Öykü

Balina Ana

Tam bir haftadır yoldaydılar ve şükürler olsun ki herhangi bir olumsuzluk yaşamamışlardı. Rüzgâr estikçe hedeflerine yaklaşıyorlardı ama varmaları gereken yer daha görünmemişti. Bir haftadır şimdi gördükleri maviden başka, mavinin her tonundan başka renk görmemişlerdi. Ve gözler dağların morunu, toprağın bozunu, ağaçların ve çimenlerin yeşilini arar olmuştu. Yaşlı adam yelkenlinin burnunda yol alırken bunları düşünüyordu. Zihni görevini bir an önce tamamlanması konusuyla meşgulken dudakları da gayri ihtiyari kıpırdanıyordu. Başta Tanrıların yeryüzündeki elçisi olan Mavi tanrıça’ya olmak üzere bütün Tanrılara dualar ediyordu. Hemen arkasında hafif bir öksürük duyunca belli etmemeye çalışsa da ürperdi.

“Ne düşünüyorsunuz Efendim,” dedi. Yanına sessizce yaklaşan muhafız alayı komutanı Siral’dı. O bu seyahatin komutanıydı ve emanetlerinin güvenle yerine ulaşmasından sorumluydu.

“Hâlâ kara görünmedi,” dedi endişeli bir sesle. Yanına aldığı kız çocuğunu bir an önce babasına teslim etmek istiyordu.

“Merak etmeyin Yüce Efendi. Hesapladığımız zamanda varırız”

“Varış günümüz bu gün değil miydi? Ama bizler hâlâ kıyıyı, hâlâ o görkemli kenti göremiyoruz,” dediğinde.

“Güney Batıdan esen rüzgârlar yüzünden. Düz bir rota izlemek yerine hafif kuzeye kaydık. Yarın sabah uyandığınızda Kenti görürsünüz.” Yaşlı adam kafa sallamakla yetinmişti.

“Aşçı sizi bekliyor yemek servisi için saygıdeğer Efendim” Hafif dalgalı denizde yol alan bir teknenin güvertesinde adım atmanın zorluğuna alışamamıştı hâlâ, yaşlı adam. Yalpalayarak teknenin kıçına doğru yürüdüler. Batıya yol alan güneş üzerlerinde parlıyordu.

Kaptan köşkü denilen yer ortalama bir salon kadardı. Ortada duran altı kişilik masanın altı sandalyesi de doluydu. Bir haftadır olduğu gibi başköşede gizemli misafirleri oturuyordu. Hemen yanında da onun kişisel hizmetçisi olduğu söylenilen kendi yaşlarında biri oturuyordu. Her ikisi de çocuk desen çocuk olmayacak kadar büyük ama yetişkin sayılamayacak kadar küçüklerdi. Yaşları küçüktü ama birer koca insan gibi sessizce ve hiç konuşmadan yemeklerini yiyorlardı. Prenses, teknenin şeref misafiri ve bu yolculuğun ana nedeniydi. Masanın üzerinde yanan koca mum gün ışığında ortama naif bir hava veriyordu o kadar.

Sessizce yenen yemeğin ardından başköşede oturan çocuk yerinden doğruldu. O yerinden doğrulunca diğerleri de saygıyla ayağa kalktılar ve sessizce geri çekildiler. En yakındaki kişi yavaşça kapıyı araladı.

Öğle saatlerinin insanı boğan sıcaklığı geçmiş yaklaşan akşamın serinliği kaplamıştı ortalığı. Önde onur konuğu prenses diğerleri arkada küpeşteye yanaştılar. Efendi, önce itiraz edecek oldu kenara yaklaşmalarına ama komutan ve kaptan araya girince bir şey diyemediler. Hava dingindi, yelkenler kıpırdamadan duruyordu. Prenses ve kendi yaşındaki oda hizmetçisi mavi sulara bakarak konuşuyorlardı. Komutan sanki kızları rahatsız edecekmiş düşünmüş olmalıydı o nedenle yönünü diğer tarafa çevirdi ve gözlerini kısarak ileriye ufka doğru baktı. Sanki uzaklarda yüksek gölgeler görür gibi olmuştu. Birkaç adımda saraydan gelen Efendinin yanına vardı. Eliyle uzakları ona da gösterdi. Onun gördüğünü diğeri de görmüş olmalıydı ki yüzüne mutlu bir gülümseme yayıldı. Varacakları sahile yaklaşmış olmalıydılar. Kuzeyin soğuk sahilinde prensesi teslim edeceği kent vardı. İşte o anda acı bir çığlık koptu.

Komutan Siral ne olduğunu anlamamıştı ama başını çevirip baktığında ıslak kocaman bir gölgenin Prensesin yanında duran ve ancak kendi yaşında olabilecek kızı yakaladığını görmüştü. Gölge, göz açıp kapayıncaya kadar sulara daldı. Diğerleri araya girdi ve prensesi geriye çektiler ve az önce çıktığı kaptan köşküne geri götürdüler. Küçük kız feryat ediyor ağlıyordu. Komutan bir an bile tereddüt etmeden suya atlamak istedi ama kaptan kolunu yakaladı.

“Dur lüzumsuz kahramanlığın hiç gereği yok, giden prensesin oda hizmetçisi,” dedi. Araya telaşlı sesiyle Sarayın adamı, prensesin baş danışmanı girdi.

“Komutan sen onu dinleme peşinden git,” dedi. Diğerleri sözlere bir anlam vermemişti. İşte o zaman yaşlı adam açıklama gereği duydu.

“Gerçek prenses O, durma peşlerinden git,” dedi. Genç adam üzerindeki ağır silahları çıkardı ve kamasını dudaklarının arasına aldı. Bir an sonrasında az önce kaybolan gölgenin olduğu yere daldı. Ardında danışmanın yaptığı açıklamayı duyamadı. Yaşlı adam dövünerek, güvenlik için prensesle hizmetçisinin yer değiştirdiğini anlatıyordu. O zaman bir hizmetçinin neden prensesle birlikte yemek yediğini daha iyi anlamışlardı.

Genç adam suyun soğukluğunu bedeninde hissettiğinde yaptığı çılgınlığın ne olduğunu anlamıştı. Tuzun gözlerini yakmasına aldırmadan açtı göz kapaklarını. Lacivert sularda uzakları görmesi mümkün değildi. Bir ses duyar gibi oldu ve o zaman on kulaç ötesinde olanları seçebildi. Belki beş altı adam boyundaki kocaman bir balığın ağzındaki çocuk kurtulmak için çırpınıyordu. Yanlarına yaklaşmaya çalıştı. Ağzındaki bıçağın bu devasa balığa etki etmeyeceğini biliyordu ama hiçbir şey yapmamaktansa gücünü kollarına vererek yaklaşmaya çalıştı. Çocuk, balığın ağzında kurtulmaya çalışıyordu. O zaman canavarın kıza zarar vermek istemediğini bir yerlere götürmeye çalıştığını anlamıştı. Adamın ciğerlerindeki hava bitiyordu ama hedefine bu kadar yaklaşmışken bırakmakta istemiyordu. Elleri balığın soğuk ve kaygan derisine değdiğinde bıçağı eline aldı ve tüm gücüyle kalın pullu deriye sapladı. Dev balığın silkindiğini hissetti ve bıçağı bir kere daha batırdı. Balığın çırpındığını görebiliyordu. İşte o zaman ilk kuyruk darbesini yedi. Sersemlemişti ama komutanın pes etmeye niyeti yoktu. Bir yandan da patlamak üzere olan havasızlığa dayanmaya çalışıyordu. İkinci kuyruk darbesini yeyince dayanamadı, kendini yukarı itmeye çalışıyordu.

Kafasını sudan çıkardığında basit bir nefes almanın bu kadar önemli olacağını tahmin edemiyordu. Gökyüzünde güneşi gördüğünde içine umut doldu. Onu tekrar göreceğini ummuyordu. Birkaç soluk alıp vermeden sonra bir daha daldı sulara. Sonraları çok sonraları bu macerayı anlatırken “iyi ki bir daha dalmışım” diyecekti. Kızı kaçıran Balığın çevresinde başkaları da vardı artık. Uzaklaşmaya başlamışlardı. Arkalarından gitmeye çalışırken uzaklardan ve derinlerden çok daha büyük bir gölgenin yaklaştığını gördü. Bu yeni gelen diğerlerinden çok daha büyüktü. Önce birine ağzında prensesi taşıyana başının üzeriyle vurdu. Balık ne olduğunu anlamamıştı. Diğerini kuyruk darbesiyle uzaklaştırdı. Kızı tutan balığa bir daha vurmak üzereydi ki diğerleri çevresini sardı. Kimi darbe atıyor kimi ısırıyordu. Ama yeni gelen o kadar büyüktü ki dişleri derine geçmiyordu. Kocaman ağzını açtı ve ilk balığın ensesinin arkasını kavradı. İşte o zaman ağzındaki kız serbest kaldı. Havasızlıktan bayılmış bedeni yavaş hareketlerle batmaya başlamıştı.

Komutan Sidal, kıza doğru yüzmeye başladı. Birkaç kulaç atmıştı ki kızla arasına o dev gölge girdi. Kocaman ağzını açtı ve kızı yuttu. Sidal balığın sol yan yüzgecine yapıştı. Dev balık derine daha derine indikçe kulakları uğulduyordu. Havasızlık ciğerlerini patlatmak üzereydi ki gittikçe kayan parmakları yüzgeçten kaydı. Can havliyle yukarıya ışığa doğru yükselmeye başladı. O zaman diğer üç balık yanından hızla geçti ve onlarda diğerinin peşinden derinlere inmeye başladılar. Yüzdü daha çok yüzdü varmak istediği yere suyun yüzeyine bir türlü varamıyordu. Birkaç saniye sonrasında kendisini kaybetti.

Gözlerini açtığında kaptanı ve diğerlerini gördü. Hepsi yerde yatan adamın kendisine gelmesini bekliyorlardı. “Gitti… Sonradan gelen dev bir balık Prensesi diğerlerinden kurtardı ama bu defa kendisi aldı götürdü,” dedi. “Ben peşinden gidemedim, kızı kurtaramadım derken iyi bir askerden beklenmeyecek şekilde gözyaşlarına boğulmuştu.

“Hata benim evlat. Bir anneyi kandıramayacağımızı bilmeliydim. Senin yapabileceğin bir şey yoktu. O gördüğün tüm denizlerin en güçlü varlıklarından biri. Balin Ana derler. Bir balık gibidir ama ciğerleri vardır. Bizler gibi nefes alır,” dedi bilge kişi. Diğerleri ne olduğunu anlamamıştı.

“Çocuğu alan Prensesin annesiydi. Öyle bir anne ki soyunun Mavi Tanrıçaya dayandığı söyleniliyor. Baba ise varacağımız ülkenin yakışıklı prensiydi. Yaşlı babasının ardından tahta çıkacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Anne denizlere âşık bir güzel kadın, baba dağlara vurgun bir prens. Nasıl olduysa birbirlerine âşık oldular, evlendiler. Bir kızları oldu. Gel gelelim evlilikleri yürümedi. Anne ve baba yıllar önce ayrılmıştı ve babasında kalmıştı. Şimdi anne kızını geri aldı.” Evet, herkesin aklına, derinliklerde var olduğu söylenilen efsanevi krallık gelmişti.

“Peki ya diğerleri kimdi,” soru mantıklı bir soruydu ve cevabı zordu.

“Denizlerde de karalar gibi değişik krallıklar var, bunların bir kısmı birbiriyle dost bir kısmı da düşman” Ortalığı sessizlik kapladı. Teknenin burnu iyice belirginleşen karaya dönmüştü. İşin en zor yanı Danışmana kalıyordu; Prensesin Babasına açıklama yapmak…

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Balina Ana” için 2 Yorum Var

  1. Elinize sağlık @azizhayri

    Şimdi ne olacak diye merak ettiğim güzel bir deniz masalı kaleme almışsınız. Sıkılmadan sonuna kadar okudum ve keyif aldım. Sonunun biraz daha uzamasını ve anne / baba arasındaki aşkın ve yürümeyen ilişkinin içine biraz daha girmeyi isterdim.

    Emeğinize sağlık

  2. azizhayri dedi ki: dedi ki:

    Teşekkür ederim, beğendiğinize ve bir kaç kelime de olsa kuvvet veren övgülerinize…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!