Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Cezayir Çölünde Bir Gece Vakti

Saçları arkaya taranıp sımsıkı topuz yapılmış yaşlı kadın elindeki pembe sardunyalı kahve fincanını sallanan sandalyesinin tam önündeki sehpanın üzerine koyup seslendi.

“Gelin yanıma sevgili çocuklarım. Bilin bakalım bu akşam size hangi öyküyü anlatacağım.”

Yaşları beş ile dokuz arasında değişen birbirinden sevimli üç çocuk koşarak ninelerinin etrafını sarıp gülen gözleriyle, “Hangi masalı anlatacaksın neneciğim?” diye sordular. İhtiyar kadın sakin, yumuşak sesiyle anlatmaya koyulur.

“İhtiyacı olan son eşyayı da valizine yerleştirdikten sonra fermuarı hızlıca çekmiş. Bu akşam onun için çok önemli olan bir yolculuğa çıkacakmış. Çöl ülkesi Cezayir’e… Cezayir’in batısında,

Tiyaret vilayetindeki Licdar adı verilen piramitlerin yaklaşık otuz kilometre güneyinde bulunan kazı alanından gizemli bir kitabe çıkarılmıştı. Kitabenin üzerindeki yazıların hangi Antik medeniyete ait olduğunu henüz çözememişlerdi. O da genç ve başarılı bir epigrafi hocası olarak bu sırrı çözmeye, “Gizemli Çöl Ülkesi”ne gidecekmiş. Bu denli heyecan verici bir işin içinde olacağı için oldukça heyecanlıymış. Çölü, onun insana hissettirdiklerini, ondan alınan ilhamı seviyormuş.

Uçak yolculuğundan sonra ekibiyle birlikte yola develerin üzerinde devam etmişler. O, deve üzerinde çölün ıssızlığının ortasındayken kızıl çölün ilk sakinlerini düşünmüş. Adem ile Havva’yı… Onlardan sonra ne medeniyetler ne insanlar doğup öldü bu kızgın kumullarda.

Uzun ama rüya gibi bir yolculuktan sonra geceyi geçirecekleri bölgeye gelmişler. Burada irili ufaklı keçeden çadırlar bulunmaktaymış. Yolculuktan bitkin düştükleri için akşam yemeğinden sonra çadırlarına çekilmişler.

Çadırına girip üzerini değiştirdikten sonra yün yatağın üstüne kendini atmış. İşte hep olmak istediği yerde, hep olmak istediği ekibin içindeymiş. Yarın sabah çözmek istediği gizemin kızıl kumlardan yapılmış kapısına bir adım daha yaklaşacakmış. Düşünceler içindeyken göz kapakları usul usul kapanıp da uyku imparatorluğunun labirentten bahçesine adım atacakken bir el, dokunuşuyla insanın içini yakan bir el saçlarına dokunuvermiş. Önce birkaç defa usulca okşamış, sevmiş saçlarını. Daha sonra el yavaş yavaş sırtına inmiş. Dehşetle gözlerini kocaman açmış. Arkasına bakmak, ne olduğunu görmek istiyormuş ama korkusu buna izin vermemiş. Birkaç saniye öylece beklemiş. Tıpkı ölümü bekler gibi. Bu sırada el, anlaşılmaz, garip sözcükler gevelemiş. Sözleri beynine işliyor, ona endişe veriyormuş. Sonunda ne pahasına olursa olsun onun ne olduğuna bakmaya karar vermiş. Bu bakışın kendisinden bir şeyler götüreceğinden eminmiş. Yavaş yavaş başını çevirmiş ve kendisine bakan koyu mavi bir dalga görmüş. Koyu mavi dalga havada sallanıyor, içinden elektrik mavisi şimşekler geçip duruyormuş. Birden çadırın içini bu dalgalar dolduruvermiş. Küçük çadırın içine doluşmuşlar da doluşmuşlar. Artık nefes alamaz hale gelmiş. Kalbi korkunç bir hızla gümlüyormuş. Canının ağzından gümleye gümleye çıkmasından korkuyormuş. Zorlukla arkasına dönmüş ve gözlerini sıkıca yummuş. Gözlerinin ondan habersiz açılıp da etrafta dolaşmasından korkuyormuş. Bu korkuyla biraz durmuş. Sonra o melun el yeniden saçlarına dokunuvermiş ve en tatlı sesiyle ona şöyle seslenmiş, “Benden korkmana gerek yok güzel kız. Sana zarar vermek niyetinde değilim.”

Yumuşak bir erkek sesiymiş ona bu sözleri söyleyen. Elinde olmadan birkaç kez yutkunmuş. Eskisi kadar korkmuyormuş fakat hâlâ hareket etmeye cesareti yokmuş. Gözlerini ve dudaklarını sımsıkı kapayarak gitmesini dilemiş yüreğinden ama gitmiyormuş. Gözleri kapalı, kalbi korku içinde… Çadırda, tam arkasında durduğunu hissediyormuş. Terden sırılsıklam olmuş. Avucunun içinde sanki kaçacakmış gibi tuttuğu çarşafı erimiş gibiydi. Tam arkasında ne olduğunu tam olarak kestiremediği bir varlık duruyormuş ve bu oldukça rahatsız ediciymiş. Düşünmemeye çalışıyormuş, rahatlamak için en sevdiği şarkıları söylüyormuş içinden. O sırada iki kolun belini kavradığını hissetmiş. Kuvvetlice sıkıyormuş iki kol onu. Gözleri gayriihtiyari açılıvermiş. Ardından onu mengene gibi sıkıştıran kollara bakmış. Kurtulmaya çalışmış ama boşuna… Çölün kızgın kumları gibi ellerini, ellerinin üzerine koymuş yaratık ve onu öpmüş. O zaman başını arka tarafa doğru çevirmiş, onu görmek istiyormuş. Gözüne ilk çarpan onun mavi giysileri olmuş. Daha net görebilmek için iyice önüne dönmek isterken yaratık ondan uzaklaşmış. Şimdi yattığı yerin hemen yanında ayakta duruyormuş. Uzun boyluymuş, boydan boya mavi esvaplar içindeymiş yaratık. Bu giysiler ona “Sahra Çölünün Gizemli Sahipleri” olan Tuareg halkını anımsatıyormuş. Evet, bu bir Tuareg kıyafetiymiş ve karşısındaki yaratık da bir Tuareg imiş muhakkak. Daha doğrusu Tuareg çöllerinden gelen bir çöl cini. Kız onu hayretle incelerken çöl cini de o iri, kara gözlerini hiç ayırmadan onu gözlemliyormuş. Kız, dokunmak için elini uzattığında biraz daha uzaklaşmış ondan. Konuşmak, soru sormak istemiş ama dudakları kımıldamıyormuş kızın. Dudakları mühürlenmiş gibiymiş adeta. Yaratık da konuşmuyor sadece bakıyormuş. En sonunda sağ elini kıza doğru uzatmış ve şöyle demiş, “Benimle gelmek ister misin? Sana görmek istediğin her yeri, yaşamak istediğin tüm zamanları gösterebilirim. Bu eşsiz çölün görmüş olduğu tüm zamanları. Sana saklı kalan tüm bilgileri öğretebilir, çölün tüm sır kapılarını beraber arayabiliriz.”

Kız önce hayretten donakaldığı için yanıt verememiş fakat derininden bir ses onunla gitmesini söylüyormuş. Her ne kadar bu ses akla ve mantığa sığmasa da. Bu sırada yaratık karşısında soran gözlerle kıza bakıyor, sualine cevap bekliyormuş. İçinde bulunduğu durum bir düş de olabilirmiş. Güneş çarpmasının sebep olduğu bir rüya… Saklı kalmış çölün heyulası… O düşüncelerle çölün heyulasının çağrısını cevaplamaya karar vermiş ve Tuareg’e elini uzatmış. O da kızın elini nazikçe kavramış.

Antik Çöl Tanrısı, günün doğmasına izin verip de kavurucu güneş, kızıl kum tepelerinin ardından doğmaya başlayınca çölde sabah başlamış. Ekip arkadaşları, kızdan ses seda olmayınca onu uyandırmak için çadıra girmiş fakat kızı yerinde bulamamışlar. Önce keçeden çadırların olduğu sarı renkli havzanın çevresine bakınmışlar sonra diğer yerlere ama kızın izini hiçbir yerde bulamamışlar.