Öykü

Aydın

Karadeniz’in kahverengi ve azgın dalgalarının kıyıları dövdüğü soğuk bir Şubat günü başlamıştı, anlatacağım küçük ama dokunaklı hikayeyle ilgili her şey.

Akşam haberlerinde, Gerze’ye balıkçılar tarafından yemlenerek getirilen beyaz bir balinadan bahsediliyordu. Babam hâlâ bir önceki haber olan çığ ile ilgili konuşuyor, bunu Süleyman Demirel’in iktidara gelmesinin yol açtığı bir uğursuzluk olarak görüyor ve ben de “babam her şeyi bilir” döneminde olduğum için buna inanıyordum. Babam “İcraatın İçinden” programını VHS videolarından bile aksatmadan seyreden bir adam olduğu için böyle düşünmesi doğaldı. Annem daha önceki itirazlarının akıbetini düşünmüş olmalıydı ki gözlerini devirmiş kafasını sağa sola sallamakla yetinmişti. Her tür itiraz, evde canlı bir İcraatın İçinden’e sebep oluyordu zira.

Ne zamanki rahmetli babaannem mırıldandığı duayı seslice seslendirdi, o zaman hepimiz tekrar haberle ilgilenmeye başladık: “La ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minezzalimin.”

Belki ona ne dediğini sormalıydık ama habere dönüş yapmak daha pratik gelmişti sanırım. Veya belki de duyacaklarımızı duymak işimize gelmeyecekti kim bilir?..

Döndüğümüz habere göre; Gerze halkı balinayı benimsemiş, ona Aydın adını vermiş, hatta onu beslemek için bir banka hesabı bile açmıştı. Sonra Aydın’ın görüntüleri geldi ekrana. Balina; beyaz, sırtında yüzgeci bulunmayan bir yunustu düpedüz. Belki biraz daha büyüktü o kadar. Oyuncu bir balinaydı da ayrıca bu Aydın. Limana gelenlerin ellerinden balık yiyor, onların suya attıkları topları geri getiriyordu. Belki TRT’nin tek kanal döneminde olsak bu kadar ilgi çekmezdi bu haber ama özel televizyonların hayatımıza girdiği bu yeni dönemde her şey daha anlamsız, daha boş ve daha renkliydi…

Aydın’ın macerası böyle başlamıştı. Her ne kadar özel televizyonların caf caflı dünyasını suçlasam da daha sonra anlatılmaya değer bir hikaye çıktı bundan.

* * *

O kış zor geçmişti ve bahar da başlamamakta ısrar ediyordu. Gerçekten Süleyman Demirel kaynaklı mı bilinmez ama önce Kozlu’da 263 madenciyi maden faciasında, sonra 653 Erzincanlı’yı depremde kaybettik. O depremde biz de sallanmıştık üstelik.

Ama biz ölmemiştik ya, unuttuk gitti…

Bizim evde asıl dert ablamdı. Sevgilisinden ayrılmış, sürekli Sade’nin “No Ordinary Love”ını dinliyor ve ağlıyordu. Hâlâ hatırlarım o şarkının can alıcı yerlerini, hepsini değil ama… Şarkı yedi dakikaydı çünkü.

“I gave you all the love I got
I gave you more than I could give
I gave you love…”

“…I keep crying
I keep trying for you
There’s nothing like you and I baby…”

“…This is no ordinary love
No ordinary Love…”

Ne şarkıymış! Şu an benim gözlerim doluyor. O zamanlar sadece annemle birbirimize göz kırpıp gülerdik oysa…

* * *

Ve bahar böyle böyle geldi…

* * *

“Şahap saçmalama ya!”

“Ne saçmalaması abi, okumuyor musun haberleri, bu balık ajan abi, mayın döşeyicisi bu. Komünist Rusya zamanında eğitilmiş sonra bakamayıp salmışlar.”

“Niye geri istiyorlar şimdi o zaman?”

Şahap abi sandalyesini geri çekip protez bacağını uzattığında yerden gelen tak sesi sadece beni üzmüştü, diğerlerinin ya umurunda değildi ya da alışmışlardı. “Abicim bak, şimdi söyleyecem alınacaksın. Soğuk Savaş bitti, Sovyetler dağıldı, bunu Ukrayna istiyor Ruslar değil. Ama Ruslar da gıcık ya bunlara, ifşa ettiler balığın görevini. Yahu İngiliz gazeteleri bile yazdı, çavuşmuş bu donanmada.”

“Ya bir kere balık değil o.”

Şahap yüzünü buruşturdu “Memeli ha, memeli… Oldu mu? Ben de biliyorum ama balık demek kolayıma geliyor.”

“Oğlum sen kendin diyorsun soğuk savaş bitti diye, ne zararı var bu hayvanın, gelecek bizim denizaltıları mı mayınlayacak?”

Şahap bunun üzerine bir an durdu, hatta dondu. Sonra, konuşan adama –şimdi adını hatırlamıyorum- bulanık gözlerle baktı “Herkesin kendi mayını vardır abi” dedi. Sonra da protez bacağı esnemeden kalktı sandalyesinden. İçtiği çayın bedelini masaya bırakırken “Hiç saygınız yok bilgiye, deneyime,” dedi ve topallayarak çıktı kahveden.

Onun gitmesiyle hakkında beş yüzüncü kez aynı konu geçti. “Ya bu PKK’nın mayınına bastım diyor ama denizci değil miydi bu?” dedi bir tanesi.

“Ben de öyle hatırlıyorum,” dedi bir diğeri.

Amcam lafa karıştığında önce ümitlenir gibi oldum ama sonra söylediklerini bilerek mi söyledi yoksa saçmaladı mı anlayamadım. Hâlâ da bilmem neden bunu söylediğini; “Şimdi deniz piyadeleri de savaşıyor PKK ile, o olabilir. Neyse ya Şahap’ın geyiği bitmez. Onu boş verin de bu Aydın’ın bir de dişisi var, Ayla… Geçen günlerde bizim mendirekte görmüşler ikisini. Karşılıklı su püskürtüyorlarmış. Çiftleşme yani anla…” O gülerken ben yer yarılsa da içine girsem, diyordum içimden.

Kahvedeki millet bu açık asparagasa prim vermese de amcamı bozmadan konuyu değiştirdi. Herhalde onu da biz kahveden çıktıktan sonra damba düdük edeceklerdi. Bir tanesi elinde o güne ait olmasına rağmen perişan olmuş bir gazeteyi yakın gözlüğü ile okurken “Trabzon ceza almış,” dedi “Kupa yarı finalini burada oynayacaklarmış.”

“Beşiktaş ile değil mi?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Nisanın on beşinde”

Amcam akıllanmamış bir şekilde ya da ben inanamasam da bilinçli olarak lafa tekrar girdi “Hamsiler doluşur şimdi buraya. Buradakiler de azar.”

“Bize ne oğlum,” dedi gazeteyi okuyan adam “Beşiktaşlılar düşünsün.”

Kahveci Gökhan, çayları getirirken lafa karıştı, “Trabzon ayıklar Beşiktaş’ı,” dedi. Sonra da saymaya başladı: “Ünal, Hami, Abdullah, Hamdi, Ogün, Orhan… Adamlar geçen sene Barcelona’yı yendi.”

“Yendi de ne oldu lan,” diye cevapladı amcam “7 attılar bunlara ikinci maç.”

“Yendi abi sonuçta,” dedi kahvec,i “hem ikinci maç da 7-2 bitti. O kadar ezilmediler, 7-3 bitti tur. Karşındaki de Barcelona kusura bakma.”

Gazeteyi okuyan adam gözlerini gazeteden şöyle bir yana çevirip gözlüklerinin üstünden, “O adamlar fena Rıfat,” dedi amcama, “92’nin topunu mu oynuyorlar 2000’in mi belli değil.”

Amcam altta kalmadı, “Ferhat abi yalnız o Dinamo Kiev,” dedi.

Kahveci de pası gole çevirdi, “Şu Beşiktaş’a beş atan Dinamo Kiev değil mi?”

* * *

Aydın herkesi biraz denizci yapmıştı. Bir ara Ukraynalılar tarafından geri götürülen balina tekrar kaçıp dönmüş ve ara sıra gerçekten –yanında hayali sevgilisi olmasa da- bizim oralarda da görünür olmuştu. Arkadaşım Tevfik, şehir, kalabalık grupların Trabzon nidaları ile inlerken okulda yanıma gelmiş ve direkt konuya girmişti.

“Abi Tutti Fruti’yi izledim sonunda.”

“Hadi lan…”

“Harbi izledim oğlum.”

“Çin çin diyosun yani.” Gülmekten kendimi alamamıştım.

“Aynen.” Tevfik burada iki elini göğsünde birleştirmiş sonra sütyen kopçasını açma hareketi ile ellerini açmıştı. Akabinde söyledikleri çok daha çarpıcı ama yalandı. “Krupiye kız var ya sarı”

“Evet biliyorum.”

“O soyundu oğlum…”

“Lan yürü git, soyunmuyor o kız.”

“Hem de öyle bir soyunuyor ki… Görmen lazım. Ben oldum babafingo…” Tevfik gözlerini bayıp sırıtırken ben kalakalmıştım. Sonra kendime gelip sordum.

“Neden Babafingo dedin?”

“Ne bileyim abi, ne diyeyim açık açık şey mi diyeyim…” gözüyle “şeyi” göstermiş tekrar gülmüştü.

“Aydın’dan oluyor” dedim. “Hepimizi gemici yaptı bu balık.”

“Memeli değil mi o?”

“Ya neyse işte.”

“Ne alakası var oğlum Tutti Frutti ile balinanın.”

“Babafingo bir yelken. Geçen aldı ya bunu Ukraynalılar bu sonra geri geldi. Orada haberler söylemişti ben de orada duyunca sözlükten baktım.”

“Yapma ya,” dedi Tevfik. Sonra hevesi kaçtı da beni keklemekten vazgeçti.

* * *

O günün akşamüstü okul çıkışında bizim sokakta bir heyecan vardı. Kahveci hezeyan geçiriyordu geçirmesine ama;

“Yaa, gördünüz mü Hami’nin füzesini, Bako bile baktı Bako bile…”

Konu bu değildi.

Amcam söyleyince konuyu ben de anladım. “Aydın gelmiş mendireğe, boş ver şimdi Hami’yi.” Amcam gözleri ile beni aramış ve bulunca bana seslenmişti “Başar! Başar! Atla arabaya Aydın’ı görmeye gidelim.”

Amcama “Ayla da gelmiş mi?” diye sormak istedim ama beni böyle bir coşku ve sevgiyle davet eden adama kıyamadım.

* * *

Mendirek çok değilse de kalabalık sayılırdı. Akşamüstünün o son ve güçlü ışığında insanlar Aydın’ı görmek için ellerini gözlerine siper edip denizleri tarıyorlardı. Aydın yarım saat kadar önce doğuya giderken görülmüştü ve hayvanın batıdaki Gerze’ye gün batmadan döneceği tahmin edildiği için, bekleyenler umutluydu. Ama 13 yaşındaki bir yeni ergen için bekleyiş sıkıntılıydı. İmdadıma Amerikan aksanlı bir adamın konuşması yetişti.

Adam yanındaki iki kişiye elindeki suluğu tanıtıyordu. Doğrusu suluk benim de dikkatimi çekmişti, daha önce böyle bir şey görmemiştim. Siyah plastik bir kapak ve bir şerit metalik ağızlığın altında koyu yeşil uzanan bu metalik suluğun üzerinde bir yuvarlak ve yuvarlağın içinde beyaz bir deniz kızı vardı. Bu başında taç olan uzun saçlı deniz kızının sanki iki kuyruğu vardı ve bu kuyruklar kızın sağı ve solundan yukarıya uzanıyordu. Bu yuvarlak resmin çevresinde STA…CKS yazısı altında da COF..E yazısı görünüyordu. Okunmayan yazıların üzerinde adamın parmakları vardı ve adam ara sıra bu suluğu ağzına dikiyordu. Neden sonra; “Ben de Töörk’üm,” dedi “adim İsmaıl. Bastın Masaçüsses’te yaşiyoorrum.”

Sonra beni gördü ve ben de utanarak gözlerimi çevirdim. Gözlerimi çevirdiğim yerde ise tersi gibi Şahap Abi‘yi gördüm. Kucağında bir saz kılıfı ile mendireğe oturmuş ayaklarını denize uzatarak hiç durmadan suya bakıyordu. Ben onun bu halini görünce neden bilmiyorum tekrar Amerikan aksanlı adama baktım ve bilmeden onun da Şahap Abi’ye bakmasına sebep oldum.

Adam, Şahap Abi’ye dikkatle bakınca ben de hissettiğim huzursuzluğun yersiz olmadığını anladım. Aksanlı adam bana tekrar bakınca da bir görev bilinci ile Şahap Abi’nin yanına gittim.

“Şahap Abi! Şahap Abi…”

Şahap Abi bana dönerken fark ettim ki gözünden bir damla yaş suya düştü. O an orada olmamış olmayı diledim. Ama o acıklı bir gülümseme ile beni yanına çağırdı. Elinin ayasıyla yanındaki yere iki kere vurdu “Gel Başar, otur.” dedi.

“Abi rahatsız etmeyeyim.”

Elini tekrar iki kere yere vurdu.

Oturdum. Bir şey demeden önce şıpır şıpır mavi denize sonra da bizi izliyor mu diye aksanlı adama baktım. Adam bize bakıyordu gerçekten. Bu sırada Şahap Abi konuştu,

“Şuna bak Başar,” dedi “Aydın diyorlar bu Balina’ya. Kaderin cilvesi mi yani bu şimdi?” Ufuklara bakıyordu bunu söylerken, gözleri yaşlıydı ama sesi toparlanmış, tok çıkıyordu.

“Ne gibi abi?” diye sordum.

“Bak,” dedi “Deniz Kuvvetleri’nde gemilerin sınıfları vardır. Mayın gemilerinin de bir sınıfının adı Aydın sınıfıdır.” Sonra bir hıhladı, içini çekti ve derin derin nefes verdi “TCG Akçakoca… Mayın döker, mayın temizler. Güvertesindeki mayınları zincirlerle indirir denize bazen kol bacak da onunla beraber…”

Sonra bir sessizlik oldu. Sessizliği yine o bozdu, açıkları gösterdi eliyle “Şimdi bu Rus mayın gemisine hayran millet. Mayın diyorum. Bacak koparır diyorum. Kimse inanmıyor, hepsi inanmış onun o gülen suratına…” Yine sustu. Birkaç dakika daha beraber denizi seyrettik. Ben yapmam gerekeni anladığımda kalktım yanından. Bana bakmadı.

Tesadüf o ya, birileri de aynı anda bağırmaya başladı. “Aydın, Aydın geliyor…”

Gerçekten ufkun yarısı kadar bir uzaklıkta, beyaz balina görünür olmuş üzerimize geliyordu. Kalabalıktan bir anda balıklar, toplar peyda oldu, herkes hazırlanıyordu. Şahap Abi’ye baktım insiyaken; yerinden kalktı, denize arkasını dönüp sazını sırtına vurdu. Sonra yürümeye başladı. Ama birkaç adım sonra tekrar denize döndü ve saz kabının fermuarını açtı. Ellerini kabın içine sokup öyle izlemeye başladı Aydın’ı.

Bununla birlikte balık yaklaşmıştı ve ben de onu görmek istiyordum, dikkatimi balığa verdim. Aydın büyük bir hızla geldi, geldi, mendireğe yaklaşık elli metre yaklaşınca daldı ve hemen önümüzde gülen suratıyla yarı beline kadar dikiliverdi. Unutulmayacak bir manzaraydı gerçekten. Önce üzerine balık yağdırıldı sonra birkaç top atıldı, öyle ki balık bile şaşırdı hangi birine yetişeceğine. Herkes kendinden geçmişçesine balığı izlerken birden bir bağırış duyuldu.

“STOP!”

Hepimiz sese döndük, bu manzara daha da unutulmazdı. Amerikan aksanlı adam, Şahap’ın elindeki zıpkını iki eliyle tutmuş onu Şahap’ın elinden almaya çalışıyor, Şahap da zıpkını tekrar kontrolüne alıp Aydın’a sıkmak için var gücüyle zıpkını çekiştiriyordu.

Aydın’ın fanatik hayranlarının olduğu bu ortamda aksanlı adama yardıma gelenlerin çoğalmasıyla ümidini yitirmeye başlayan Şahap “Mayın döşeyecek diyorum size, katil bu hayvan” diye bağırıyor, hezeyan geçiriyordu. Ama final başka türlü oldu. Aksanlı adam boğuşurken istem dışı olarak Şahap’ın protez ayağına bastı, zıpkını son bir güçle kendine çeken Şahap ise ayağa yerde sabit olduğu için vücudu protezinden çıktı ve zıpkın elinde gerisin geriye yere düştü. Bu düşüş Şahap’ı birden kendine getirmişti. Elinde zıpkın tek bacağı ile oturakaldı yerde. Aksanlı adam balinayla arasına girmiş onu ikna için konuşmaya başlamıştı.

“Günah,” dedi “Allah’in verdii cani, nasil alırisin sen? O da birr canli. Ne yapti sana o?”

Şahap’ın kendisine cevap vermediği gibi katatonik bir şekilde ve sabit bakışlarla denize baktığını görünce, aksanlı adamın ikna konuşması bir rehabilitasyona döndü. “Oluruna birak, sakin ol. Easy, easy… Sakin. Guzel olacak herr şeyy.”

Sonra kalabalık Şahap’ın elinden hiçbir mukavemete uğramaksızın zıpkını aldı. Birkaç tanesi ona bağırıp çağırsa, elinin tersini vuracakmış gibi göstermesine rağmen ona dokunan olmadı.

Ben ise aksanlı adamın yerdeki suluğunu gördüm. Bu adamla konuşmak istemiştim. Suluğu yerden aldım ve okudum. Üzerinde tam olarak “STARBUCKS COFFEE” yazıyordu. Tebrikler arasında, adama suluğunu götürdüğümde bana o zaman anlamadığım ve onun da anlamayacağımı tahmin ettiği bir şey söyledi. Sanırım bu cinayeti engelleyen ortağın ben olduğumu düşünüyordu.

“Tişikkur ederım. Bak genç adam, her tutkunun, her bağimliliğin bir vazgeçme noktasi vardirr. Tutkunun eylema donuşmasindan heman once bir nokta… O, ruhunda yapacaginden mutsuzdu. Sen da gorduun. Sonra ruhu ona buredan ayril dedi. Ama o yenildi anliyorrsun? Geriye, tutkusuna dondu. Vazgeçebilecak gucu varidi. O şans ona verıldi. Sen buyüdüğünda geri donme, o şansi kullan. Unutma! Eylemden heman önca, içindeki siyahlık en güçlü ikan… Çunku içindeki beyazlik da o an o kadar guçlü. Kavga ediyır siyahlıkla…” burada bana bir göz kırptı ve retorik bir soruyla tamamladı konuşmasını, “Tamam mi?”

Anlamadan kafamı salladım ve amcamın yanına gittim. Şahap yerde öyle oturuyor, aslında dikkati onda olan aksanlı adam kibarlıktan tebrikleri kabul ediyor, kalabalık, bir gazinin zıpkın olayını polise bildirmemeyi yavaş yavaş kararlaştırıyorken; amcam hepsinin üzerinde bir bilgelikle(!) konuştu; “Vayy, Fıstıkçı Şahap’a bak sen…”

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Aydın” için 8 Yorum Var

  1. Selam Murat,

    Çok tadında, olağanüstü gerçek bir öykü. Bu benim sorunum olsa gerek, Seçki’deki öykülerin büyük bir kısmını beğenemiyorum. Ama seninkileri her seferinde çok beğeniyorum. İstisnasız, heyecanla okuyorum.

    Bu öyküde biraz Birol Tezcan havası aldım. Diyaloglar aşırı doğaldı ve ilk defa Seçki’de bir öyküde kendimi öykünün içinde hissedebildim. Nasıl yaptın bunu bilmiyorum. :sweat_smile: Poetikamız birbiriyle çok uyuşuyor, anlattığın şeyleri çok iyi benimsiyorum. Bir de merak ettim; bu öykünün gerçekle ilişkisi nedir? Bana anıların sana çok yardımcı olmuş gibi geldi.

    Son olarak tadı damağımda kaldı ama imrendiğim bir durum bu. Kısa yazmak beceri ister. Aklımda tek bir şey geldi okurken; acaba bu öykü şimdiki zaman kipiyle yazılsa nasıl olurdu? Belki de tamamı değil de bazı yerleri. Sanki bana çok daha etkileyici olabilirmiş gibi geldi. Sondaki mesaj da çok anlamlı olup güzel bağlamış öyküyü.

    Güzeldi. İnandırıcıydı. Dönemi güzel aktardı. :+1: Kalemine sağlık. Görüşürüz. :pray:

  2. Selam Kasvet,

    Öncelikle beğeninin beni ne kadar mutlu ettiğini ve aynı anda strese soktuğunu söylememe izin ver. Senin beğenin çok önemli.

    Bu arada gözlerim seni aradı bu seçkide ama bazen dinlenmek de gerekiyor. İş, güç de fırsat vermiyor bazen anlıyorum.

    Birol Tezcan benzetmesi de çok sevindirici. Biraz dergi hikayesi oldu galiba bu. Benzer bir tepki daha aldım arkadaşlarımdan.

    Seçkide kendini ilk kez öykünün içinde hissetmiş olduğunu ve nasıl yaptığımı bilmediğini söylemişsin. Ben de bilmiyorum :smile: Ama cümle çok onur verici. Teşekkürler.

    Kısa yazma konusunda; Geçen öykü 8.700 kelimeydi. Beni çok yordu. İyi kötü bir dünya da kurmuştum. Bu sefer dünyamızdan sıcak bir şeyler yazmak istedim. Belki hayatın izin verdiği kadar da yoğun olmasıydı çabam. Bu çıktı ortaya.

    Anı gibi yazdım o açıdan şimdiki zaman kipi kullanmak aklıma gelmedi. Ama onu da deneriz kısmet :wink: Buradan gerçekle ilişkiye gelelim. Var tabi anılar ama olan olaylar gibi değil de ortam ve background olarak var. Mesela ben arkadaşımla bu tutti frutti konuşmasını yapmış değilim ama o krupiye kız sürekli bir geyik konusuydu. Veya işte Özalcılar, Demirelciler vardı. Aydın olayı gerçektir ama zıpkınla saldırıya uğramadı gibi… %30 gerçek ondan kaynaklanan gerisi kurgu diyelim.

    Poetikamızı benzetmişsin. Ben bunu iltifat sayarım. Senin samimiyetle çok daha yetkin bir yazar olduğunu düşünüyorum çünkü.

    Tekrar teşekkürler Kasvet.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  3. Merhaba Murat,

    Çok beğendim öykünü. Akışı o kadar doğal ki, yaşanmış bir anı anlattın bana. Ve o dönemlere ait önemli veriler taşıyan bilgiler de verdin, şarkılar, Demirel, tutti furutti.

    Öykü gibi öykü olmuş - ne bir fazla ne bir eksik.

    Eline sağlık

  4. Merhaba Müge,

    Evet iyi kötü gerçekçi ve sıcak bir şeyler olmasına uğraştım. Beğenmen beni çok mutlu etti. Her dönem bir hikaye işte…

    “Öykü gibi öykü olmuş - ne bir fazla ne bir eksik.” demişsin, bu cümle beni ne kadar mutlu etti anlatamam.

    Çok çok teşekkürler.
    Hoşçakal

  5. Refik dedi ki: dedi ki:

    Kaleminize sağlık

    Moby Dick göndermeleri çok hoştu: Ahab, İsmail… Baştaki Hz. Yunus’un duası da dikkatimi çekti; o duanın da sonundaki hisseye bağlandığını düşündüm.