Öykü

Araf’taki Ruh

O gece ruhların kapıya dayandığı cuma akşamıydı ancak küçük kız durumu bir türlü anlayamamıştı. Günlerden perşembe olmasına rağmen o gece nasıl cuma gecesi olabiliyordu? Annesi ona bu gece,vefat eden büyüklere Yasin okumanın çok sevap olduğunu; ölen atalarının ruhlarının kapılara gelip bize bir Yasin okuyan yok mu diye yalvardıklarını söylemişti. Bu yüzden evin bütün kadınları toplanmış, uzun kıyafetlerini giymiş, arkadan bağladıkları tülbentlerini çözüp boğazlarını sarmıştı. Çay bardakları da çaydanlık da bahçede erkeklerin yanındaydı. Böylece kadınların ibadetleri bölünmeyecekti.

Küçük kız; babaannesinin,kendi yaptığı etek ve örtülerden arttırıp ona verdiği kumaşları karıştırdı. Köyde çok fazla oyuncağı yoktu ve bu artan kumaşların içine artan başka kumaşları doldurup dikerek halaları ona bebekler yapıyordu. Ancak bebekler sürekli halaları gibi şişko oluyordu. Bu yüzden son kumaşlardan bebek yapmalarına izin vermemişti. Bir kısmıyla eski bebeklerine yeni elbiseler yapacak kalanıyla da karşıdaki komşuları yeni geline gidecekti. Karşı köye yeni gelen kadın henüz yiyip yiyip şişmanlamamıştı. Aslında yan komşuları yaşlı teyze de gayet zayıftı. Altmışlı yetmişli yaşlarda olmasına rağmen hâlâ çayını biçip sırtında odun taşıyabiliyordu. Belki de işin sırrı buydu. Artık çay içmeyip gelen Gürcü işçilere çay biçtiren çay zamanı ev dışındaki tek işi işçilere çay demlemek olan kadınlar, çayın yanında yedikleri tatlılarla şişmanlıyordu. Eğer yeni gelin oyuncak bebek yapmayı kabul ederse kızcağız zayıf bir bebeğe sahip olacağına yüzde yüz emindi.

Karıştırdığı kumaşlarından en büyüğünü çıkardı ve tıpkı annesi gibi başına bağladı. Ben de okuyacağım, dediğindeyse herkes ona gülmeye başlamıştı. Annesi kaşları çatılan küçük kızı usulca yanına alıp tabii ki okuyabilirsin, dedi. Benim kızım camiye gidiyor her gün, o da Kur’an’a geçti, dedi halalarına. Halaları da durumu düzeltmek için iki yandan, yuvarlak pamuk yüzlü kızın yanaklarını sıktılar ancak bu kızcağızı daha da sinirlendirmişti. Sen bildiğin duaları oku sonra da bizi dinle, dedi annesi. Ancak kız da bütün kadınlar gibi eline Kur’an ya da kapakları yeşil cüzlerden almak, kıvrım kıvrım harflere bakarak Yasin’i sesli sesli okuyan babaannesini takip etmek istiyordu.

“Ama tatlım o kadar cüz yok evde. Gel, yanımda benim elimden bak.”

Kızcağız çoktan küsmüştü. İki küçük kolunu birbirine bağlayıp açık olan evin kapısına yöneldi. Eğer geçen sene bahçelerindeki toprağa gömdükleri dedesi Yasin bekliyorsa ona Kur’an okuyamayacaktı ama belki onu görebilirdi. Bordo renge boyanmış ahşap kapının eşiğine oturup ufak ayaklarına küçük ayakkabılarını giydi. Kapının yanına yaslı duran eve girmesine izin verilmeyen kiraz ağacından kesilmiş odun parçasını, kişisel sopasını, eline aldı ve üç kere beton yere vurdu. Beklediği olmamıştı. Biraz daha bekleyip babaannesinin ona verdiği bu odunların en iyisini üç kez tekrar yere çarptı.

“Eşik, neredesin?” diye fısıldadı.

“Geldim.” diyerek kızcağızın oturduğu eşiğin altındaki beton deliklerin birinden kara küçük bir yılan çıktı. “Akşam akşam ne var da çağırdın beni?”

Küçük kız, elindeki sopayla yılandan çok iri bir tırtıla benzeyen kara tüylü siyah Eşik’i dürtecek gibi yaptı. Telaşa kapılan Eşik kendi etrafında sürünüp dururken o da sopasıyla onu takip etti. Dur diyordu Eşik gülen bir sesle. Yılan, bak giderim işim gücüm var benim deyince kız durdu.

“Bu yeni insanlarda hiç saygı kalmamış. Sana görünende kabahat.” dedi Eşik nefes nefese.

“Dur, dur gitme.” diye fısıldadı küçük kız. “İçerdekilere küstüm.”

“Yine oyuncak bebeğin çok mu şişko oldu?”

“Hayır. Boş ver. Sana bir şey soracağım.”

“Buyur.” dedi Eşik tüylü kara vücudunda parlayan iki beyaz gözünü kocaman açarak.

“Cuma akşamları ölü insanların ruhu kapılara geliyormuş. Sence ben de dedemi görebilir miyim?”

“Bu insanlar her şeyi yanlış biliyor.” deyip beyaz gözlerindeki siyah gözbebeklerini devirdi Eşik. “Sadece Araf’ta kalmış ruhlar yeryüzüne geri gelebilir.”

“Araf mı?”

“Evet ya Araf… Ahiret günü sevabın ve günahın eşit gelirse gideceğin yer.”

“İyi de daha herkes Öbür Dünya’ya gitmedi ki. Teraziyi erken mi kurmuşlar?”

“Ne o, sen zamanı düz bir şey mi sandın? Orası zamanın üstünde… Yaşanmış olanla yaşanacak olanın bir farkı yok.”

“Anlamadım.” dedi kız ama Eşik’e ağzını açtırmadan devam etti. “Bize camide ahiret gününden hikâyeler anlatmışlardı. Hatta namazını çok güzel kılan biri bir gün Öbür Dünyada…”

“Tamam, tamam hikâyeler umurumda değil. Sen bu durumu ailene yine de söyleme.”

“Hangi durumu?”

“Ne konuşuyoruz biz? Dedenlerin kapıya gelmediğini bilmelerine gerek yok. Onlar için ataları anmak önemli hem kapıya gelmeseler de onlar için bir şeyler okuyabilirsin.”

“Ben onlar gelse korkmam ama cinlerden korkabilirim.”

“Cinler mi? Cinler sizin evin kapısını ne yapsın? Onların gayet güzel bir düzenleri, evleri, arabaları var.”

Küçük kız iki hafta önce köydeki arkadaşlarıyla cinlere karşı yaptığı savaşı hatırladı. Levent abi onlara uzun uzun artık Avni dayıların oturmadığı eski perili evden, değirmendeki cinlerden bahsetmişti.  Herkese korkunç hikâyeler anlatıyor,çocuklar artık değirmene inemez dereye ayaklarını sokamaz hale geliyordu. Ama kızcağızın elinde köyün en sağlam sopası vardı. Herkese eğer cinler onlara musallat olursa sopasıyla onları dövebileceğini söylemiş herkesi buna ikna etmişti. Onunki gibi kiraz ağacı sopa bulamasalar da arkadaşlarına birer odun parçası bulmuş liderlik ettiği grubun en önünde yürüyerek değirmenin olduğu dereye inmeyi başarmışlardı.

Bütün çocuklar tir tir titreyip değirmenin etrafında bir çıtırtı duymayı beklerken küçük kız seyrek kaşlarını çatmış kıstığı gözleriyle etrafı tarıyordu. Sonra üzerlerine ufak taşlar atılmaya başlamıştı. Kızcağızın arkadaşları ağlamaklı çığlıklar atmaya başlarken o elindeki sopanın işe yaramayacak olmasına üzülmüştü. Atılan taşlar üzerlerine değil en fazla ayak diplerine kadar geliyordu. Herkes cinlerin, çocukların oradan gitmesini istediğini düşünmüştü. Ancak küçük kız yeşil ormanı daha da yeşil yapan limhonaların (Lazca Kartal Eğreltisi) arkasında gizlenmiş Levent’i ve arkadaşlarını görmüştü.

“Evet, belki de bize anlattıkları hep yalandır. Levent abi yalancı biri.”

“Belki de iyeleri rahatsız etmemeniz için anlatıyorlardır bu hikâyeleri büyükler. İnsanlar bütün varlıkları unutup hepsine cin demiş maşallah. Sesimi onlara da duyursam bana bile cin diyecekler.”

“İyeler mi?”

“Hı-hı iyeler. Her şeyin sahipleri var. Bu yüzden çöpünü gece bahçeye atmamalı, kaynar suyu camdan aşağı dökmemeli, dereyi kirletmemelisin. Hele dere… Orada sadece derenin iyeleri yaşamaz. Peri kızları, hatta benim gibi varlıkların evlerde bulduğu cepler gibi derelerdeki ceplerde yaşayan bir sürü varlık… Cinler emin ol size çok benziyor. Onlar da sizin onları ve bizi unuttuğunuz gibi sizi ve bizi unutmuş halde.”

“Eğer dedem Araf’ta kaldıysa onu görebilirim!”

“Kime anlatıyorum ki? Aklına gelen bu mu?”

“Eşik, ben dedemin mezarına gidip onu yoklayacağım.”

“Bak küçük kız. Dedeni daha önce buralarda hiç görmedim. Ancak biri var. İki gündür köyde dolanıp duruyor. Belki ona yardım edebilirsin.”

“Onu nasıl tanırım?”

“Beyaz bir ışık şeklinde olması lazım, muhtemelen gözleri ve elleri kolları vardır. Hey diyeceklerim bitmedi, nereye gidiyorsun?”

Küçük kız babası ve amcalarının çok uzaklaşma seni didamangisa kapar uyarılarına dil çıkarıp tamam, dedikten sonra mehtabın dalgalanan denize vuruşu gibi ayın aydınlattığı çaylıklara doğru ilerledi. Bulutsuz gökyüzü doğanın aydınlanmasına yardım ediyor, sayısız yıldızlar ayla beraber göğü süslüyordu. Karşı köyün sarı sokak lambaları kendini göstermiş, ağaçların arkasında görünen kimi pencereler içeriden ışıkla aydınlanmıştı. Küçük kız titreşen başka bir sarı ışık gördü. Öne atılıp avuçlarını birbirine çarparak bu ışığı, uçan ateş böceğini, yakalamaya çalıştı.

Çaylara tutunarak çıktığı tepede dedesinin kabri bulunuyordu. Ellerini açıp bildiği bütün duaları yani Sübhaneke’yi, Fatiha’yı, Kulhuvallah’ı ve İnnaatayna’yı adlarını doğru hatırlayamasa da okudu. Ellerine nefesini üfleyip avuçlarını yüzüne kapamıştı ki parmak aralarından kaynağı tam karşısında olan ışık huzmesini gördü. Küçük kız hem heyecanlı hem de korku içindeydi. Elini yüzünden indirdiğinde karşısında ışıktan uzun mu uzun bir siluetle yüzleşmişti. Işıktan siluet elini kaldıracak oldu ki kızcağız korkuya kapılıp bir hıçkırıkla kıçı üzeri yere düştü.

Işık silueti, elini bedenine göre ufacık olan kafasına başını ovmak için götürüp kızı korkuttuğu için bin pişmandı. Yükseklerdeki başı doğrudan uzun mu uzun boynuna bağlanıyor uzun boynu da geniş oval kıvrımlı bedeniyle birleşiyordu. İnce kollarındaki elleri kocamandı. Yine beyaz olan parlak gözleri belli belirsiz kırpılıyor şaşkın bir ifadeyle kıza bakıyordu. Bacakları ise yoktu ya da etek gibi aşağı inen bedeni ayaklarını örtüyordu.

“Seni korkutmak istemedim.” dedi ışıktan hayalet.

Küçük kız buna hazır olmasına rağmen karşısındaki ruhtan korkmuştu. Sorun değil diyerek arkasını dönmüş, iki tombul elini önünde birleştirip yürümeye başlamıştı. Ama tam o sırada nur saçan ruhun ağlamaya başlamasını hiç mi hiç beklemiyordu. Ruh yüzüne kadar uzanan ince kolları ve koca elleriyle çehresini kaplamış hüngür hüngür ağlıyordu.

“Şey.” dedi kız, hayalete dönerek. “Siz Araf’taki ruh musunuz acaba?”

“Evet.” diyerek görünmeyen gözyaşlarını kollarıyla sildi hayalet.

“Neden ağlıyorsunuz?”

“Çünkü bir şeye ihtiyacım var.”

“Sanırım…” diyerek duraksadı kız. “senin için bildiğim duaları okuyabilirim.”

“Aslında ihtiyacım olan bir duadan çok bir düğümü çözmek.”

“Düğüm mü?”

“Hayattayken kızım bana darılmış ve bu onda kalıcı bir etki bırakmış. Bu beni çok fazla etkiliyor. Cennete gidemeyecek kadar. Fakat onu bulamıyorum.”

“Seni tanıyor muyuz? Adını ya da kızının adını söyleyebilir misin?”

“Hayır maalesef. Hiçbir ismi hatırlamıyorum. Bir şeyleri etkileyebilmem için buraya geldim ancak burası hiç tanıdık değil.”

“İki gündür kızını bu köyde mi arıyorsun?”

“Evet.”

“Belki de yanlış yere gelmişsindir. Karşımızda gözüken köyle bulunduğumuz köyün adı aynı. İki parça halinde evler kurulmuş.”

“Ancak yolu bilmiyorum. Hem, arayışlarım hiç fayda vermiyor.”

“Hayır. Onu bulabilirsin. Yarın sabah seni oraya götürebilirim.”

“Ancak bugün dünyadaki üçüncü günüm. Yarın sabah burada olmayacağım. Yaklaşık bir saatim kalmış olmalı.”

“Ne? Seni oraya götürmek isterdim ama akşam saati çok tehlikeli.”

“Anlıyorum.” dedi Araf ruhu. Küçük kız duyduğu sesin ağlamaklı olduğunu hissedebiliyordu.

“Hey sana yolu tarif edebilirim. Haydi, aşağı gel.”

Kız heyecanla çaylıklara tutunup yokuşu kayar gibi indi. Toprak yola çıktığında yüzünde koca bir gülümsemeyle karşı köye gidecek yolu süzüyordu. Ancak dönüp Araf’ta kalmış ruha baktığında mezardan yola henüz bir adım boyu gelememiş olduğunu gördü. Hayalet çok ağır ilerliyor adeta yerde sürünüyordu. Bu hızla asla karşıya bir saat içinde varamaz, varsa bile kızını bulacak vakti kalmazdı. Bir kestirme biliyorum, diye fısıldadı kız ancak ruhun kestirme yoldan köye kaybolmadan gidemeyeceğini biliyordu. Yol dar bir patikaydı ve eğer yanlış yerden dönerse yolu çarşıya da çıkabilirdi.

“Seni benimle gelmeye zorlayamam.” dedi ruh siluetindeki adam, kızcağızın içine kaçan sesinden düşündüklerini anlayarak.

“Ama sen ışık saçıyorsun ve belki de beni yabani hayvanlara karşı korursun. Ya da korkunç başka varlıklara…”

“Ben ışık saçıyorum.” dedi adam sesi.

Kız zoraki bir gülümsemeyi yüzüne oturtup hiç korkmayacağına inanarak kestirme patika yolun başına doğru yürüdü. Hayaleti beklerken eteğinin altına giydiği pijamasını iyice yukarı çektiği çoraplarının içine soktu. Araç geçemeyecek kadar dar olan yol insanların sık kullandığı bir patika olmadığından üzerinde bir sürü ot ve otlara tırmanan böcekler olmalıydı.

“Ne kadar çabuk olursak o kadar iyi.” dedi kızcağız bir ümit.

Kız, arkasından gelen ışığın aydınlattığı yere kadar ilerliyor sonrada etrafı süzerek Araf’tan gelme ruhun ona yaklaşmasını bekliyordu. Sanki kaşlarını çattığında ve etrafa meydan okurca baktığında savaştığını hissediyordu. Bu, elinde tuttuğu sopasına sıkı sıkı tutunuşu gibi ona güç veriyordu.Eğer cinler bunu gerçekten yapıyorlarsa onlar karşısına çıktığında küçük korkak bir kız olmadığını onlara gösterecekti.

“Çok cesur bir kızsın.” dedi Araf’taki ruh. Kız onun yanına yaklaştığını anlayınca yürümeye devam etti.

“İçimden geçenleri okumuyorsun değil mi?”

“Hayır, hayır.” diyerek reddetti ruh.

“Okuyorsan bunu anlarım çünkü insanlara saçma sapan şeyler söyleyip bunlara tepki verip vermemelerine bakarak test ediyorum.”

“Eminim insanlar da içinden geçenleri duymuyordur.” diyerek güldü adam. Ancak kız çattığı kaşlarıyla ona dönmüştü. Kızcağız, ruhun uzunluğu kısalmış olan bedenine baktı. Artık boynu eskisi gibi uzun gözükmüyordu. Çatık kaşlarının konumlarını değiştirip önüne döndü ve yoluna devam etti.

