sonucu olarak annemize kavuşmayı istiyoruz. Bize böyle düşündüren ne midir? Annemize olan sevgi ve elimizde başka hiçbir seçeneğin kalmamasıdır. Buraya kadar geldik Ceshandili Osranel. Ve annemiz için her şeyi yapmaya hazırız, ne istersen!”

Maxon şaşkın bir ifadeyle Tedie’ye baktı, hatta Zenisa’nın bile gözleri büyümüştü. Böyle bir çıkış beklenmiyordu ve belli ki Osranel’de beklemiyordu. Ona döndü ve sessiz bir şekilde bakmaya başladı. Tedie ise o an kızgınlıktan başka hiçbir şey hissedemiyordu. Eğer Zenisa’nın dedikleri doğruysa belki de şu anda farklı bir evrende anneleri acılar içindeydi. Ama burada, bunak bir cüce gelmiş eski dost muhabbeti yapıyor ve onlara ne için yardım edeceğini soruyordu. Bu kadar yolu, bu kadar yılki çabaları böyle bir soru için yapmamışlardı ve gerekirse daha da devam edebilirdi.

Uzun sessizliğin ardından, Osranel Tedie’ye bakmaya devam ederek konuştu.

“Peki genç insanlar. Size yardım edeceğim, annenizin nerede olduğunu ve nasıl bir durumda olduğunu söyleyeceğim. Hatta sen genç insan -Tedie’yi işaret etti- sana anneni göstereceğim!”

Açıkçası ne Tedie ne Maxon ne de Zenisa böyle bir tepki bekliyordu. Özellikle Zenisa, eski dostunun kızdığı zaman ne kadar inatçı olabileceğinin bilincindeydi. Fakat Tedie’nin konuşmasından sonra bu kararı almasına etki eden durum ne olmuştu ve neden geldiklerinden beridir gözü Tedie’nin üzerindeydi, hala anlayamamıştı. Bu konunun araştırmasını yapacağını, aklının bir kenarına not etti. Pek tabii ömrü yeterse.

Maxon ise ağzı açık bir şekilde bakmaya devam ediyordu. Belki de hayatı boyunca yaşadığı şaşkınlıkların toplamı şu bir saat içerisinde yaşadığı şaşkınlıklar kadar etmezdi. Sevinmeyi ve rahat nefes almayı bile akıl edememişti.

Tedie ise kendini daha çabuk toparladı ve cevap verdi.

“Teşekkürler efendim, yardımcı olacağınıza minnettarız. İyiliğinizi karşılıksız bırakmayacağım, inanıyorum ki elimden gelen ne tür bir yardım olursa olsun hazır olacağım.”

“Merak etme genç Tedie. Zamanı geldiğinizde ‘sen’ bana yardımcı olacaksın.” dedi. Tedie’nin ismini ilk defa kullanmıştı. Ve kimse bu yardımın ne olacağı hakkında herhangi bir tahmin yürütemiyordu. Yine aracında geriye doğru gidip taburesine oturdu.

“Şimdi genç insanlar ve benim ölecek olan dostum, bir süre sessiz kalmanız gerekiyor. Kendim için görme yetimi kullanmış olmama rağmen uzun bir süredir başkası için bu işi yapmıyordum. Şimdi sen Tedie, yanıma gel ve bana sol elini uzat. Uzat ki hatıralarından annenin görüntüsünü alabileyim ve nerede olduğuna dair bilgi edinebileyim.”

Tedie duraksamaksızın Ceshandilinin yanına gitti ve sol elini ona doğru uzattı. Osranel minik parmaklarıyla Tedie’nin avuç içlerine küçük dokunuşlar yapmaya başladı ve bir süre sonra gözlerini kapadı. Kendi kendine duyulmayan bir şeyler söylüyordu sanki, fakat hiç ses çıkmıyordu. Tedie elinin tatlı bir karıncalanma hissi ile dolduğunu fark etti. Bir anda nefesini bıraktı, belki de sorunun en büyük kısmı burasıydı diye düşündü. Artık annelerinin en azından nerede ve nasıl olduğu bilinci içerisinde olacaklardı, -her ne kadar düşünmek istemese de- ölü olsa bile.

Osranel, elini yavaş yavaş Tedie’nin avuçları içerisinde gezindirmeyi bıraktı ve sanki havada sinek yakalamaya çalışıyormuş gibi gözleri kapalı olarak birkaç hareket yaptı. Kısa süre sonra gözlerini açtı, simsiyah olan gözlerde hafif bir kızıllık izine rastlanmıştı. Fakat ikinci kez bakmaya fırsat kalmadan tekrar eski haline bürünmüştü.

