Öykü

Apeiron

Kaç yıl geçtiğini artık hatırlayamıyorum. Aslına bakarsanız hatırladığım çok az şey var. Bir gün gözümü açtım ve kendimi burada buldum. Çölün ortasında iki tahta parçası ile bir kayanın kenarına büzülmüş bir halde yatıyordum. Bu kayanın üzerine bulunduğum yeri kaybetmemek için 8 rakamını yazmıştım. İlk zamanlar Dünya’da olduğumu sanıyordum. Fakat gözlemlerim sonucunda başka bir gezegende olduğuma kanaat getirdim. Toprağın yapısı, atmosferdeki boğukluk hissi, gece ve gündüz arasındaki aşırı sıcaklık farkı gibi sebepler bu inancımı doğrulamaya yetmişti. Yine de yabancı bir gezegende olduğuma inanmamın en büyük sebebi bunların hiçbiri değildi. Senelerdir hiçbir insana rast gelmemiştim. Etrafım yalnızca hurdayla doluydu. Hurdadan kastım başıboş robotlardı. Pas tutmuş, bazısı hareketsiz bazısı anlamsızca hâlâ eski görevlerini yerine getirmeye çalışan unutulmuş hurda yığınları.
Gezegenin şartları çok çetin olsa da bunca zaman hayatta kalmayı başarmıştım. Sanki birileri beni buraya özellikle bırakmıştı. Bazı günler hayata tutunmamı sağlayan tek şey, beni buraya bırakanların sinsice bir yerlerden izliyor olmaları ihtimalinin içimde kopardığı fırtınalardı. Bu düşünce her ne kadar onlardan nefret etmeme sebep olsa da belki bir gün geri dönerler diye umut etmekten de kendimi alıkoyamazdım. Yine de bildiğim tek bir şey varsa o da neşeli kahkahalar, huzurlu ve bol güneşli sabahlar, umutla dolup taşan gelecek hayalleri benim için artık bir masaldan ibaretti.

Anladığım kadarıyla bu gezegen bir zamanlar madenlerinin zenginliği sebebiyle kıymetli bir yerdi. Hatta bu hurda yığınları da maden ocaklarında çalıştırılıyor olmalıydı. Ancak bilemediğim bir sebepten dolayı artık ne işlenen madenler vardı ne de gelip giden birileri. Evrenin sonuna hapsedilmiş, yabani ve hüzün dolu, uğursuz bir gezegendi artık burası. Gündüzün o çıldırtan kavurucu sıcağında, hiç bulamadığım gölgelere sığınırken; gecenin tekinsiz ürperticiliğinde böylesine lanetlenmiş olmak için hangi günahı işlemiş olabileceğimi düşünmekle geçiyordu ömrüm. Koyu yeşil ve siyah renklere bürünen kasvetli gök yüzünün altındaki turuncu kumlarda yürüdüğüm sonsuz zamanlar boyunca boğazımda düğümlenen yutkunamayışlar yerini kibirli bir çılgınlığa bırakmıştı. Bu çılgın düşünceler beni normal bir insanın aklına gelmesi mümkün olmayan, gelse dahi gülüp geçeceği hayallere itiyordu. Bir keresinde gezegenin nefes alan canlı bir varlık olduğuna öylesine inanmıştım ki bunun gerçek olamayacağına kendimi ikna etmek epey zor olmuştu. Belki de yıllar süren yalnızlığım beni üzerinde hapsolduğum bu dev taş yığınından dahi medet umar hale getirmişti.

Bazen orada burada oturan ya da ayakta öylece dikilen hurda yığınlarının arasından geçer, hüzünlü yüzlerini inceleyerek neler düşlüyor olabileceklerine dair anlamlar çıkarmaya çalışırdım. Fakat bir robotun herhangi bir şeyin hayalini kurmasının mümkün olamayacağını hatırlamamla beraber yine isyanla dolardım. Bir keresinde eskiden savaşçı bir robot olduğundan şüphelendiğim bir tanesinin yanına giderek iyice incelemiştim. Onu ilk gördüğüm andan beri elinde silahıyla öylece dikiliyordu. Gözlerini uzaklardaki bir yerlere dikmiş sanki bir şeylere karşı tetikte bekliyordu. “Dışarıda korunmamız gereken hiçbir şey yok. Aksine onları kendimizden korumamız gerek,” dedim ona. Aptal şey sanki beni anlıyormuş gibi…

Koyu yeşil ve siyah renkli bir gök yüzü vardı yine. Her zaman olduğu gibi yani. Üzerimdeki delik deşik, pis bez parçasından ayırt edilemeyen birbirine karışmış saç ve sakalımı ve ayağımın altındaki kırmızı kum tanelerini… ve o tuhaf gök yüzünü görseydiniz eğer bana yalnızca acımakla kalmaz fakat aynı zamanda alışık olmadığınız, tuhaf, insanı ürperten türden hislere kapılırdınız. Etrafınız tanıdığınız ve güvendiğiniz insanlarla çevriliyken, sıcak yataklarınızda yatarken anlayabileceğiniz bir duygu değildi bu. Sonsuzluğun çıldırtan tekrarına düşmüş bir tekinsizlikle anlayabilirdiniz onu ancak.

Sebebini bilmediğim sürgün cezamın sonunu kestiremediğim günlerini saydığım bir vakit, o aptal hurda yığınlarını takip etmeye karar verdim. Amaçsızca gittikleri yollara düştüm. Yorucu gündüzler ve unutulmuş geceler boyunca yürüdükten sonra oraya, o tuhaf yere vardım. Bu dev gezegeni ortadan ikiye ayırırcasına keskin ve uçsuz bucaksız bir uçurumdu gördüğüm. Dibi gözükmeyen bu uçurum sanki gezegenin sonundaki bir yerdi. Her şeyin sonundaki, bitip tükendiği o yer. Ve hurda yığınları intihar ediyordu… Duygudan yoksun bu hurdalar bile anlamsız hayatlarına son vermek için çırpınıyordu adeta. Adı konmamış bir saygıyla sıraya girmişler, teker teker uçurumdan atlıyordular. İsimsiz mezarlarını yad edecek kimseleri olmadığından onlara son bir görev olarak ad verdim. Her bir atlayan robotun ardından “1 Hurda, 2 Hurda, 3 Hurda, 4 Hurda, …” diye seslendim. Sonra onlara bu kadarını dahi fazla görmüş olmalıyım ki söylediğimi kısalttım ve “9H, 10H, 11H, …” diye devam ettim. Bir müddet sonra da bu çılgınlığa daha fazla dayanamayarak aynı yerden kendim de atladım. Benim ardımdan seslenen olmadı elbette. Yalnızca hüzünlü ve boş bakışlar vardı. Zaten adımı artık ben bile hatırlamıyordum.

Gözümü açtığımda kendimi iki direk ve bir kayanın olduğu o yerde buldum. Kayanın üzerinde çok eski bir zamana ait olduğunu anladığım bir şey çizilmişti. Dikkatle incelediğimde bunun yan yatmış bir 8 rakamı olduğunu fark ettim. Bu gezegende uyandığım ilk andan beri orada bulunan kaya olduğunu anladım onun böylece. Şaşırmamıştım. Zaten o zamana dek çılgınlığın her hâlini yaşamış olduğumdan artık herhangi bir şey beni çok da sarsmıyordu.
O gün bugündür bu unutulmuş gezegenin saklı ezgilerini taşıyan rüzgârlarına karışmış bir toz parçası gibi oradan oraya savruluyorum. Rüzgârın götürdüğü yolların güzergahı o talihsiz uçurumun kıyısına vurup da bedenimi dipsiz karanlığına bıraktığımda, dehşete kapılmış bir şekilde bunun kaçıncı kez gerçekleştiğini merak etmekten kendimi alıkoyamayarak…

Apeiron” için 7 Yorum Var

  1. Yorumunuzu çok beğendim.
    Öykümdeki beğendiğiniz cümle tarzı benim genelde yazılarımda kullandığım üslup. Fakat böyle kısa ve konusu önceden belirlenmiş öykülerde hem havaya giremediğimden hem de ağdalı cümleler kelime sınırını çabuk doldurduğundan ve hatta o özenli cümleleri sinsice daha büyük eserlere (Roman, novel) saklamayı tercih ettiğimden dolayı onları genelde kendime saklıyorum. :slight_smile:
    Öyküde, duygu hissettiren kısımdan önceki duygusuz ama mecburi olan açıklama kısımlarına fazla yer ayırmak istemiyorum ki büyü bozulmasın. Bazı şeyler mahrem kalsın, kişinin kendi hayalleri onun yerini doldursun.
    Hatta ilk paragraf bile öyküye giriş ile açıklar gibi yaparken üstü kapalı olarak hikayenin adının sembolü olan ters sekiz işaretine gönderme yapmaktan başka bir amaca hizmet etmedi.
    Öyküyü ilk ve tek yorumlayan kişi olduğunuz için tekrar teşekkür ederim. :slight_smile:

  2. Merhabalar,
    Öyküdeki döngüyü sevdim. Karakterin çaresizliğine ise üzüldüm. Karakterin neden orada olduğuna dair daha fazla detay görmek isterdim.
    Anlatımınız sade ve akıcı geldi bana. Yine de öykünün atmosferine çok uygun olduğunu düşünüyorum. Kaleminize sağlık.

  3. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sizin de öykülerinizi okumak isterim.

  4. Yetişirse önümüzdeki temayla ilgili öykü göndereceğim.

  5. Merhabalar @Haluk_Cevik
    Öykünüz güzeldi. İyi cümlelerle besleyip sade bir kurguyla sunmuşsunuz. Finali okuduktan sonra insana derin bir nefes aldırıyorsunuz.
    Bazı cümleleriniz çok güzel olmakla birlikte, herhangi bir noktalama işareti barındırmadığı için yorucuydu. Bunu küçük bir eleştiri olarak bırakayım buraya.
    Sonraki Seçki’lerde görüşürüz, ilhamınızla kalın😊