Aradan birkaç dakika geçmişti ki böğürtlen çalılarının arkasından bir çatırtı duyuldu. Kız açtığı koca gözleriyle bu sesi duymamış gibi davranarak yoluna devam etti. Eğer görmezden gelirse belki sesin sahipleri ona zarar vermezdi. Doğaüstü dünyanın kanunu buydu. Kendini rahatlatmak için ruha bir hikâye anlatmaya karar verdi. Ancak oldukça sessiz olmalıydı.

“Dedem.” dedi kız. “O da senin gibi artık bir ölü. Gençken tenha bir yerde horon oynayan bir grup görmüş ve onların oyunlarına katılmış. Ama oynadığı kişilerin ayakları tersmiş. Yani onlar üç harfliymiş.”

Kızcağızın ağzından çıkan son kelimeler yine bir fısıltı halinde ancak ruhun daha iyi duyabilmesi için yüksek bir seviyedeydi. Üç harfli tabirini kullanmıştı çünkü korkusundan kaçtığı şeyi anmak istemiyordu.

“Dedem onların farklı olduğunu anlamamış gibi yapmış ve böylece onlar da dedemin bir insan olduğunu fark etmemiş. Dedem kibarca oradan ayrılıp koşa koşa eve gelmiş.”

Küçük tombul ellerini ağzına götürüp gülen kız, ruhun ona tekrar yetişmesini bekledi. Etrafta cırcır böceklerinden başka ses yoktu.

“Gülüyorum çünkü dedem biraz sarhoşmuş ve ona inanmamışlar. Ama ertesi gün aynı yere gittiklerinde dedemin ceketi oradaymış.”

“Bunu bana neden anlatıyorsun?” diye sordu Araf’tan gelen. “Seni tam olarak duyamıyorum.”

Kız rahatlamış ve kaşlarını gevşetmişti ama aldığı cevaptan hiç memnun olmadı ve ruha küsmeyi düşündü. Ruhun boynu gibi kolları da daha normal bir uzunluğa gelmiş gözüküyordu. Işık saçan ruha küsmek yerine bağırmaya karar verdi.

“Etrafta her türlü varlık olabilir. Ben küçük bir kızım ve bir didamangisa beni kapıp götürebilir. Ama sana yol gösteriyorum tamam mı?”

“Tamam, sakin ol kızım. Kötü bir şey demek istemedim.”

“Ama rahatlamak için anlattım. Hem dedemi Öbür Dünyada görürsen bunu ona anlatıp gülebilirdin.”

O sırada daha önce duyulan çıtırtılara benzer bir ses yükseldi ve çalıların arkasından bir domuz limhonaları ezerek karşılarına çıktı. Kızın attığı çığlıklara karşılık yaban domuzu siyah kıllı suratıyla onlara bakıyor ve hırlıyordu. Kız bir şey yapması için ruha dokunmaya kalktı ancak eli ışık saçan bedenin içinden geçmişti. Patikanın sağından sürünerek dışarı çıkan yaşlı kadın kızı bir kez daha korkutmuştu. Kambur sırtlı, kemer burunlu çirkin mi çirkin yaşlı kadın hiç hız kaybetmeden elindeki koca asasıyla domuza vurdu. Yolun ilerisine fırlayan domuz korkuya kapılarak kaçtı.

Eğer yaşlı kadın yerden sürünerek çıkmış ve insan olamayacak kadar kırışık, çirkin bir surata sahip olmasa kız koşarak onun eteğine sarılabilirdi. Ancak onu tanıyordu. O tekin bir yaşlı kadın değildi, didamangisaydı. Eğer salatalıkları henüz büyümden koparıp gizlice yersen ya da doğadaki bitkilere zarar verirsen seni kaçırıp götürecek varlıktı o.

“Neden öyle bakıyorsun küçük kız?” diye sordu yaşlı kadın o cadı sesiyle. “Öcü olan ben değilim bak arkandaki.”

“Kıza zarar verme.” dedi ışıklı öcü ruh. “O sadece bana yol gösteriyordu.”

“Elbette ona zarar vermeyeceğim. Onun hayatını kurtardım!”

“Teşekkür ederim.” dedi küçük kız boğazını temizleyerek. “Ben.” diyerek duraksadı. “Ben hiçbir salatalığı henüz küçükken koparmadım. Yoksa bütün kış hamsilinin yanında ne yeriz?”

“Aferin.” dedi didamangisa. “Senin akıllı bir kız olduğunu biliyorum.”

“Gerçekten mi?” dedi neşeyle, yürümeye başlayan didamangisanın peşinden giderek.