“Onu buldum insanlar. Anneniz hayatta ve yaşıyor.”

“Ne! Buldun mu? Nerede şu anda söyle bana lütfen!” Bu sözler Maxon’un ağzından çıkmıştı. Göl içerisinde pek belli olmasa da koşar adım Tedie’nin yanına gelmiş ve gözlerini kırpmadan Osranel’e bakmaya başlamıştı. Osranel ise Zenisa’ya bakıyordu. Farklı bir dil ile ona birkaç şey mırıldandı. Zenisa ise kısa bir bekleyişten sonra kafasını olumlu anlamında salladı. Ceshandili tekrar kardeşlere döndü.

“Anneniz şu anda iyi çocuklar. Ve evet bu dünya da değil. Bunu söylemekten nefret ediyorum fakat anneniz Mazbot’ların yanında. Onlarla beraber ve Krallarının hizmetinde.”

Maxon ve Tedie bir an birbirlerine baktılar. Daha sonra Zenisa’ya döndüler. Zenisa ise kafasını eğmişti. Sanki onu kurtarmanın yolu yok der gibiydi. Tedie konuşmaya başladı.

“Ney yani, hepsi bu mu? Annem Mazbotların yanında ve başka bir şey yok mu? Bana anne mi göstereceğini söyledin, nerede? Hani!”

“Anneni mi görmek istiyorsun Adem oğlu. Yanıma yaklaş. İyice!” Belli ki o da kızmıştı ve yanına yaklaşan Tedie’nin alnına parmağı ile dokundu.

Tedie ise aynı kızgınlığı taşıyordu, Mazbotların yanında Krallarına hizmet ediyor olması onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Onun istediği hemen yola çıkıp, annesinin yanına gitmek ve onu alıp eve getirmekti. Fakat Osranel alnına dokunmaya başladığı andan itibaren göz kapaklarında aşırı derecede bir halsizlik hissetti ve gözlerini kapadı.

İlginç bir şekilde döşenmiş oldukça geniş bir odadaydı. Duvarlarda daha önceden hiç görmediği desenler vardı. İçeride bulunan eşyalar ise çok daha farklı türdendi. Tavanı oldukça yüksek olan bu geniş odanın içerisinde görünüşleri zayıf ayıları andıran türden yaratıklar bulunuyordu. Tüy yumaklı bu şeylerin renkleri birbirlerinden farklıydı. Kızıl da vardı siyahta, beyaz da vardı, sarı da. Hangisinin erkek hangisinin kadın olduğunu anlayamıyordu çünkü yüz yapıları neredeyse birbirine benziyordu. Yuvarlak siyah burunları, keskin dişli ince yapılı ağızları, sadece ak renginden oluşan gözleri ve kediye benzer kulakları vardı. Giysileri şorta benzeyen kısacık bir paçavradan ibaretti.

Tedie böyle ayrıntılara pek fazla zaman harcamayıp annesini aramaya koyuldu. İlk başta direkt olarak onu göreceğini sanmıştı fakat bu yaratıklar içinde hala daha onu görememişti. Tam olarak nasıl olduğunu bilmiyordu fakat sol tarafından gelen keskin bir hırlama sesi ile algısını oraya doğru yönlendirdi.

Ve.. ve işte oradaydı. Yıllardır hasretini çektiği annesi koltuğa benzer bir şey üzerinde oturuyor, sessiz bir şekilde yere bakıyordu. Üstündeki giysiler çok ilginçti ama Tedie o anda, bunu önemsemedi. Senelerdir hasret kaldığı yüze bakmaya başladı. O keskin hatlara sahip muhteşem derecedeki düzgün beyaz yüzü, yemyeşil gözleri ile kızıl rengi saçlarına nazaran sanki görüntüyü tamamlamak için konmuş küçük burnu ile pembe dudaklarıyla annesi karşısındaydı. Koşmak, sarılmak, boynuna atlamak istedi annesinin. Fakat bunların hiç birisi olmadı. Annesine olan ilgisini ne kadar yoğunlaştırsa o kadar geriye doğru çekildiğini hissediyordu. Etraf bulanıklaşmaya ve kararmaya başladı, son kez annesine baktı. Annesi sanki bir şeyler hissetmiş gibi tamda Tedie’nin olduğu tarafa doğru kaldırdı gözlerini. Fakat Tedie, bu anı doya doya yaşayamadan her yeri karanlık aldı ve bir süre sonra gözlerini açtığında, karşısında Osranel duruyordu.

Maxon heyecanlı bir şekilde kardeşini dürttü.

“Gördün mü Tedie? Annemizi gördün mü? Söyle bana lütfen, nasıl gözüküyordu, ne yapıyordu. Hadi, söylesene.”

“İyiydi kardeşim, eski halinden tek bir eksiklik bile yoktu. Kızıl saçları ve yeşil gözleri hala aynıydı. Bu kadar yıl sonra bile hiç değişmemesi şaşırtıcı değil mi! Koşmak istedim Max, doya doya sarılabilmek. Yapamadım, kahretsin ki yapamadım!”

Kardeşine ağlayacakmış gibi bakıyordu, sanki büyük bir rüyadan uyanmış gibi. Bu sırada Zenisa konuşmaya girdi.

“Yaşlanmamasının nedeni Mazbotların evreni olan Mosirot’ta bulunması genç efendi. Kendi evreninden kopuk bir şekilde yaşıyor. Farklı bir havayı soluyor, farklı yiyecekleri tadıyor. Yaşlanması tamamen durmuş şekilde.”

Bu ayrıntı Maxon’u pek şaşırtmadı. Bu saatten sonra şaşıracak hali kalmamıştı ve sanki duymamış gibi kardeşine bakarak konuşmaya devam etti.

“Merak etme kardeşim, artık annemizin nerede olduğunu biliyoruz ve onu oradan alacağız. Hayatım pahasına söz veriyorum ki ne olursa olsun, annemi o cehennemden çıkartıp geri getireceğim!”

Zenisa ve Osranel sanki birmiş gibi aynı anda söylendiler.

“Peki bunu nasıl yapmayı planlıyorsun genç efendi – Adem oğlu?”

Maxon’ın bu konuda bir bilgisi yoktu, sonuçta evrenler arası bir yolculuğa çıkması gerekiyordu ve daha önce böyle bir şeyi değil yapmak duymamıştı bile. Yardım ister bir şekilde Zenisa’ya baktı.

“Merak etme genç efendi, uzay aracına binipte yıldızlara çıkmayacağız. Farklı bir yol ile gideceğiz.”

“Farklı bir yol mu? Peki nasıl olacak. Annemi bulmak için nereye gideceğiz.” Bu sorusuna gelen yanıt ise Osranel’den oldu.

“Korsanlar Geçiti’ne evlat, Korsanlar Geçiti’ne!!”

“Ko-korsanlar geçidi mi? Orası nasıl bir yer öyle” diye sordu Maxon.

“Orası cehennemin giriş kapısı, şeytanla buluşmanın biletini aldığın yer genç efendi. Her evrene çıkan farklı türden boyut kapıları vardır. Mosirot ve benzeri kötülük evrenlerine giriş için kullanacağın yerdir Korsanlar Geçiti. Osranel’in cehennemden kaçıp da geldiği kapıdır Korsanlar Geçiti. Ve umut ediyorum ki olmaz ama eğer olacaksa da Mazbotların bir gün Dünyayı ele geçirmeleri için girecekleri kapıdır Korsanlar Geçiti!”

Maxon’un bu sözler karşısında tüyleri ürpermişti. Tedie ise belli ki girdiği transtan henüz kurtulamamıştı çünkü gözleri dalgın bir şekilde bakıyordu ve sanki Zenisa’nın dediklerine pek kulak asmamış gibiydi. Fakat sonra ansızın Zenisa’ya döndü.

“Peki bizim o kapıyı geçip, dediğiniz şu Mazbotların ülkesine girmemize yardım edecek misin Zenisa?” diye sordu. Zenisa ise bu soruyu gülerek cevapladı.

“Pek tabii genç efendi, hatırlarsan sana bir şey borçluydum. Borcumu ödemekten mutluluk duyarım.”

Bu sırada Maxon’da Osranel’e dönmüş teşekkürlerini sunuyordu.

“Size ne kadar teşekkür etsek azdır efendim, sayenizde annemize kavuşmak için gerekli olan en önemli bilgiyi aldık.”

“Öyle deme evlat. Asıl macera Korsanlar Geçiti ile başlayacak. Ben annenizin bulunduğu yeri Zenisa’ya tam olarak anlattım. Sizlere rehberlik edecek ve merak etmeyin, yakın zamanda tekrar görüşeceğiz. Sanırım kabuğumdan çıkıp Kâinatın seyriyle oynama zamanım geldi.” Gülerek Zenisa’ya baktı. “Sen nedersin eski dostum?”

“Bana sorarsan geç bile kaldın, Osranel.”

“Haklısın Zenisa. Ama şimdilik çok bile kaldım, artık çekilmem gerekiyor. Tekrar görüşene dek hestarionaltes!” Son kez Tedie’ye baktı ve elini ilginç bir hareket ile salladı. Havada asılı duran kabuk gerisin geriye araçla birleşti ve su altına inmeye başladı.

Dakikalar sonra, hiçbir şey olmamış gibi göl yüzeyi pürüzsüz halini almıştı. Uzaklardan güneşin doğuşu sinyali hafif turuncusu gökyüzü rengi ile belli oluyordu. Üç kişi hala daha göl suyunun içinde bel hizalarına kadar durmaktaydı. Daha sonra Zenisa iki kardeşe baktı ve şöyle dedi.

“Hadi o zaman genç efendiler. Ne duruyoruz? Doğruca Korsanlar Geçiti’ne!”

Üç yol arkadaşı bu şekilde Ahitli Göl’ü geride bırakarak Korsanlar Geçiti’ne doğru giden yola koyuldular. Gelecek henüz yazılmamıştı fakat Kainatın görüsü bu iki kardeşin fazla uzun sürmeyecek bir zaman içerisinde önemli rol oynayacaklarını gösteriyordu…

Not: Bu öykü, her ay yazılmaya ve yeni gelecek tema ile bağlantılı olarak sunulmaya devam edecektir.

Kainatlar Savaşı 2” için 7 Yorum Var

  1. Sade ama iyi devam ediyor yine, tekrarları azaltabilirsin biraz. Çizgi film izliyor gibi oldum nedense, çok severdim çizgifilm. 😀 Biraz üstüne düşsen şunların öykü yollamaya korkar millet.:P

  2. Sanki bir önceki ay temayla ilgili zemini hazırlayıp noktayı diğer ayda koyuyormuşsun gibi geldi bana 😀 Ama hoşuma gitti, amerikan fantastik dizilerinden bir bölümmüş gibi geldi 😛 Ama hoşuma gitti, okuyucuyu bağlıyorsun 😀 Devamını bekliyoruz 😀

  3. Gerçekten hoş yazmışsın devamı kesinlikle gelecek değil mi ?
    Mutlaka -heyecenla- bekliyorum. 🙂

  4. Zevkle okudum. Bu defa Tedie daha çok önpalndaydı ama hala favorim Maxon.
    Kurgun muhteşem. Bu ayki temaya da konuyu çok güzel bağlamışsın. Kaninatlat Savaşı adını nereden aldığını da yavaş yavaş anlamaya başladım.
    İnsanda merak uyandırmayı iyi beceriyorsun :). Gelecek ayı sabırsızlıkla bekliyorum!

    Ellerine sağlık, leziz bir bölümdü.

  5. Biliyorum biliyorum, yeni ay geldi ama ben ancak okuyabildim. 😛 İdare edeceksin artık abi, iş güç, bahane falan filan. :))

    Çok beğendim, fazlasıyla başarılı bir bölümdü. Gelişen olaylar açısından biraz kıttı belki, ama bunu da kısıtlı zamana bağlıyorum. Zira sadece Göl’e gelip, yeni istikametlerinin yerini öğrendiler. Ben biraz daha şey olur diye düşünmüştüm, hemen bitince hayal kırıklığına uğramadım değil yani. :))

    Geçit olayı nasıl olacak, merakla bekliyorum. Bir de bana hafif Supernatural kokusu geldi. 2 kardeş, kayıp bir ebeveyn. 😛 Pek belirgin değil gerçi, sadece bir an aklıma geldi. Söylemek istedim.

    Kalemine sağlık. 🙂

  6. Hepinize teşekkürler arkadaşlar. Beğendiyseniz ne mutlu bana.

    Ayrıca Kule temasında farklı bir hikaye yazmış olabilirim ama merak etmeyin, yeni seçki olan “Köle” ile Eylül ayında Kainatlar Savaşı’na tam hız devam edeceğim.

  7. Tema ile bağlantı biraz zayıf kalmış ama hoş bir seri olarak devam ediyor. Beğenerek takip ediyorum. Bence öykünün okuyucuyu yakalayan tarafı, inanılmaz bir olayın, evrenlerarası ilişkiler, türler, uzaylılar vs sakin sakin sunulması (Star Wars filmlerini hatırlatıyor bana) “Anneniz felanca galakside, filanca uzaylı ırkın yanında!” dediklerinde adamın kardeşine, “merak etme annemizi geri getireceğiz!” demesine bayıldım mesela. Eline sağlık güzel gidiyor.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *