Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Araftan Çıkış

Daha önce bu kadar güzel bir yere gelmediğimi düşünmem için çok sebep vardı. Göz alabildiğine uzanan ve hiç bitmeyecek gibi duran yemyeşil tarlalar, güneş battığı zaman kızıl ve sarının değişik tonlarına boyanıyordu ve pansiyondaki odama yerleşip pencereden dışarı baktığım ilk an gözüme çarpan, bu eşsiz kızıl koleksiyonu olmuştu. Güneşi çevreleyen irili ufaklı bulutlar değme ressamın tablosunu aratmayan bir manzarayı gözlerimin önüne sundu. O zaman kollarımı iki yana açmış, “İyi ki buraya gelmişim, tatil için bundan iyisi düşünülemezdi,” demiştim. Sonraki günler de manzaralar devam etti, güneşli havanın bemBeyaz bulutları, yağmurlu havaların kurşuni bulutları, kırların üzerinde gezinen türlü hayvanların, ineklerin, tavukların, kuşların, köpeklerin manzaraya geçici katkıları, pansiyonun dört bir yanında, baktığım her yerde tablolar tablolar tablolar. İlerleyen günlerde başıma geleceklerin etkisini hafifletmek ya da daha dramatik bir tona büründürmek için orası özellikle öyle düzenlenmiş gibi.

Pansiyonu ve pansiyonun bağlı olduğu çiftliği işleten Serpil Hanım, buranın mükemmel olması için eşi Ahmet Bey’le uzun yıllarını vermiş. Kendisine dedesinden kadar araziyi düzenlemiş, eskimiş ve yıkılmaya yüz tutmuş evlerinin yerine daha büyük bir ev inşa ettirmiş, dedesinin evin yanında yaptırdığı ve depo, marangozluk odası ve garaj olarak kullandığı büyük binayı baştan aşağı değiştirtip pansiyon haline getirmiş, çiftliğini çevreleyen tarlaları da kendi usulünce ekime hazır hale getirmiş.

“Organik tarım,” diyordu Serpil Hanım. “Herkesin artık sadece bunun üzerinde durması, bunun için çalışması gerek. Zamanında topraklarımıza çok büyük kötülük yapıldı, besin diye adeta zehir yedik. Şimdi her şey yüzde yüz doğal olacak. Ürettiğimiz ürünler civardaki market ve diğer satış yerlerinde büyük ilgi görüyor, internette de giderek daha fazla tanınıyoruz ve siparişlerimiz artıyor. Toplumun bilinçlenmeye başlaması hepimiz için büyük şans.”

Onu bazen tarlalarda gezinip ekinleri kontrol etmek, toprağı sulamak, tavukları yemlemek, ineği sağmak gibi çiftlik işleriyle uğraşırken, bazen ürün satışına ve gelir giderlere dair mali hesapları yapmak için gözlerini bilgisayar ekranına dikmiş düşünceli bir tavırla klavyesine hızlı hızlı bir şeyler yazarken, bazen de evin en güzel manzaralı odasından, duyduğuma göre iki ay önce kaybettiği babannesinin odasından, dalgın gözlerle dışarı bakarken görüyordum. Bu çiftlik ve pansiyonda herkes ilgili, herkes çalışkan, herkes dikkatliydi. Civardaki köylüler ve diğer çalışanlar pansiyon misafirlerini kırk yıllık ahbaplarıymış gibi karşılıyor, sıcak ve samimi tavırlarıyla onları sarıp sarmalıyor, türlü sorularla koyu bir sohbete daldırıyordu. Yapmacıklı tavırlardan uzak, her şeyiyle doğal, kendileri gibi insanlar. Hepsi organik. İnsanlar organik, tarlalar organik, tavuklar, inekler, koyunlar organik, ağaçlar organik, gökyüzü ve bulutlar organik, güneş organik. Belli ki burada kaldıkça boğucu şehir hayatının bana empoze ettiği ve zihnimin doğal bileşenlerinin, asıl istekleri ve hayallerinin bir parçası olmayan yersiz kaygılardan, saçma rekabet heveslerinden, kariyer bunalımlarından sıyrılacak, bu güzel çiftliğin sunduğu eşsiz doğanın kucağında dünyaya kök saldığımı hissedecek ve sonunda ben de yüzde yüz organik olup çıkacaktım. “Organik Ersin’e merhaba,” dedim bir gün aynada kendime bakarken. “Saflıkta istenen kıvama gelmem için kaç gün gerekiyor burada? Üç hafta gerçekten yeter mi? Yoksa bir yolunu bulup misafirliği uzatsam daha iyi mi olacak?”

Çiftlikteki konukluğum bana organiklik hediye etmekten ziyade hiç ummadığım sürprizler hazırlayacaktı.

Odamda kaldığım ilk gece kapımın önünden ayak sesleri bir sağa bir sola neredeyse bir saat boyunca geçip durduğunda, bunu uykusuz bir müşterinin gece gezintisi hevesinden başka şeye yoramadım. Ertesi gün çiftliği gezip tozmak, fotoğraflar çekmek, Serpil Hanım, Ahmet Bey ve diğer pansiyonerlerle sohbetimiz bütün günümü aldı. Sohbet sırasında benden başka çiftliğe misafir olan yaşlı çiftin gece onda yatıp deliksiz bir uyku çektiğini, üniversiteyi yeni bitirmiş mühendis adayı Sertan adlı gencin odasının pansiyonun ta öbür ucunda olduğunu ve onun odamın yakınına hiç uğramadığını, pansiyonda onlardan başka müşterinin olmadığını öğrenince şaşırdım. Duyduğum ayak seslerinden bahsedince kedi olabileceğine yordular.

İkinci gece yine ayak seslerini duydum. “Bu ne biçim kedi, insan gibi ses çıkarıyor?” dedim. Odadan çıkıp bakmaya karar vermiştim ki sesler kesildi. Ertesi iki gece ses duymadım. Çiftlikteki gezintilerim ve artık iyice heveslendiğim organik tarım konusunda Serpil Hanım ile Ahmet Bey’in beni uzun uzun bilgilendirmeleri, henüz tuhaflığına yeterince uyanamadığım bu olayı bana unutturmaya yetmişti. Ama beşinci gecemde sesleri yeniden duydum. Kararlıydım, bu sefer yakalayacaktım. Hemen kapıyı açtım, dışarı fırladım. Koridor boştu ama sonunda Beyaz bir kumaş parçasının dalgalandığını kısa bir an gördüm. Hızla oraya koştum. Başkalarının uyanacağına aldırmadan “Kim var orada?” diye bağırdım. Sonunda koridorun yanında, daha kısa başka bir koridorun girişinin önünden geçerken bir insan silüeti dikkatimi çekti. Dikkatle baktığımda yaşlı bir kadının minik koridorun sonunda ardına kadar açılmış çıkış kapısının önünde, merdivenlerin başında durduğunu gördüm. Yüzünü seçemiyordum, pansiyonda kalan yaşlı kadın olup olmadığını anlayamadım. “Merhaba,” diye seslendim. “Uykunuz kaçtı galiba?”

“Gördünüz, öyle mi?” dedi kadın.

“Neyi gördüm mü?”

Bu sırada büyük koridorun ışığı yanınca başımı hemen o tarafa çevirdim. Sertan adlı genç bana bakıyordu. “Bir sorun mu var? Bağırmanızı duydum.”

“Yok ben şu Hanımefendiye bir şey soruyordum da.”

“Kime?”

Dönüp baktığımda kadını orada göremedim. Merdivenlerin başına çıktım, sağa sola baktım, hiçbir yerde yoktu. Sertan’a durumdan bahsettim, “Köylülerdendir,” dedi. “İki gecedir uyumuyorlar, sürekli konuşuyorlar, bir ikisinin de civarda gezindiklerini duydum.”

Köylülerdendir, kim olacak ki başka, dedim ve uyudum.

Ertesi gece uyku tutmadı. Çünkü bütün gün içimi bir huzursuzluk kemirip duruyordu. Yüzleşmekten son derece çekindiğim bir gerçekle yeniden karşılaşmaktan büyük korku duyuyordum. Çocukluğumun kâbuslarının geri gelmesi isteyebileceğim en son şeydi. Ama bu yaşadığım hava değişimi, en saf haliyle doğanın yeniden içinde olmak, bunu tetiklemiş olabilirdi. Çocukken etrafımı saran o hayaller, benden başka kimsenin göremediği o insanlar, duymadığı o sesler, bunun sona ermesi için geçirdiğim onca tedavi… Bana bir doktor çocuk şizofrenisi tanısı koymuş, bir spiritüelci ise özel doğaüstü güçlerim olduğuna hükmetmişti. Her konuda bilimi esas alan ailem ise birincisini kabul etmiş, ikincisini kesinlikle reddetmişti. Sonra her şey ortaokula başladığım yıl birden bire sona ermişti.

Ama hayır çocukluk kâbuslarımın geri geldiği filan yoktu. Sadece uykusu kaçmış bir kadına rastlamıştım o kadar.

Gece huzursuzluğum, her şeyin normal olduğu yönünde kendime yaptığım telkinlere galip geldi ve uykum kaçtı. Tarlalarda rüzgârda sürüklenen bir yaprak gibi gezindim, ayın dolunay sebebiyle gür olan ışığında korkumu ve heyecanımı dindirmeye çalıştım ve nihayet temiz havayla toprak kokusunun bana yeterince iyi geldiğine karar verdiğim anda pansiyona geri döndüm.

Kadını odama giden koridorda yeniden gördüm. Hayır daha önce gördüğüm kimseye benzemiyordu;a ne pansiyon müşterisi yaşlı kadına ne de rastladığım köylülere. Saçı başı dağınık, uçuşan Beyaz geceliğiyle ağır adımlarla bana yaklaşıyordu. Dehşetten soluğumun kesildiğini hissettim. Hiçbir şey söyleyemeden donup kalmış bir halde öylece ona bakmaktan ve bana iyice yaklaşmasını beklemekten başka hiçbir şey yapamıyordum.

Kadın sonunda bana sadece birkaç adım mesafe kalacak kadar yaklaştı. Yüzünde yalvarır gibi bir ifadeyle, “Lütfen yardım edin,” dedi.

Güç bela, kekeleyerek, “Yardım mı?” diye sordum.

“Güleser, Nazlıcan, Sevilay. Çok zor durumda kaldılar.”

“Onlar da kim?”

Bir kapı açılma sesi duydum. İleride yaşlı pansiyoner çiftin çıktığını gördüm.

“Ersin Bey, neler oluyor?”

“Şu Hanım bir şey istiyor, yardım edin diyor.”

“Kimse yok orada?”

Döndüğümde kadını göremedim. Acı gerçek bir yıldırım gibi Beynime çarptı. Evet dünden beri en korktuğum şey başıma gelmişti. O hastalık. Yeniden.

Sabahın ilk ışıklarına kadar gözüme damla uyku girmedi. Bir ara ağladım.

Günü kendime “Bir daha bu olmayacak, ben normalim, ben hep normalim,” diye telkinler ederek geçirdim. Kafamda sürekli kadının söyledikleri dönüp duruyordu. Güleser, Nazlıcan, Sevilay. Dalgın halim etraftakileri şaşırtıyordu bunu hissediyordum. Ama kimse bana bir şey sormuyordu. İçten içe bana ne olduğunu sormalarını ve bunu her şeyi olduğu gibi anlatmak için bir fırsat, bir işaret sayarak onlarla dertleşmeyi diliyordum ama beklediğim soru bir türlü gelmiyordu. Herkes işinin gücünün başındaydı. Serpil Hanım dün yemini tazelemeyi unuttuğu tavukları telaşla yemliyor, Ahmet Bey geçen ay yeni işe aldıkları kahyaya çiftlikle ilgili ayrıntılı talimatlar veriyor, köylüler çalışıyor, pansiyonerler sohbet edip kâğıt oynuyordu. Arabamla civarda biraz gezinip rahatlamaya çalıştım.

Geceyi korkuyla bekledim ama korktuğum hiçbir şey başıma gelmedi. Ne ayak sesi duydum ne kadını gördüm. Telkinlerimin işe yaradığına güvendim ve uykuya dalmayı başardım.

Ertesi gün kahvaltımı etmiş, yine bir araba gezintisi için hazırlanmak üzere odama yönelmiştim. Tam pansiyona girecekken birinin “Sevilay,” diye seslendiğini duydum. Hemen sesi duyduğum yöne fırladım. Sağa sola baktım. Kimse yoktu, ne o yaşlı kadın ne de başka biri. Etrafa biraz daha kulak verince, birinin hararetle konuştuğunu duydum. Konuşmanın geldiği samanlığa heyecanlı adımlarla ilerlerken az kalsın önüme çıkan tavuklara basıyordum. Konuşan Serpil Hanımdı. Telefondaydı. Az önce “Sevilay,” diye seslenen o olabilirdi, sesi benziyordu. Ama bunu sormak için önce konuşmayı bitirmesini beklemem gerekiyordu.

Bekleyemedim. Yaşlı çiftten Nedim Bey, “Nerelerdesiniz? Sizi arıyorum,” diye bağırarak beni çağırdı. Sertan’la iddiaya girmişler, pansiyonun yanından tarlaya kadar koşacaklarmış, benden hakemlik yapmamı istiyorlarmış. Onların yarışıyla uğraşırken Serpil Hanım’la konuşmayı ertelemeye karar verdim.

İşim bittiğinde Serpil Hanım ve Ahmet Bey’in, çiftliği kahyâya emanet ederek bir iş için iki günlüğüne kasabaya gittiğini öğrendim. Soru için Serpil Hanıma telefon etmek uygunsuz kaçabilirdi. Dönünce sorabilirdim.

Rastladığım köylülerden ve kahyâdan Güleser, Nazlıcan ve Sevilay adında kimseyi tanımadıklarını öğrendim. İşler iyice garipleşiyordu.

Serpil Hanım ve eşinin dönmelerini beklerken iyice sabırsızlanmama neden olan olay, onları gelişinden bir gece önce oldu. Kadını iki gündür görmemiş olduğum için onunla karşılaşma korkum iyice azalmıştı. Artık akşam odama dönerken adımlarım titremiyor, kalbim çarpmıyordu. Fakat onu odamın önünde bir kez daha görünce bir çığlık atmaktan kendimi alamadım.

“Yine mi siz? Ama ne istiyorsunuz?”

“Nazlıcan… Ona yardım edin. Neo Terramycin lazım.”

“Ne lazım? Neo Terramycin mi?”

Kadın bu sefer dikkatim başka yere yönelince değil, gözümün önünde kayboldu. Çığlık çığlığa dışarı fırladım. Başıma toplanan birkaç köylüye kâbus gördüğümü söyledim. Olanları anlatabileceğini sanmıyordum, deli damgası yemekten korkuyordum. Bu işi ancak doktorlar ya da başka uzmanlar çözebilirdi. Öte yandan birinin “Sevilay,” diye seslendiğini duymuştum. Ama hayır, civarda bu isimde birini tanıyan kimse yoktu. O halde bu ses de hayaldi.

Tatilimi kısa kesmeye ve İstanbul’a dönmeye karar verdiğim sabah, Serpil Hanım ve Ahmet Bey döndüler. Çiftlikteki hareketlenmeden bu anlaşılıyordu zaten. Ahmet Bey’le havadan sudan sohbet ederken kendimi rahatlatmak ve sakin görünmek için elimden geleni yapıyordum. Sohbetimiz Serpil Hanım’ın ağlamaklı bir yüzle yanımıza gelişiyle yarıda kesildi. Aceleyle Ahmet Bey’i kümese çağırdı. Tavuklardan biri sabahtan beri çok hastaymış.

Peşlerinden ben de gittim. Serpil Hanım telaşla yuvasında sinmiş oturan tavuğu öpüp okşarken “İlacı da bitmiş, şimdi nereden bulup alacağız,” diye bağırıyordu. Ahmet Bey, eşinin yere fırlattığı paketi alıp baktı. Paketteki kırmızı harfli yazıyı uzaktan az çok seçebilince başımdan aşağı kaynar sular dökülmeye başladığını adeta fiziki olarak hissettim. “Neo” mu yazıyordu orada?

“Neo-Terramycin…” diye mırıldandım.

“Evet Neo-Terramycin bitmiş,” dedi Ahmet Bey. “Geçen sefer öbür kızlara kullanınca buna kalmadı tabii.”

“Nazlıcan’a.”

“Adını nereden biliyorsunuz tavuğumun?” Serpil Hanım bana şaşkın gözlerle bakıyordu.

Bayılmamak için kendimi zor tuttum. Güç bela “Sizinle konuşacaklarım var,” diyebildim.

Serpil Hanım günlerdir yaşadıklarımı dinlerken hıçkırıklara boğulmuştu.

“İnanılmaz bir olay bu,” dedi sonunda. “Belli ki ruhlarla konuşma yeteneğiniz var. Babaannemin sizi bulması, sürekli tavuklarla ilgili yardım etmesi… Onlara o kadar düşkündü ki. Hastalıklı bir düşkünlüktü bu. Dedem yüzünden…”

Bana iki ay önce vefat eden Suna Hanım’ın fotoğraflarını getirdi. Onu hayalet olarak gördüğümden farklı, yüzünden canlılık akıyor, gözleri parlak. Gençlik fotoğrafları tıpkı Serpil Hanıma benziyor. “Ona çektiğimi söylerlerdi hep. Ama o benden daha hassas ruhluydu. Bana eskiden dedemle büyük bir aşkla birbirlerini severek evlendiklerini söylerdi, ama sadece hayalinde öyleymiş. Dedem yıllarca başka birini, üstelik babaannemin en yakın arkadaşı olan Aysel teyzeyi sevmiş. Ailesi izin vermemiş, aşkları hüsranla bitmiş. Dedem de onu unutmak için babaannemle evlenmiş. İkisi yıllarca mektuplaşmışlar üstelik o kadın babaannemin evine girip çıktı, onunla dost oldu, herhalde ilişkilerini daha iyi saklayabilmek için. Bak işte mektupları. Babaannem onları dedemin ölümünden sonra buldu. Ruhsal sorunları da ondan sonra başladı.”

Zarif bir el yazısıyla yazılmış aşk mektuplarına, tanımadığım insanların özeline girmiş olmanın verdiği huzursuzlukla göz gezdirdim. Bu arada Serpil Hanım hıçkırıklı bir sesle devam ediyordu.

“Psikologlar babaannemin ruhsal buhranlarıyla çok uğraştı. O da kendisini bu çiftliğe vererek, gece gündüz çalışarak iyileştirmeye çalıştı. Özellikle tavuklara gereğinden fazla düşkündü. Onlara konuşmayı öğreteceğim, hiç ayrılmayacağız gibi sözler söylüyordu. Herhalde sevgisini yöneltecek, ama insan gibi onu hayal kırıklığına uğratmayacak bir şeyler aradı. Baksana ruh olarak bile aklı fikri tavuklardaymış.”

Çocukken olağan dışı durumumla ilgilenen ve ruhsal güçlerim olduğunu söyleyen spiritüalist Şener Bey’i aramanın en iyi fikir olduğuna herhalde önümüzde durumu kendi çabalarımızla çözmekte gördüğüm zorluklardan dolayı karar vermiş olmalıyım. Ona ulaşabileceğim bir iletişim bilgisi bulmam kolay olmadı. Babam yıllar önce “Çocuğun aklına saçma sapan fikirler sokuyorsunuz,” diyerek kovduğu adamla kendi tabiriyle “durduk yerde” görüşmemi istemedi ve bana ona dair hiçbir bilgi vermedi. Tek çare onu babamla tanıştıran arkadaşı Zerrin Hanım’ı bulmaktı. Uzun aramalardan sonra sosyal medyada kızına rastladım. Bana annesinin öldüğünü ama arkadaşının telefonunu belki rehberinden bulabileceğini söyledi. Nihayet uzun bir bekleyişten sonra o telefon numarasına ulaştım. Sabit hat numarasıydı. Gündüz aradığımda çalmadı, gece aradığımda Şener Bey’in yaşlı titrek sesini duydum.

Beni hatırlamakta zorlanmamıştı. Uzun süre aklından çıkmayan çok özel bir çocukmuşum ama babamdan çekindiği için bağlantıya geçememiş.

“Sonra ortaokula başladın, özel okuldu, orada maddi güçler ruhsal güçlerden daha önemliydi. Arkadaşlarından geri kalmak istemedin, onlarla ayakkabı yarıştırmak, hava atmak derken spiritüel yeteneğin körelmiş olmalı.”

Suna Hanım’ı anlattım.

“Bu dünyayla bağlarını koparamamış bazı ruhlar öte aleme geçmekte zorlanabiliyorlar. O zaman ne tam orada ne tam burada değil ama arafta oluyorlar. Belki Suna Hanım öte alemde kocası ve Aysel Hanım’ı göreceğinden, onların büyük aşklarına canlı canlı tanık olacağından korkmuştur. O yüzden öte tarafa geçmeye çekinmiştir. Üstüne o tavuklara ve torununa düşkünlüğü eklenince.”

“Peki ne yapabiliriz?”

“Onu el birliğiyle öte tarafa geçirebiliriz. Galiba oraya gelmem gerekiyor.”

Uzun yıllar sonra Şener Bey’i yeniden karşımda görmek beni nedense tahminimden daha mutlu etmişti. Yaşlanmış saçları bemBeyaz olmuştu ama gözlerindeki zekice ifade ve canlılık aynı kalmıştı. Bana tıpkı çocukluğumdaki gibi uzun süredir aranan bir buluntuyu yer altından çıkarmış arkeolog ilgisiyle bakıyordu.

Serpil Hanım ve Ahmet Bey onu büyük bir ilgiyle karşıladı, çiftliği gezdirdi ve ruhsal konular hakkında türlü sorular sordu. Suna Hanım’ın durumuyla ilgili karar kesindi. “Madem babaanneniz tavuklara çok düşkün, o zaman sürekli onların yanında geziniyor olmalı. Onu beklemeli ve ruhunu özgürleştirmek için çalışmalıyız.”

Bütün gün kümeste bekledik, Serpil Hanım sürekli gergin bir tavırla volta atıyor, dışarı çıkıp giriyordu. Ahmet Bey soğukkanlılığını korumak için olağanüstü çaba harcıyormuş gibiydi. Ben kendimi artık Şener Bey yanımda olduğu için çok daha rahat hissediyordum. Suna Hanım akşama kadar görünmedi. Nihayet gece yarısının iyice yaklaştığı, Serpil Hanım ve Ahmet Bey’in iyice sabırsızlandıkları bir sırada onu kapının önünde bize bakarken gördük.

“Burada,” dediğimde Serpil Hanım tir tir titremeye başladı.

Suna Hanım Beyaz geceliği ve dağınık saçlarıyla süzülürcesine yaklaştı.

“Beni göndereceksiniz öyle mi?”

“Merak etmeyin, korktuğunuz hiçbir şey olmayacak.”

“Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz?”

“Lütfen bana anlatın neler oluyor?” diye bağırdı Serpil Hanım. Suna Hanım, “Kızım, yavrum,” diyerek ona sarıldı. Serpil Hanım bir süre donup kaldı, sonra üzerine bir sakinlik çöktü. “Hissediyorum, evet gerçekten burada,” diye mırıldandı. Ahmet Bey de benzer durumdaydı.

Suna Hanım’ı öte tarafa geçmeye ve hassas duygularla aşırı bağlandığı bu dünyadan özgürleşmeye güç bela ikna ettik. Gerçekten de Şener Bey’in tahmin ettiği gibi kocası ve Aysel Hanım’la karşılaşmak istemediği için öte alemde ilerleyemiyordu. Uzun müzakerelerden sonra sonunda üst boyutlarla aradaki köprüyü kurduk, önümüzde adeta geniş bir evren açıldı. Suna Hanım çok sevdiği tavuklarla son bir kez teker teker vedalaştı. Tavukların gür bir sesle gıdaklamalarından onların da ruhu hissettiklerini anlayabiliyorduk. Şener Bey soğukkanlılıkla süreci yönlendiriyordu.

“Evet tam özgürlük için dediğim yerden geçeceksiniz.”

“İleride bir ışık görüyorum.”

“Oraya gitmeyin, tehlikeli varlıklar olabilir, mesela size almanız gereken bazı karmik dersler olduğunu, dersleri tamamlamak ve ruhsal tekamül için bu dünyaya yeniden enkarne olmanız gerektiğini söyleyebilirler. Sonra kendinizi yeniden burada saçma sapan bir hayata başlayıp bir sürü sorunlar yaşarken ve enerjinizi bunlara kaptırırken bulabilirsiniz. Şu taraftan gidin.”

Şener Bey’in gösterdiği yönden Suna Hanım ilerlerken hepimizin içinde bir rahatlama hissi uyanmıştı.

Şener Bey’le tatilim tamamlanana kadar çiftlikte huzur dolu günler geçirdik. Organik tarıma o da teşvik edildi ve yaşı müsait olsaydı mutlaka bu işe girişeceğini söyledi. Onun yıllarca yürüttüğü ruhsal çalışmalar ve öte dünya deneyimleri beni çok etkilemişti, aileme onunla görüşmemi engellediği için kızmaktan kendimi alamıyordum. Ama sonunda yeniden buluşmamıza ve bir sürü çalışma yapmak üzere tekrar görüşmeye sözleşmemize hiçbir engel yoktu. Önümde yeni bir hayatın uzandığını hiç bu kadar güçlü hissettiğimi hatırlamıyordum.