“Elbette. Sen ağaçlara zarar veren arkadaşlarını uyarmış kızsın şunun şurasında. Biz doğayı koruyanları severiz.”

“Biz derken?” diye sordu kız, gözlerini kocaman açarak.

“Doğanın diğer kadınları… Onadida ile dedikodunuzu bile yaptık.” diye kahkaha attı yaşlı cadı. “Cinlerle savaşmaya gitmeniz çok komikti.”

Araf’tan gelme öcü arkadan yolu aydınlatıyor, küçük kız ortada, didamangisa önde patikada yol alıyorlardı. Yaşlı kadın köye kadar onlara eşlik edeceğini söylemişti. Kız sürekli sorular soruyor, Araf’taki ruh ise sessizliğini sürdürüyordu. Kızcağız annesi yanındaymış gibi huzurlu ve güvende hissetmişti. Bir didamangisa ile arkadaş olmuş bir hayalet onun yolunu aydınlatmıştı. Ona kimse zarar veremezdi.

“Elindeki asa çok güzelmiş.” dedi kız kıkırdayarak. “Yoksa kiraz mı?” diye sesini yükseltti. Yaşlı kadın koca göğüslerini hoplata hoplata kamburuna rağmen kendinden emin bir şekilde yürüyordu.

“Evet.” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Senin asanın da kiraz olduğunu biliyorum. Eğer ölmek üzere olan bir ağaçtan kesilmemiş olsaydı fena bozuşabilirdik.”

Neşe dolu korkusuz kızın didamangisayı takip eden hızlı adımlarına artık hayalet de yetişebiliyordu. Koca elleri küçülmüş ayakları ağır etek biçimli vücuduna takılmaz olmuştu. Kız, ruha dair bildiği bütün hikâyeyi yol boyu didamangisaya anlattı.

“Eğer buraları tanımıyorsa yabancı olmalı.” dedi kadın. “İsimleri unutması normal, isimler fazla beşeridir. Ancak yüzleri ve ömrünün geçtiği mekânları unutmazsın.”

“Ruh amca aslında evine gelmedi. Kızına geldi.” dedi küçük. “Kızı buraya gelin gelmiş olabilir.” Bütün havayı ciğerine doldurup neşeyle bağırdı. “Uzaklardan gelen bir gelin tanıyorum!”

Köyün sınırlarına geldiklerinde didamangisa kendisi için daha fazla ileri gitmemenin iyi olacağını söyleyip kızı dönüş için ailesine haber vermesi konusunda uyardı. Küçük, çok heyecanlıydı ve Araf’tan gelen amcayı bir an önce kendisine oyuncak bebek yapmasını istemeyi planladığı yeni geline götürmek istiyordu. Ruh, yol boyu şekil değiştirmiş ve giderek bir insan bedenine daha çok benzemişti. Hâlâ beyazdı ve ışık saçıyordu ancak bedeni daha biçimliydi. Hatta ifadesiz suratında bıyık şeklinde çıkıntılar bile belirmişti.

“Değişiyorsun.” dedi küçük kız.

“Sanırım vaktim giderek azalıyor.”

Kızcağız koşarak yeni gelinin evine gitti. Işıkları yanıyordu. Pencereden içeriyi görmeye kızın boyu yetmiyordu ancak ruh amca onu görmüştü. Hayaletin kızı içerideydi ve adamın gözlerinden dökülen yaşlar bu sefer havada yok olmadan yere düşüyordu. Araf’taki ruhun üzüntüsü artık çok daha tanıdık fazlasıyla insansıydı.

“Onu çok seviyorum.” dedi ağlamaklı bir amca sesiyle. “Ama onu çok kırdım.”

“Seni görmeli.” dedi kız kaşlarını çatarak. Ve ruhu orada bırakıp evin önüne geçti.

Bahçede bir sürü insan toplanmış çay içiyordu. Kızı görünce hepsi çok şaşırmış aralarında konuşmaya başlamıştı. Kız bir an duraksayıp bahçede koşmaya devam etti ve kapıya vardı. Ayakkabılarını fırlatır gibi çıkarıp içeri girdi. Yeni gelin tek başına koltukta oturmuş tülbent işliyordu.

“Küçük kız, ne işin var senin burada?”

“Baban.” dedi kız hemen konuya girmek isteyerek. Ancak gelini ilk kez kaşları çatık olarak görmüştü. Kızın ağzından çıkan kelimeler sanki kadına fırlatılmış taşlarmış gibi onun canını acıtmışa benziyordu. Küçük, önce gelini bu işe hazırlaması gerektiğini anlamıştı. Onu doğrudan dışarı çıkarıp babasıyla yüzleştiremezdi.

“Anlamadım.” diyerek sahtece gülümsedi kadın.

“Ona dua ediyor musun?”

“Nereden çıkardın şimdi?” diye sordu gelin. Gülümsüyordu ancak gözleri dolmuştu.

“Çünkü seni aslında çok seviyor. Ve her ne olduysa aranızda o çok pişman.”

“Bunları nereden bilebilirsin?” dedi kadın gözünden bir damla yaş dökerek. Kızı koltuğa çağırdı ve onu kollarının arasına aldı. “Biliyor musun? O öldüğünde ben ona fena halde dargındım.Henüz bir şeyleri değiştirememişken onu kaybetmemeyi, onu içimde affetmiş olmayı çok isterdim.”

Küçük kız dizlerini kendine doğru çekti ve yeni geline daha da sokuldu. Gelin, yüzünü kızın başına dayamış ağlıyor bir yandan da omzunu okşuyordu. Kız, yeni boyalı sarı duvarlara yansıyan sarı ışığa baktı. Pencereden giren beyaz ışık, sarı ışığa karışıyordu. Araf’ta kalmış ruh, yeni gelinin babası, hâlâ pencereden onlara bakıyordu. Işığı giderek azalmış ilk bakışta fark edilemeyecek bir hal almıştı.

“Affedilmeyecek bir şey mi yaptı?” diye sordu kız gözlerini ruh amcadan ayırmadan. “Çünkü ben didamangisaların iyi olabileceğini gördüm. Belki de iyi görünümlü öcü amcalar da kötülük taşıyor olabilir.” Kadın güldü.

“Neler diyorsun sen bakayım.” diyerek burnunu çekti. “Babam hiç sevgisini gösteremeyen biriydi. Ve ben bunu kabullenmek istemiyordum. Bana da kibar olmasını, başımı okşamasını bekliyordum.”

“Ama o seni seviyor.”

“Biliyorum. Eminim yaşasaydı köyde şu an beni özlüyor olurdu. Sanırım onun bana karşı gizlediği sevgisi gibi benim ona olan sevgim de bir öfkenin arkasına saklanmış. Ama…”

“Ama ne?” diyerek adeta dalmış gibi baktığı pencereden gözlerini alıp genç kadına döndü.

“Onu seviyorum.”

“Biliyordum.” dedi kız. Ve koltuk yastığını köyün yeni gelininin bacaklarına dayayıp dizlerini tekrar kendine çekerek uyuma pozisyonu aldı. “Bugün ataların kapılara geldiği gün, ona Yasin okumalısın.” dedi pencereden artık görünmeyen ruha son kez bakıp gözlerini kapatarak. “Ve annemleri arayabilir misin? Beni gelip alsınlar. Ona küsmediğimi de söyleyin.” dedi uykulu bir sesle. “Halamlar da bana oyuncak yapabilirler.”

Burak Genç

İstanbul doğumlu bir Rizeliyim. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü lisans öğrencisiyim. Hâlâ babamın anadili Lazcayı öğrenmeye çalışıyor, Türk halk bilimi ve çizerlikle ilgileniyorum. Kültürümüzdeki doğaüstü unsurları öykü ve romanlarda kullanmayı amaçlıyor, on yaşından beri düzenli olarak yazar olmanın hayalini kuruyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. KARAKOC says:

    Halk folklorüne dair unsurları akıcı bir şekilde, aynı zamanda duru bir dil ve atmosferle harmanlamışsınız. Öykü her ne kadar korkuyla ilintili doğa üstü unsurlar barındırsa da aktarımın merkezinde yer alan çocuk olma durumu ve akrabalık ilişkileri, okuyucuyu dehşetten ziyade lirik duygulara yönlendiriyor. Bence güzel bir birleşim olmuş, kaleminize sağlık.

  2. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Çocuk gözüyle dünyaya bakmayı seviyorum. Korkuları da hisleri de çok güzel. Kültürümüzdeki doğaüstü unsurları iyi bir şekilde hikayede kullanabilmişsem ne mutlu bana.

  3. Öykünüzün konusunu ve gidişatını çok beğendim. Yakın zamanlarda buna benzer bir roman okumuştum. İyelerin olduğu, Türk kültürümüz ile iç içe, gerçekçilik ve fantazyanın harmanlandığı, şehirden uzak köylerin birinde geçen bir hikâyeydi o da bu hikâye gibi. Kültürümüzün ve mitolojimizin değerli unsurlarını böyle hikâyelerde ve romanlarda görmek çok güzel bir şey. Siz de bunu genel çerçevede başarılı bir şekilde öyküye yedirebilmişsiniz. O açıdan tebrik ederim :slight_smile:.

    Üslubunuzu da beğendim. Gayet akıcıydı. Tasvirler ve karakterlerin duruşları ve yüz ifadelerinin betimlemesi yerli yerinde ve iyiydi.

    Tek eksik bulduğum nokta ise diyaloglardı. Diyaloglarınız ‘‘dublaj Türkçesi’’ dediğimiz olaya çok kaymış maalesef. En azından ben öyle gözlemledim diyeyim :slight_smile:. Öykünüz büyülü gerçekçilik dediğimiz türde seyrediyor fakat dünyanın olağanüstü unsurlarla bezenmiş bir diliminde -ya da evreninde- günümüz dünyasında ve aşina olduğumuz bir kültürün içinde gerçekte verilecek tepkilerden ya da dillendirilecek cümlelerden uzaklaşmışsınız ve bu yüzden diyaloglar yavan kalmış. Diyaloglarda karakterler sizin ağzınızdan konuşmuşlar gibi duruyor. Yani onlar kendileri konuşmamışlar sanki. Çocuğun, didamangisanın, ruhun ve gelinin konuşma tarzları, üslupları birbirinden ayırt edilmiyor neredeyse. Yine aynı şekilde verdikleri tepkiler -yani beden ve yüz hareketleri diyebiliriz- duygularıyla ve o anki durumlarıyla oturmuş vaziyette ama diyaloglarda bunları hissedemedim. Son olarak, -yine tabii diyaloglarla alakalı olarak- ağız özelliklerini böyle öykülerde görmek okuyucuyu daha iyi hissettirebilir. Düzgün bir yazım tekniği oluşturmak için bu teknikten kaçınmak istediyseniz size hak veririm. Ama böyle kültüründen, inançlarından ve geleneklerinden kopmamış bir sahada İstanbul Türkçesinin hâkim olması yine gerçekçilikten biraz uzak kalabiliyor.

    Kültürümüzün ve mitolojimizin can bulacağı daha nice güzel öyküler yazmanız dileğiyle bir dahaki öykü seçkisinde görüşmek üzere :slight_smile:. Kaleminize sağlık.

  4. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Geri dönüşünüz beni çok mutlu etti. Bu mecrayı güzel yapan etkenlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Okuduğunuz romanı merak ettim açıkçası. Edebiyatımızda nihayet bu tür konuların işlenmesi beni çok mutlu ediyor ve bu eserlerden haberdar olmaya eserleri okumaya çalışıyorum. Bu tür doğaüstü unsurları hikayede iyi bir şekilde işleyebilmişsem ne mutlu bana. :blush:
    Diyaloglar konusunda sizi haklı buluyorum ve bu kendimi geliştirmek istediğim bir mesele. Bazen karakterler kendi boylarını aşan cümleler kurabiliyor ya da konuşmalar akışta doğaldan ziyade edebi kalıyor. Ancak yerel ağız özelliklerini kullanmak benim için epey cesaret isteyen bir şey. Edebiyatımızda daha çok örneğini görmeliyim gibi hissediyorum. Ne kadar tanıdığım bildiğim bir coğrafya olsa da bunu nasıl yapabileceğime dair pek fikrim yok. Dediklerinizi dikkate alacağım ve üzerine düşüneceğim mutlaka.
    İyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim :slight_smile: Selametle.

  5. Kesinlikle öyle. Eleştiriler, incelemeler olmazsa yerimizde saymaya başlarız. Ben de mümkün oldukça yazdıklarımı eleştiri yağmuruna tutturmayı çok seviyorum :smiley:. Bazen göremediklerimizi görmemizi sağlıyorlar.

    Okuduğum roman henüz basılmadı ne yazık ki. Üniversiteden çok sevdiğim bir hocamın romanıydı. En son bu sene içerisinde çıkacaktı ama hâlâ ses seda yok. Seneye de aksayabilir sanıyorum. Zaten çıktığı gibi burada bir incelemesini yaparım diye düşünüyorum. O zaman siz de görebilirsiniz. Tam sizin tarzınıza benzer bir hikâyesi var.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar