Öykü

Valin’in Bulantısı

Genç savaşçı Valin, sıkıntılı bir sabahın göklerine bakarken kılıcının keskinliğini kontrol etti. Halen sağlamdı. Muhtemelen uzun süredir kullanılmadığından diye düşündü. Kılıcıyla havada hayali bir rakibe kesikler attı.

“Galiba dayak yemeye susadın ?” diye onunla alay etti Beorg.

Burası tanrıların unuttuğu Sonsuz Çöl’dü. Bazıları Antiklerin Mezarı da derdi. Eski çağ efsanelerine göre burada cehennemin titanlarına karşı savaşıp kendi yaratımı olan kırılgan insanlığı korumak pahasına ölen unutulmuş tanrı-kahramanların mezarları yer altında duruyordu. Valin’e göre hepsi oyalanmak için yaşlıların uydurduğu ucuz masallardan ibaretti.

İmparatorluğun bu sınır kalesinde, devriye nöbetini o yönetiyordu. Devriyeleri severdi, en azından surlarda uyuklayarak durmaktan iyi oluyordu. Beorg’u da hiç sevmezdi. Bu hiçbir olay olmayan aptal ve sıkıcı yerde öyle bunalmıştı ki yoktan yere bir kavga başlatıp sakallı ayı Beorg’a bir yumruk atmayı düşündü.

Ancak birlik komutanının verebileceği çöl cezalarını düşününce yüzünü buruşturdu. Bunlar hiç iyi deneyimler olmazdı. Düşünceleri “Hazırlan, devriye!” sesiyle bölündü. Komutan Eorin’in pes sesi yine onda nahoş hisler uyandırmıştı.

Hızla toparlanılıp zırhlar ve ekipmanların kontrolden geçtiği dakikalar sonra sınır kalesinin demir mazgallı kapısından çıkmışlar ve uçsuz bucaksız çöllere kendi dahil beş kişilik bir ekiple adımlarını atmışlardı.

Anlam veremediği bir şekilde o gün , hergünkü sıkıntılı bunalımdan ziyade tuhaf bir gerilim hissediyordu. Havadaki nadir görülen bulutlara yormuştu ama savaşçı içgüdüleri ona tersini söylüyordu. Bu hislerle birlikte devriye ekibi bir saate yakın olaysız turlamıştı ki bir kum tepeciğinin arkasından çıkan siluetlerle sezgileri doğruluğunu kanıtladı.

Altı kişi saymışlardı. Buranın yerlileri olduğu her hallerinden belli olsa da en yakın yerleşim yeri bir gün uzaklıktaydı. Ayrıca İmparatorluk’un bu sınır kalesinin yakınlarında, daha batıdaki Lejyonerler karargahına kadar başka hiçbir su kaynağı ya da yerleşke olmadığı düşünüldüğünde, bu altı kişilik ve görünüşe göre kaliteli silahlarla donatılmış grubun amaçları şüphe uyandırıcı nitelikteydi.

“Niyetleri dostça olmayabilir. Sıradan yerliler değil. Hazır olun. Şahin pençesi tekniği. Lejyoner duvarı.”

Bu kelimeler uzun süredir dudaklarından çıkmamıştı. Temel imparatorluk küçük grup mücadeleleri için kullanılan taktiklerin kod adlarını söylemişti. Devriye grubu gerektiğinde bir pençe gibi kapanmaya hazır biçimde aralıklarla kollara ayrıldılar.

Bu görüntü üzerine karşı ekibin lideri öne çıkarak yürürken bir yandan kıtasal barış işaretini yaparak kollarını göğsünde çapraz birleştirdi ve gülümsedi. Savaş deneyimi olan Valin bu gülümsemenin ne kadar zoraki olduğunu anlamıştı ve göz ucuyla adamın ayağının topuğuyla arka tarafa çok ufak bir işaret sallaması yaptığını fark etmişti.

Uzun zaman sonra adrenalin isteği karşılanacaktı.

Sıkıcı giriş konuşmalarını dinlemek ve umursamak hiç adeti değildi Valin’in. Genç bir muhafızı öne çıkardı konuşmak için. Bu hareket kesinlikle dost karşılaşmamış ve rakibe küçümseme olarak gözükmüştü. Nitekim gözleri öfkeyle kısılan kara tenli cübbeli savaşçıları görünce hafifçe gülümsemekten kendini alamadı.

“Bagh-radur’un temsilcisi olarak kalenizle dostane bir müzakere için gelmiştik, İmparatorluğun şanlı askerleri. İsmim Ehlen, bu ekibin lideriyim.”

Valin, şanlı kelimesindeki vurgudan alayı sezmişti.

Bagh-radur, İmparatorluk’a en yakın doğu devletiydi ve gücü aylar geçtikçe artan bir genişleme devrindeydi. Bu otantik devletin askerleri de batının alışmadığı usüllere sahiptiler.

“İsmim Valin,” diyerek öne çıktı ve muhafızı geriye doğru itti.

“Siz Bagh-radur’un savaşçıları, sizi kalemize kadar eşlik edebiliriz, ne için gelmiştiniz, komutanımızla görüşmeniz özel mi?”

“Konukseverliğiniz için teşekkürler, ancak görüyorum ki sayın Valin, siz devriyedesiniz. Kalenizin yolunu biliyoruz. Bizim için bunca zahmete girmenize gerek yok. “

“Açıkçası Ehlen, kurallar böyle. Yanlış anlamayın, formaliteler.”

Valin’in kabalığı karşısında Ehlen’in tepesinin tası atıyordu. Valin içten içe adamı kızdırmaktan hoşlanıyordu. Göz ucuyla arkalardan kel bir savaşçının elinin yavaş yavaş kuşağının arkasından bir şeyi çıkardığının farkındaydı. Tek bir şey olabilirdi: Fırlatma hançeri.

“Yoksa imparatorluğun kalesi bir avuç müzakere grubundan çekiniyor olamaz değil mi sayın Valin?” dedi Ehlen açıktan alay ederek.

Valin istifini bozmadı.

“Eğer saldırgan bir niyetleri yoksa, o arkandakinin parmakları neden yavaştan bir hançeri çekiyor peki sorabilir miyim “sayın” Ehlean?” Valin onun doğu şivesini taklit ederek kışkırtma yapmıştı.

Ehlen artık oyunun sonuna geldiklerini anladı. “Rahu!” diye haykırdı ve eğildi.

Sarıklı savaşçı kuşağından bir anda çektiği ince hançeri hızla fırlattı. Valin zaten bu hamleyi beklediğinden demir kalkanını kaldırdı. Yine de son sürat gelen hançeri ancak engelleyebildi. Sarsıntılı bir tınlamayla hançer düşerken, Valin kalkanı üstüne takla atarak başlayan kargaşanın içinde ayağa kalktığında Ehlen ile yüz yüze geldi.

Savaşçının enli eğik kılıcıyla kendi düz muhafız kılıçları çarpışarak kenetlendi. Valin kalkanını kaldırıp yatay şekilde Ehlen’e savursada o eğilerek geriye sıçradı. Valin durmadan bastırdı ve dengesini kazanmasına müsaade etmemek için tekme savurdu. Yanlış karardı. Ehlen’in diğer eli boştaydı ve onunla tekmeyi göğsünde tuttu. Diğer eliyle kılıcını kaldırıp saplama yaparak havadaki bacağa indirdi. Valin korkuyla bağırmıştı ama kılıç öylesi kısa bir mesafe saplaması için fazla uzundu. Yeteri kadar kaldırıp gücünü alamadan saplama yapılmıştı. Sadece birkaç santim bacağa girip durdu. Yine de oldukça acı vericiydi. Valin korktuğu kadar kötü bir durumda olmadığını gördüğünde kendini bacağı tutan elle çekerek ileri atladı tam Ehlen’in boğazına kılıcı daldırdı. Doğulu savaşçının kaçacak zamanı kalmamıştı. Kılıç adem elmasından içeri girdi ve boğazın yarısında kaldı. Ehlen boğulan sesler çıkarak dilinden kılıcına kanlar kusmaya başladığında Valin kılıcını çekti ve doğulu lider boğazını tutarken kalkanıyla suratına savurduğu bir darbe onu ölümün kumlarına itmeye yetti.

Valin çöküp bacağındaki açılan yarığa baktı. Yırtılmış pantolonundaki kan kurumaya başlamıştı bile ancak kan kaybı devam ediyordu. Acıya direnerek ayağa kalktı, topallayarak etrafına bakındığında acı gerçeği gördü. Devriye grubu kısa dakikalar içerisinde doğulu savaşçıların hileli hançerlerine ve alışılmadık aldatmacalı dövüş taktiklerine yenilmişti. Hepsi yerde can çekişerek yatıyor ve ölümü bekliyorlardı. Etrafında dört kişi kendilerine gelirken kalkanını kaldırarak bir ayağını geriye dayadı. Birden aklına grubun Ehlen hariç beş kişi olması gerektiği aklına geldi. Çevresine bakınmaya teşebbüs ederken ense köküne gelen bir darbeyle gözleri karardı. Kılıç ve kalkanını yere düşürürken bilincini yitirerek o da kumların karanlığına gömüldü.

* * *

Uyandığında Bagh-radur krallığının başkenti Paşedan’da bir kafesin içindeydi. Gözlerini açtığında kısa bir şaşkınlıktan sonra olan biteni izleyerek nerede olduğunu anlamıştı. Aman ne güzel diye iç geçirdi. Bir köle pazarında satılacaktı. Uyandığını gören zalim köle bakanlar onu tartaklayarak Ortak Dil’de o berbat aksanlarıyla küfürler edip yıkamaya götürdüler. Ardından kölelere özel hastalıklı sarı rengindeki paçavra gömlek ve pantolonları giydirip yarasını doğunun egzotik bir şifalı merhemiyle sardılar.

Başka zaman olsaydı Valin tüm bu eşsiz mimarinin ve sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi duran ağır kokular ve cezbedici yüz maskeli kadınlarla dolu bu diyarın tadını çıkarabilirdi ancak şimdi oldukça rezil bir durumdaydı.

Hazırlanması bittiğinde efendisiyle tanıştırıldı. Kendisi beklediğinin aksine oldukça düzgün konuşuyordu ve kültürlü biri olduğu belli oluyordu. Anlattığına göre batıyla epey uzun zamandır yakın ticari ilişkileri vardı ve sadece İmparatorluk ile sınırlı değildi. İmparatorluktan bahsederken bariz biçimde medeni görünümlü barbarlar kelimesinin üstüne basa basa söylüyor ve tiksintisini belli ediyordu.

“Sen,” demişti soğuk bakan gözleriyle, “Kendini krallığın ve onurun uğruna harcayan bir savaşçı sanıyorsun ama sana köpek kadar değer vermeyen yoz efendilerinin bir piyonundan başka bir şey değilsin. Burada satılacaksın ve inan bana Bagh-radur’un en katı köle efendisi bile imparatorluğunun rezil cübbeli vahşilerinden daha iyidir. Her neyse. Senin için bu kadar laf fazla bile.”

Valin’in hemen yanına doğru tükürüp kaslı esmer adamlarına kaba lisanında

“Haula!” diye bağırmıştı. Bunun götürmek anlamına geldiği belliydi. Valin kollarından sürüklenerek köle pazarına çıkarıldı.

* * *

Saatlerce ayakta beklediği kalabalıkta sıcak güneşten bayılmak üzereyken nihayet uygun fiyatlı bir alıcısı çıkmıştı. Baharat kokuları ve çıplak kara kollarla dolu acayip bir manzaranın denizinde boğulacak gibiydi. Ancak kara tenli kıvrımlı vücutlu doğu kadınlarının güzelliğine hayran kalmış olsa da o taraflara hareketlenecek dermanı ve imkanı yoktu. Sadece estetik bir hazla yetiniyordu. Görünüşünden aslen oralı olmadığı belli olan zengin bir tüccar, adamın batılı olduğunu görünce 500 yujka’ya Valin’i satın almıştı. Normalde batılı tüccarlara kendi kölelerinden vermeme prensibi olan doğulu efendisinin bile hayır diyemeyeceği kadar yüksek bir teklifti bu.

* * *

Tüccarın lüks ve muhafızlarla dolu evinde karşılıklı otururlarken günlerdir iyi bir şarap içmenin tadını çıkarıyordu Valin.

“Bak oğlum sen benim kölem değilsin. İmparatorluk’un askerlerinden biri olduğunu görür görmez anladım. Bu doğulu böceklere bizim kanımızdan birini bile yedirmem. Ancak sen de bunun karşılığını vereceksin. “

Valin omuz silkti.

“Başka seçeneğim var mı ? Sonuçta beni sen satın aldın.”

“Doğru, ancak köle olarak değil, asker olarak. Buranın kurallarına uyacaksın, yoksa muhafızlarıma seni delik deşik ettirmekten çekinmem. Eğer dediklerimi harfiyen uygular ve sana vereceğim görevleri itirazsız yerine getirirsen yaşamın zenginleşir ve şu kara tenli güzel bacaklı kaltaklardan birkaçına sahip olacak kadar paran olabilir. Bugün dinlen yarın konuşacağız.”

Valin onun tetikçiliğini yapacağını anlamıştı. Şansı dönmüş, yarası iyileşmiş ve yine yapabildiği, yapmaktan zevk aldığı tek şeyi yapacak; kılıçla yaşayacaktı. Bu diyarlarda nefes almaya devam ediyordu ve İmparatorluk’un saçma lejyoner ideolojisini değil ama o canavarsı kanıyla yaşama tutunmaya devam ediyordu. Talih tanrıları ona gülmüştü. İlk saldırmıştı ve geç de olsa yine o kazanmıştı. Belki de ileride, bu yaşlı moruktan da bir şekilde kurtulur ve yine başına buyruk bir kılıç serserisi olarak çöllerden batıya ganimetlerle geri dönerdi.

Yeni vahşi yaşamı için sabırsızlanarak dünyanın tuhaf saçmalığına gülümsedi. İyi veya kötü, şu veya bu, tüm o idealler büyülü laflar ve eksantrik tanrılar… Hepsi bir bıçağın ucuna kadardı. Ne doğunun sözde hümanistliği ne de batının ulusalcı zırvaları onun kılıcının gerçekçi yolundan çelemezdi.

Bütün bu laf kalabalıklarına hissettiği tek şey; cehennem titanlarının insanlara, Yedi Yüzlü Tanrının barbar ork kabilelerine veya lejyoner şeytana tapar kültlerin Işık Tanrısı Moradar rahiplerine karşı duyduğu o yoğun hisle aynıydı: Bulantı.

Yıldızlara bakarak bildiği tüm tanrılara neşeyle küfür etti ve gözlerini derin bir zafer uykusuna kapadı.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. İzmir’de yaşıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Öncelikle bu sayıda ilk okuduğum öykü sizinki. İsmi oldukça dikkat çekici geldiği için elim hemen buraya kaydı. Konu olarak son ana kadar sürükleyiciydi. Kahramanımız Valin 'in ilk bölüm macerası şahsen daha çok dikkatimi çekti. İkinci kısım olarak adlandırdığım kısım yani köleliğe düştüğü kısımı daha çok okumak isterdim. Merak ettim doğrusu. İlk paragrafta birkaç tane cümleyi anlamakta zorluk çektim. Bunun harici ellerine sağlık oldukça etkileyici olmuş. Bu temadaki hikayemi okuman dileğiyle…

  2. İlk bölümde içimdeki aksiyon sahnesi yazma isteğimi yansıttım sonra da biraz karakterin derinine ve arka planına ineyim dedim ama fazla derinlikli yazamadım orayı gittiği kadar götürüp tamam dedim :slight_smile: teşekkürler yorum için seninkini okudum yorumum öykünde…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar