Öykü

Cam Bina

Gözlerimi kapattığımda hep aynı yeri görüyordum; Buz gibi kumların ortasında, ay ışığı altında parlayan, devasa, camdan bir bina. Göz alıcı güzelliğiyle, uçsuz bucaksız çölün ortasında, tek başına dikilmiş bu bina, camdan olsa da içini göremiyordum. Yakınımdaymış gibi gelse de asla ulaşamıyordum. Yürüyor, yürüyor, varamıyordum. En sonunda da bitap düşüyor, kumlara gömülmeye başlıyordum. Tamamen kumlara gömüldüğümde ise soluk soluğa yatağımda uyanıyordum.

Tek karyolalı, iki kapaklı bir dolabın olduğu, tek penceresinin hemen karşı binadaki bir pencereye baktığı, eski bir evdeki odamda uyandığımda gerçekliği bir süre sorguluyordum. Çıplak ayaklarıma değen buz gibi kumlar, çölün serin havası, tepemdeki ay ışığı ve camdan bina, küf kokan karanlık odamdan çok daha gerçekçi geliyordu bana.

Günlerim oldukça sıradandı. Nefes nefese uyandığım rüyalarımdan buz gibi bir duşla arınmaya çalışıyor, başaramıyordum. Hava hep nemliydi. Duşun hiçbir önemi yoktu. Daha suyu kapattığım an kollarım bedenime yapışmaya başlıyordu.

Bu havada, sıcak olan hiçbir yemeğe katlanamazdım. Zaten yemek yemeği de sadece mecburiyetten yapıyordum. Tost, ihtiyacı karşılayacak bir yemekti. Asla esmeyen balkonumda oturup tostumu yerken soğuk kahvemi içiyor, sigaramı tüttürüyordum. Sonra da 2 sokak ötedeki işe gitmek için evden çıkıyordum.

Basit bir işim vardı; Ürün yerleştirmek. Barkotları okutuyor, ürünleri doğru yerlerine diziyordum. Depoda sayım yapıyor, ürün tarihlerini kontrol ediyor, öğlen bir başka tost yiyor ve akşam evime gidiyordum.

İş yerimdeki diğer elemanların isimlerini bile doğru düzgün bilmiyordum. Kimseyle konuşmuyor, kendi halimde çalışıp eve dönüyordum. Bazen marketten tost ve sandviç yapmak için bir şeyler alıyor, bazen sadece su alıp evin yolunu tutuyordum.

Çalıştığım marketin de oturduğum binanın da adını bilmiyordum. Önemli değildi. Gerçeklik çöldü. Burası ise rüyaydı. Detaylar önemli değildi.

Eve döndüğümde duş, balkon, tost, sigara dörtlüsünü tekrarlıyordum. Ardından uyuyor ve gerçekliğe, çöle dönüyordum.

Çöl hep aynıydı. Cam binaya uzanan alabildiğine kum… Ay tepede döngüsüne göre değişiyor, yıldızlar çok uzakta ölüyor ve cam bina hep orada, kıpırdamadan duruyordu. Ona ulaşmak en önemli şeydi. Nedenini bilmiyordum. Sadece oraya varmam gerektiğini biliyordum. Acele de etmiyordum. Yavaş yavaş yürüyordum. Biraz sonra kumlar ayaklarımı, bacaklarımı ve bedenimi kaplıyor, yavaşça batıyordum. Direnmiyordum ya da yürümeyi bırakmıyordum. Kumlar beni çekerken ben hâlâ yürümeye devam ediyordum. Ta ki beni tamamen içine alıp rutubetli odamda uyandırana kadar…

Sıradan bir iş gününde sütlerin tarihlerini kontrol ederken birinin uzun zamandır yanımda durduğunu fark ettim. Önemsemeyip mesafeyi açtım ve işime devam ettim. Tekrar yakınıma geldi. Birkaç kez daha kendisini görmezden gelmeye çalışsam da ısrarla yakınıma gelmeye devam etti. Dayanamayıp işi bıraktım ve ona döndüm.

Çalışan biri değildi. Siyah bir takım giymiş, uzun boylu bir adamdı. Tam karşımda durmuş, elindeki kağıtları bana uzatıyordu. Yüzüne bakınca dudaklarının kıpırdadığını gördüm. Tekrar kağıtlara baktım. Bu adamın kim olduğu, neden bana bir tomar kâğıt uzattığı zerre umurumda değildi. Peşimi bırakması için kilitli depoya girdim. Marketin arkasına geçip sigaramı içtikten sonra içeri döndüğümde adam gitmişti.

İş çıkışı evime vardığımda yine siyah takım giymiş birini evimin kapısında buldum. Yine bir tomar kâğıtla bekleyen adam öğlenki adam olmalıydı. Ona gitmesini yoksa polisi arayacağımı söyleyerek mırıltılarına kulak asmadan eve girdim.

Yatağa uzanıp gözlerimi kapattığımda çıplak ayaklarım yine buz gibi kumlara değdi. Serin bir rüzgâr bedenimi yalayıp geçti. Hafifçe titredim. Hilal tepedeydi. Yıldızlar cam binanın parlaklığında görünmez olmuştu. Zaten önemli olan tek şey de çölün ortasındaki camdan binaydı. Bir de oraya varmam önemliydi. Her şeyden önemli olan buydu hatta. Kumlar beni çekerken kaçmam da gerekmiyordu. Direnmek… çok saçmaydı. Olacak olan engellenemezdi. Bu yolda yürüyecektim. Kumlar beni çekip boğsa da yürümeye devam edecektim.

Sessiz bir çığlıkla uyandım. Kan ter içinde kendimi banyoya attım. Her yerime yapışmış kumları temizlemek için derimi adeta kazıyordum. Kumlar oradaydı. Banyonun zeminine düşen bir şey olmasa da orada olduklarını biliyordum. Gerçek orasıydı. Burası, bu duş, bu uyanış aslında bir uykuya dalıştı. Aynı anıya hapsolmuştum. Aynı koşuşa hapsolmuştum. O çöl ve cam bina, benim gerçekliğimdi.

İşe gitmek için evden çıktığımda yine aynı siyah takımlı adamı gördüm. Beni rahatsız eden bir yanı vardı. Böyle ısrarcı olmasının sebebini bilmek istemesem de kolayca pes edeceğe benzemiyordu. Yanına gittiğimde bana yine bir tomar kâğıt uzattı. En üstte küçük bir kâğıtta ise avukat olduğunu ve bazı vasiyet işlemleri için benimle görüşmek istediğini yazmıştı. Kimin vasiyetinden bahsettiğini anlamamıştım. Kağıtları karıştırıp bir ismi işaret etti. Tanıdığım bir isim değildi. Başımı iki yana salladım. Yanlış kişiye gelmiş olmalıydı.

Adamı geçip markete girdim. Günün geri kalanı her zamanki sıradanlığıyla geçti. Nem ve sıcak daha fazla olduğundan eve döndüğümde beynimi çekiçle dövüyorlarmış gibi bir baş ağrısıyla yatağıma uzandım. Bu sıcaktan uzaklaşmak ve çöle dönmek istedim.

Çöl, her zamanki soğuk rüzgârıyla karşıladı beni. Hilal tepede camdan binayı parlatıyordu. Kumlar çıplak ayaklarımın arasından kayıyordu. Ben, yine sabırla yürüyordum. Ama bir farklılık vardı. Sanki… cam bina yaklaşıyor gibiydi.

Bina daha da büyürken artık kapısını görebiliyordum. Uçsuz bucaksız çölün yansıdığı camlarda artık ben de vardım. Saçlarım ve elbisem rüzgârda uçuşuyordu. Yıldızlar ve hilal göz kamaştırıcı parlaklıklarıyla cam binayı süslüyorlardı. Derin bir nefes alıp son adımı attım ve camdan binanın kapısını ittim.

Ayaklarım soğuk cama değdiğinde ürperdim. Bir an geriye baktığımda sadece cam kapıyı gördüm. Çöl ardımda kalmıştı. Artık cam binanın içindeydim. Sonunda hedefime ulaşmıştım. Günlerce boğulma pahasına yürüdüğüm yol bir son bulmuştu.

Şimdi ne olacak, diye düşünürken bir şeylerin düşmeye başladığını fark ettim. Başımı kaldırınca camdan tavanın özüne, tekrar kuma, çöle dönüştüğünü gördüm. Ben yine kumlara gömülecektim. Kendimi boğulmaya hazırladım. Gözlerimi sıkıca yumdum. Kumlar saçlarıma ve bedenime dökülüyor, hiç durmadan kayıp gidiyorlardı.

Biraz sonra kumların dökülmesi bittiğinde gözlerimi açtım. Hilal, yanında yıldızlarla tepemdeydi. Buz gibi çölün ortasında, sadece kumlarla çevrili bir halde duruyordum. Sonra… nedense döndüm ve bir mezar taşı gördüm. Yaklaşıp yakından baktım; Üstünde bir isim ve ölüm tarihi yazılı bir mezar taşı. İsim… bir yerden tanıdık geliyordu. Eğilip mezar taşına dokundum. İsmi kafamın içinde tekrar ettim. Zihnimde bir görüntü belirdi. Gözlerinde mutlu parıltılarla kocaman gülümseyen iki yüz gördüm.

Mezar taşının üstündeki ismin yerini gördüğüm bu görüntü aldı. Önüne eğilip iki elimle mezar taşını tuttum. Daha yakından bakmak için eğildim; Siyah saçları ışıkta parlayan genç bir adam ve iki ön dişi, kırmızı yanaklarıyla gülümseyen minik bir oğlan…

Göğsümde bir acı hissettim. Kafamın içinde kahkahalar çınlıyordu. Acı arttıkça kahkahalar yakarmalara ve ağlamalara dönüşmeye başladı. Bedenimin sarsılırken kollarım iki yanıma düştü. Şimdi, kumlar olmadan boğuluyordum. Beynimin içinden hızla geçen görüntüler ve kulaklarımda çınlayan sesler beni boğuyordu. Boğulup o nemli odada uyanma düşüncesi aklıma düşünce gözlerimi sıkıca yumdum. Seslerin kesileceği umuduyla kulaklarımı sıkıca kapattım.

Boğulmak istemiyordum. Burada kalmak, çölün huzurunda kalmak istiyordum. Şiddetli bir rüzgârla sarsılınca gözlerimi açtım. Ötede cam bina tüm ihtişamıyla ona gitmemi istiyordu. Doğruldum ve yürümeye başladım.

Ebrar Kulak

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Eskiden beridir birinci tekil şahışla anlatılan öyküleri, romanları severim. Yalındırlar. Sizin öykünüzde öyle olmuş beğendim. Üstelik ayın konusuna da çok uygun. Elinize sağlık

  2. Yorumunuz için çok teşekkür ederim :upside_down_face::relaxed: Beğenmeniz beni çok sevindirdi :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar