Öykü

Ben’lik

Çınlama. Müthiş bir çınlama. Sanki tiz sesli yüzlerce insan kulak zarımı yırtmak için başımda bağırıyor. Gözlerim koyu griye dalmış. Bilincimi yitiriyor gibiyim. Algılarım kapanmış, bütün bu anlamsızlık son bulsun diye yalvarıyorum. İçimden dışarıya kanla süzülen soğukluk, havaya meydan okuyor. Başımı olabildiğince hızlı kaldırmaya çalışıyorum ama sanki kafamdaki düşüncelerin ağırlığı buna engel oluyor. Gözlerim arıyor. Beynim o matruşkaları bulmam için emirler yağdırıyor. Bir şey yapamadıkça aklımı kaçırıyorum. Zor bela başımı kaldırıp etrafıma baktım. Sağım, solum, başucum… Yok. Biraz önce yanımda olan matruşkalar nasıl olur da şimdi yok olur? Aklım almıyor. Karnımdaki sancıyla anıların acısı savaştaymışcasına bana ızdırap üstüne ızdırap çektiriyor. Gözümün önünden geçiyor hayatım.

Babamın elini tutarak onlarca dükkânın önünden geçtim. Birbirinden parlak avizeler, rengarenk fincanlar, dokuma halılar… Kapalıçarşı dar bir yerdi ama orayı çok sevdim. Özellikle bir dükkân vardı ki… Babamın elini bırakıp vitrini hayran hayran izlemeye başladım. Babam da durumu hemen fark etti.

-Ne o? Daldın, gittin.

-Çok güzeller. İçeriye girebilir miyiz?

Soruyu öyle masum sordum ki içindeki tüm şevkati gözlerinde toplayıp bana baktı.

-Girelim ama fazla dikkatli olman gerek. Bir şeyleri kırmamaya özen göster.

Başımı salladım ve böylece hediyelik eşya dükkânına girdik. Mini vosvoslar, şarkı çalan değirmenli saatler, fotoğraf albümleri ve daha birçok şey vardı. Dükkânın sahibi yaşlı bir esnaftı. Bordo gömlek, siyah yelek ve siyah pantolon giymişti. İpli gözlüğü boynunda asılıydı. Saçları beyazdı ve çok samimi bir gülümsemesi vardı. Bizi fark eder etmez ayağa kalktı.

-Hoş geldiniz, neye bakmıştınız?

-Kolay gelsin, benim oğlan çok merak etti burayı. İçeri girmek istedi. Ben de kıramadım.

Onlar sohbetlerine devam ederken rafları dolanıyordum. Her rafta başka bir hediyelik eşya vardı. En son gözlerim bir şeye takıldı. Art arda boy sırasıyla dizilmiş beş tane bebek. Üstelik hepsi aynı çizilmiş. Dükkânın sahibi adam bana yaklaşarak konuşmaya başladı:

-Çok mu ilgini çekti evladım? Bunların adı ”matruşka bebekleri”. Hepsi kendinden bir büyüğünün içine girerek tek bir bebek gibi olurlar. En küçüğü dışında hepsini açabilirsin ama en küçüğü açılmaz. İnsanlar da böyledir biraz. Büyüdükçe farklı kişilikler giyerler üstlerine. Her yeni kişilikte farklı bir insan olduklarını sanarlar ama öyle değildir. Asıl kişilikleri en içtedir. Ne kadar değiştiklerini düşünseler de benlikleri özlerindedir. Bu hiç değişmez.

Adam konuştukça daha da büyülendim. O bebeklere sahip olmayı çok istedim ve yavaşça başımı çevirip babama baktım. Gülümsedi.

-Çok istiyor belli. Alalım biz bunları.

O an dünyanın en mutlu insanı bendim. Eve gelene kadar ne yaşadık hatırlamıyorum. Aklım hemen o bebekleri eve götürüp rafa dizmekteydi. Sonunda eve geldik. Ayakkabılarımın cırt cırtlarını açmadan ayak topuklarımla hızlıca çıkarttım. Koşar adımlarla oturma odasına girdim. Poşeti koltuğa bıraktım ve çabucak mutfağa yöneldim. Sandalyeler o kadar ağırdı ki sürüyerek götürmek zorunda kaldım. Sandalyeyi rafın önüne getirdikten sonra bebekleri poşetten çıkartıp tek tek rafa dizdim. Ardından koltuğa oturup bebekleri izlemeye başladım. Çok sürmeden annem balkon kapısından içeriye girdi. Eteğinin uçlarını hafif kaldırmış eliyle tutuyordu ama eteğin ıslandığı aşikardı. Belli ki balkonu yıkamıştı. Bana baktı.

-Oğluşum, nereye dalıp gittin öyle? Soruyu sorarken gözleri bakışlarımı takip etti ve matruşkaları gördü. Gülerek bana baktı.

-Aman be oğlum, bu evi sürekli ıvır zıvırla dolduruyorsun.

-Anne bak, en baştaki babam ve hemen yanındaki sensin. Sonrakiler de abimle ablam. En sondakiyse benim. Bu bebekler bizim ailemiz.

Bana yaklaştı ve saçlarımı okşadı.

-Hadi kalk da elini yüzünü yıka. Birazdan yemeğe oturacağız.

Karnımdan akan kan durmuyor. Gittikçe üşüyorum ve acıyla kıvranıyorum. Bir son istiyorum. Daha fazla acı istemiyorum. Ya şu an ruhum göğe yükselsin ya da biri beni iyileştirsin diyorum. Gözlerim kısılıp açılıyor. Bulutlar eskisi gibi koyu gri değil ya da algılarım iyice kapandı. Görüntüler karıncalanıyor. Bir ses duyuyorum. Gördüklerim, gözüme hücum eden yaşlardan bulanıklaşıyor. Seçemiyorum kim olduklarını ama birileri hızlıca bana yaklaşıyor. Çok sesli konuşuyorlar ama çınlamalar… Tüm bu tezatlıkları kaldıramıyorum ve gözlerimi kapatıyorum. Sarsılıyorum. Bir arabadayım. “Damar yolu açın!” Gözlerim kapanıyor. Tekrar sarsılıyorum. “Nabız normalin altında ve kan kaybı çok fazla. Ameliyathaneyi hazırlasınlar.” Gözlerim kapanıyor. Ve o son sarsılış… Sedyedeyim. Yanımda koşan birkaç kişi var. “Hastaya anestezi verin. Elinizi çabuk tutun!” Gözlerim uzun bir süreliğine kapanıyor.

-Oğlum, dedenle anneannen yaşlılar, biliyorsun. Onlara yardımcı ol. Evlerini dağıtma. Çok ses yapıp rahatsız etme.

-Anne büyüdüm ben artık ya. Hâlâ küçük çocukmuşum gibi aynı öğütleri veriyorsun. Oyuncaklarımı etrafa mı dağıtacağım? Ne yapacağım?

Herkes gülmeye başladı.

-Sahi, kocaman çocuk oldu. Ne yapacağını bilmiyor mu o?

-Ağız alışkanlığı işte. Evin en küçüğüsün oğlum n’apayım? Kaç yaşına gelirsen gel, bu sözleri duyacaksın benden.

Gülüşürken araba bir kaldırıma yanaştı. Dedemlere geldiğimizi anladım. Arabanın kapısını açıp indim. Hafif eğilip:

-Varış noktama geldim ben. Sizin de yolunuz açık olsun.

-Sağ ol ablacığım. Nerede olduğumuzu arayıp haber veririz. Aklın bizde kalmasın.

-Kendine iyi bak anneciğim.

-Siz de.

Gülümsedim ve kapıyı kapattım. Babam, balkondaki dedemle anneanneme korna çaldı ve arabadakiler el salladı. Onlar da karşılık olarak el salladılar. Tekrar araba hareket etmeye başladı ve yola devam ettiler. Ben de yukarıya, dedemle anneannemin yanına, çıktım. Anneannem kapıyı gülerek açtı. Kollarını iki yana açıp beni kucakladı.

-Oy minik torunum. Hoş geldin. Ah, nasıl özlemişim seni.

-Ben de sizi özledim anneanne. İyi oldu buraya geldiğim.

-Hadi geç içeri, ayakta kalma.

İçeriye geçip dedemin elini öptüm.

-Hay maşallah. Kocaman çocuk olmuşsun yahu sen!

-Büyüdüm tabii, annem iyi besliyor.

Dedemle gülüşerek oturduk.

-Demek ablan da üniversiteli olup gitti. Yolu bahtı açık olsun. Yüreği güzellere denk gelsin. Abinle aynıydı değil mi okulu?

-Amin dede. Yok, aynı okul değil. Sadece şehir aynı.

-Hayırlısı olsun. Daha güzeli sana nasip olsun oğlum.

-İnşallah dedeciğim.

Sohbet ederek bir akşam geçirdik. Farklı yerde kalmaktan olsa gerek hemen uykum geldi. İyi geceler diledikten sonra annemin eski yatağına sırnaştım. Annemin gençlik odasını, dolaplarını, raflarını, yatağını görmek tuhaf bir mutluluk vermişti. Vücudum uykuya çok direnmeden kendini bıraktı. Sabahın erken saatlerine doğru üstümde bir etki hissettim. Gözlerimi açıp hızlıca kapattım. Gözlerim ışığa alışmaya çalışıyordu. Odanın ışığı açılmıştı. Dışarıya alacakaranlık hakimdi.

-Oğlum kalk bakalım.

Dedemin sesi güçlü ama yorgun gibiydi. Hem cesur hem tedirgindi. Kötü havayı seziyordum.

-Ne oldu? Anneannem iyi mi?

Gözlerim ışığı alışınca dedemin yanaklarının nemli, kirpiklerinin ıslak olduğunu fark ettim. Bana güç vermek istercesine omuzlarımı elleriyle kavradı.

-Oğlum, hastaneye gidiyoruz.

-Ne oldu dede? İyi değilsin, bir yerine bir şey mi oldu? Düştün mü ha?

Bana sarılarak ağlamaya başladı. Konuşmaya başladı sonra. Ne dediğini tam hatırlamıyorum. Annemin adını söyledi. Babamın, abimin, ablamın… Kaza dedi. İdrak edemedim. Sanki söylediği cümleler havada asılı kalıyordu. Donup duvara boş boş baktım. Sonrası flu… Hastaneye gittiğimizi hatırlıyorum. Uzun bir süre dünyadaki cehennemi yaşadığımı hatırlıyorum. Sonra… Sonra önümden sedyeyle dört bedenin geçtiğini hatırlıyorum. Dört fermuarlı naylonun içinde önümden geçtiklerini… Unutmak acıyı yok eder. Ufak ayrıntılar silinse bile acı hafifler ama benim unuttuğum ayrıntılar bu acıyı hafifletmedi. Alışamadım, kabullenemedim. Hayata eksik devam ettim. Kısa bir zaman sonra eve gittim. Eşyalarımı alıp dedemlerin yanına, annemin eski odasına, yerleşecektim. O evde tek başıma olduğumu ve asla bir daha bu evde birlikte olamayacağımızı bilmek kaburgalarıma batıyordu. Her şeyimi topladım. Kıyafetlerimi, kitaplarımı… Evi son kez gezerken matruşkalar gözüme ilişti. Hızlıca matruşkaları iç içe koyup çantama sıkıştırdım. Sırtımda anıların ağırlığıyla evden çıktım. Dedemlere dönünce eşyalarımı düzenledim. Buraya sadece arada bir gelirken artık kalıcı olmak tuhaf gelmişti. Bu ev, yuva gibi hissettirmiyordu.

Ritimli bir ses duyuyorum. Gözlerimi yavaşça açtım. Tanıdık bir yüz…

– Sonunda uyandın be devrem. Kış uykusuna yattın sandım.

Zor bela gülümsedim. Gülümsediğimi görünce yüzünde zafer tebessümü oluştu.

– Bak bakayım bi’ sağ mıyım?

– Turp gibisin turp. Arada sana sıksak mı? İlaç gibi gelmiş.

Ağzının kenarından dilini gösterip güldü.

– Şaka bi’ yana, Allah korudu seni kardeşim. Büyük kaza atlattın.

– Öyle oldu hakikaten.

– Doktor bugün uyanırsan tehlike kalmayacağını söyledi. Çok şükür uyandın. Buradan bi’ çık da sana ellerimle çorba yapayım.

Hâlâ gülüyordu.

– Bu arada bunu senin nöbet yerinin aşağısından topladım. Kırılmış hepsi, sadece biri sağlam. Vurulunca düşürmüşsün aşağıya.

Montunun cebinden bir mendil çıkardı. Mendil arasında kırık parçalarla ailem… Bir ben sağlam kalmışım yine. Hüzünle gülümsedim.

– Sana zahmet küçüğü şuraya bırak, gerisini de çöpe at.

– Ne zahmeti devrem? Emrin olur.

Dediğim gibi yaptı. Sohbet ede ede akşamı ettik. Dalmışım. Sabah doktorun yanıma gelmesiyle uyandım. Taburcu olduğumu, gidebileceğimi söyledi. Hazırlanıp bir an önce eve gitmek istedim. Odadan çıktık. Şu an koridordayım. Koridor çok tanıdık. Her adımımda sanki kırık matruşkalar ayağıma batıyor. Acı derinlerime işlerken koridoru bitiriyoruz. Hayat çok tuhaf. Bu hastaneden ailemin cesetlerini çıkarmıştım. Şimdiyse elimde benliğimin özüyle kapının dışındayım. Arkamda bir kez daha ailemi bıraktım. Bu sandalyeler, duvarlar, koridorlarda ailemi ikinci defa bırakışım bu. Hayatım bu hastanede yarım kalmıştı. Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum. Bu odalar beni öldürebilecek kadar güçlü değildi. Yaşlı esnafın sözleri haklı çıktı.

Matruşkaların en küçüğünü kırması çok zordu.

Ben’lik” için 4 Yorum Var

  1. Aybala dedi ki: dedi ki:

    Zaten hep matruşkaların en küçüğünü kırmak en zor olmuştur, insan dilemeli; hayatında yer ettiği en mühim ayrıntıları en küçük matruşkaya sığdırmayı dilemeli🌿

  2. Ve bilmeli, en kıymetli yanlarını, en küçük matruşkaya sıkıştırıp kendine saklamayı bilmeli. :cherry_blossom:

  3. Merhaba; hüzünlü bir öykü. İlk paragrafta araya bir geçmiş zaman sıkışmış:) Ben en sonunda matruşkaları yapıştırmaya çalışacağını düşündüm, çöpe atması sanki duygularını da atması gibi geldi. Tabii sonuçta yazar sizsiniz, karar sizin. Bir de konuşmalarda devrik cümleler ya da kısa ve kesik cümleler kurgusal gerçekliği arttırır diye düşünüyorum. ellerinize sağlık

  4. Merhaba, öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim :). Bahsettiğiniz hataları yazı yayınlandıktan sonra fark ettim ve öyküyü yazabileceğim süre kısıtlı olduğundan yollamadan önce çok üstünde duramadım. Bir sonraki yazımda daha iyisini yapmaya çalışacağım. Tekrardan teşekkürler :).

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!