Öykü

Perî-dar

Çıktı. Cebinde; dededen kalma bir köstekli saat, sevdiğinden armağan dantelli mendil, üç kuruş iki de para vardı. Baba evindeki en sevdiği köşesi olan cumbaya dizili konforlu minderlerini, Eminönü’nde her gün Türk kahvesi içtikleri şekerciyi, Babıali yokuşundaki memuriyetini, çevresinde ona karşı gelen deli muamelesi yapan herkesi geride bırakmıştı.

Aklın mantığın alıyor mu böyle bir şeyi, diyordu anası rıza göstermeyerek. Adamın aklı şaşıyordu zaten kokusu buruna değdiğinde sevdiğinin. Gözleri dalıyor, ondan uzak kaldığı her an daha da derinlere saplanırcasına bir hançerin açtığı yara gibi nefesi kesiliyordu.

Ufak ahşap tekneye atlayıp cebindeki son kuruşları da kayıkçıya verdiğinde kendini hiç olmadığı kadar özgür hissetti. Gereksiz hiçbir şey taşımamalıydı. Sevdiği ona zaten dünyaları verecekti. Memurluğunu temsil eden, düzgün, püskülü bile henüz dağılmamış fesini tekneyi kullanan ihtiyara vermeyi düşündü. Ancak hiç muhabbetli biri değildi kendisi. Adama fesi artık neden istemediğini anlatmaya, samimiyet kurulmuş olacağı için adamın “nereye” suallerine cevap vermeye dermanı yoktu. Yapmadığı iyiliği denize attı Halik iyilikten saymasa balık bilirdi.

Üsküdar’a geçerken güneşi ardında bırakıyor olması hoşuna gitti. Arkasını dönüp yarımadanın üzerine batan kızıllığa bakmadı. Çamlıca tepesinin üzerindeki bulutlardan yansıyan pembe ve yavruağzı ışıklar, mavi gök üstünde yeterince güzel bir manzara sunuyordu ona. İçinden konuştu kayıkçıyla. Son olarak seninle konuşuyorum, dedi önce. Evet; tüm güzelliğiyle, misk kokusuyla, iri gözleriyle beni bekliyor, dedi hayali cevaplar almış gibi. Saatini açtı ve kapadı. Akşam ezanına az kalmıştı, tam vaktinde orada olmalıydı.

Onunla tam da bu tenha ormanlıkta tanışmıştı. Yine akşam vaktiydi. Yalnız gece olduğunda yüzünü gösterirdi. Belki de dostlarıyla buraya eğlenmeye gelmeyip ormanda kaybolmasa onunla tanışamayacaktı. Mihrimah Sultan camiinden ezan sesini duyunca saatini de fırlattı. Koşar adımlarla ormanın derinliklerindeki açıklığa geldi. Kara bir ceylan onu bekliyordu. Daha önce bu Anadolu mahlûkunu canlı canlı hiç görmemişti ama kapkara olamayacağına emindi. Bu sevdiğinin diğer sureti olmalıydı. Ceylanın görünüşü değişti. Peri güzelliğiyle beyaz gelinliği içinde sevdiği karşısındaydı. Davullar çaldı zurnalar öttü. Ormandaki düğünü işiten olmadı. Düğün bitince gelin duvağını kaldırmadan kendi âleminin perdesini artık kocası olan adam için araladı. Perdeyi aştığında adamın ayakları artık ardına bakmaktaydı.

Burak Genç

İstanbul doğumlu bir Rizeliyim. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü lisans öğrencisiyim. Hâlâ babamın anadili Lazcayı öğrenmeye çalışıyor, Türk halk bilimi ve çizerlikle ilgileniyorum. Kültürümüzdeki doğaüstü unsurları öykü ve romanlarda kullanmayı amaçlıyor, on yaşından beri düzenli olarak yazar olmanın hayalini kuruyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for BledaKai BledaKai says:

    Öncelikle gelecek vaat ettiğini söylüyorum. Ruhsal ve fiziksel betimlemeler tam tadında olduğu için durum öyküsünde başarı sergilemişsin. Olumsuz eleştiri yapmak için bir kusur bulamıyorum. Ağabeyi nasihatı olarak öykünü genişleterek çok güzel bir durum ver. Herşeyi dozunda yaz…

  2. Öncelikle söylemeliyim ki son cümle vurucu bir cümle olmuş. Ama anlayamadığım yerler var oda İstanbul’u bilmediğimden olsa gerek. Ezan sesinin duyulduğu bir yerde içinde dört harflileri barındıracak kadar büyük bir ormanın olması mümkün mü? Birde şu cümle var; “Yapmadığı iyiliği denize attı Halik iyilikten saymasa balık bilirdi.” tersi olmayacak mıydı. Balık iyilikten saymasa da Halık bilirdi. Camiye yakın bir ormanın olması beni şaşırttı. Bunlar ilk başta farkettiklerim. Ama iyi olacağından eminim yazdıklarınız ve okuduğunuz okul bana bu fikri verdi. Kaleminize sağlık.

  3. Çok teşekkür ederim yorumun için. Sağ ol. :blush:

  4. Yorumun için çok teşekkür ederim. :wave: Öykü on dokuzuncu yüzyılda, Osmanlının son demlerinde, geçiyor. Bu dönemde İstanbul için eğlence mekanı olarak bugün de varlığını sürdüren Üsküdar’daki Çamlıca korularının olduğunu biliyoruz. Şimdiki kadar şehirleşmediğinden o bölgenin ağaçlıklarla dolu olduğunu düşündüm. Cinler halk inançlarında insanlardan uzak yerlerde değil bilakis yakında bazen şehrin içinde bir mezarlıkta bazen tenha bir ağaçlıkta var olabiliyor. Bu yüzden kurgularken ormanın büyüklüğünü düşünmedim.

    İyilik için söylenen söz dediğiniz gibi haklısınız. “İyilik yap denize at. Balık bilmese Halik bilir.” şeklinde sözlüklerde geçiyor. Bu öyküde kahraman iyilik yapmaktan -fesi kayıkçıya hediye etmekten- vazgeçiyor ve fesi denize atıyor. Bu sebeple kelime oyunu yapmak istedim. Bu yüzden, Allah katında bu yapılan bir iyilik olmasa da balıklar fesi bilir/görür demeyi tercih ettim.

    Katkılarınız için tekrar çok teşekkür ederim. :slightly_smiling_face: Selametle :wave:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar