Öykü

Ahbabıma Sordum, Siz Cevaplayın

Hava henüz geceden kalma, gün ağarmaya yüz tutmuş. Çıt çıkmayan sokakta telaşla yürüyen çelimsiz bir adam. Nasıl bir çıkmaksa evden, koşar gibi yahut kaçar gibi. Gömleğinin düğmelerini bile sokak lambalarının ışığında ilikleyen nefes nefese bir adam. Nihayet vardı soluklanacağı yere. Yüzünü hafif kaldırıp her zamanki gibi şöyle bir baktı, baştan aşağı süzdü pası çıkmış mavi kepenklerini. Derin bir nefes aldı ve bıraktı kendini. Sanki kaçtığı, sığındığı bir yere gelmişti.

İncecik kollarıyla sanki öyle değilmiş gibi kilidini çıkardığı kepenklere asıldı var gücüyle ittirdi ve kendi kendine sarılışını izledi paslı demirlerin.

İçeri girdi, önlüğünü bağladı, tezgahını yokladı… Elinin altında olması gereken ne varsa sıraladı. Bıçaklarını bilemeye başladı. Bu sırada sesler çoğalıyor sokak lambaları sönüyordu…

Tezgahın arkasından, yol boyu geçip giden yorgun, telaşlı ayakları izliyordu. Birbirini görmeyen, tanımayan, tanısa da tanımayan, koşturan bedenler savruluyordu önünde. Derken bir kedi ilişti gözüne tanıdık kedi. Onu bekliyor hatta onun için dükkânı açıyormuş gibi, çok sevdiği ahbabı gelmiş gibi, gözleri parladı adamın. Hemen tezgahın üstündeki cam kapağı açıp, dolaptan ona ayırdığı kuşbaşı etli tabağı aldı. Başını kaldırmasıyla donup kalması bir oldu.

Tam o sırada asabı bozuk! bir insan kişisi adamın ahbabını tekmeleyerek itekliyordu. Adam koşar adım çıktı kapıya dehşetle seslendi.

– Ne yapıyorsun efendiii?

– Sana ne be muhtar mısın? Geç içeri kafamı bozma, demesiyle, kediye bir tekme daha savurması bakışları üstüne topladı. Ve tepkisiz seyretmeleri de.

Adam ahbabının savrulduğu yere doğru atıldı. Kucakladığı gibi içeri girdi. Sarılıp öylece kaldı. İkisinin kalbi yarışır gibi atıyordu. Bilmedikleri bir dilde tempo tutmuş dertleşir gibi. Tempoyu bozan bir ses;

– Hayırlı sabahlar usta, diye içeri girdi fiyakalı adam.

– Hayırlı sabahlar efendim buyurun hoş geldiniz, derken kediyi usulca sandalyeye bırakıp tezgahın arkasına yöneldi. Elleri suya tutup fiyakalı adama döndü.

– Ne istemiştiniz?

– Valla bi’ kilo kuşbaşı isteyecektim ama…

– Ama… ?

– Şimdi bu burada olacak iş mi? dedi kediyi göstererek.

– Neden olmasın efendi?

– Kasap dediğin, temiz olur, hijyen olur. Bu kıllı tüylü mikrop yumağının burada işi ne?

– Aynen efendi! Kasap dediğin temiz olur, diye kendini ve bembeyaz önlüğünü gösterip devam etti.

– Ona gelince, tezgahın tam da olması gereken tarafında tıpkı sizin gibi… dedi.

Anlayamadı önce, sonra köpürdü fiyakalı adam.

– Sen şu pislikle beni aynı kefeye mi koyuyorsun ben senin müşterinim bu hakkı nereden alıyorsun?

– Sizin hadsizliğinizi aldığınız yerden efendi, dedi.

Fiyakalı adam coştukça coştu küfürler savurmaya başladı.

– Bak efendi, dedi adam usulca. İstiyorsan kuşbaşı, lafa tutma hazırlayayım, yok istemiyorsan o mikrop saçan ağzını topla ve git kılığına göre dükkân bul, dedi.

– Kuşbaşı diyor hâlâ. Senin de, kuşbaşının da, kasaplığının da, seni adam belleyenin de… Bu burada bitmedi, bu burada bitmedi, diye bağıra çağıra çıktı dükkândan.

Adam daha da mahcup ahbabına eğildi, kucakladı. Nasıl da incitmişlerdi, nasıl da ezmişlerdi. Yine de şefkatle bakıyordu adama. Ahbabın tabağını önüne koyup kalktı. Tezgahın arkasına yöneldi. Ellerini suya tuttu, bir löp et aldı ve dövmeye başladı. Önce yavaş yavaş sonra sokak lambalarının söndüğü andan itibaren hızlanarak, hırslanarak dövmeye devam etti.

Adam cansız ete bile vurmaya çekinirken, bu yorgun ayakların taşıdığı bedenler nasıl olur da ezerdi bir canı. Nasıl olur da ince ince kıyardı duygularına. Bir kalp bu kadar vicdansızlığa nasıl canlı kalırdı…

Ne vardı ortada ne sebep olmuştu yahut ne sebep olabilirdi böyle kontrolsüzlüğe. Hangi telaş, hangi stres, hangi yalnızlık bahanesi olurdu bu öfkenin, hakirliğin…

Sahi bir bahanesi var mı vicdansızlığın, hadsizliğin, öfkenin, şiddetin…

Düşünüyordu adam eğer canlı etler (içindeki ruhlar) bu kadar pahasızsa, tezgahta dövdüğüne kaç mesai yazdırıyordu bu fiyakalı insan kişileri?

Ahbabına baktı, tabağı olduğu gibi duruyordu. Öylece adama bakıyordu.

– A benim canım bu sabah da böyle doyacağın varmış. Ama sen bakma onlara, gel bu etin en güzel yeri. Bu fiyakalılar on mesai yazdırsa vermem bak. Ne bilir onlar iyiyi kötüyü. De haydi, deyip uzattı. Önce uzun uzun baktı adama sonra alıverdi elindeki payını.

Sonra tabağındakileri yerken adam eğildi ahbabının kulağına;

– Bi’ söylesene, onlar mı ben mi? Hangimiz kasap!

Ahbabıma Sordum, Siz Cevaplayın” için 4 Yorum Var

  1. Mükemmel bir yazı olmuş, yazıların devamını bekliyorum. Hayvan sevgisi ancak böyle anlatılırdı.Güzel yüreğine sağlık

  2. Mükemmel bir kalem olmuş bu kadar duyguların buram buram hissedildiği bir yazıyla karşılaşmamıştım daha önce emeğine saglık devamını beklerim.

  3. Hilal dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim… Sevgimiz daim olsun.

  4. Hilal dedi ki: dedi ki:

    Teşekkür ederim. Ne mutlu, hislerimi geçirebilmiş olmam.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!