Öykü

Çatlakların Peşinden

Yerde boylu boyunca yüz üstü yatıyordu. Kafatasında küçük bir bölge parçalanmıştı. Yere kan ve beyin parçaları saçılmıştı.

“Bu kaçıncı oldu Zeld?” Başkomiser Koren kafadaki parçalanmış bölgeyi inceliyordu.

“Bununla birlikte bu hafta üçüncü.” Komiser Zeld de oturma odasını gözden geçiriyordu.

“KaRo,” diye seslendi Koren. “Şu cesedin beynine bir bakıver. Mikroçiplerinden herhangi biri eksik mi?”

KaRo bedeninden bir kablo çıkardı ve cesedin kafasındaki bağlantı noktasına taktı. Yarım dakika sonra hoş sentetik sesiyle, “Toplam sekiz mikroçipi var. Biri eksik. Son kaydolan bir PA-18 hafıza çipi.”

“Biyolojiğin adı neymiş KaRo?”

“Birana Kilt.”

Zeld ismi duyunca birkaç saniye düşündü, “Diğer iki kurbanla en azından soyadları açısından bir bağlantı yok,” dedi. “Ama zaten bunu tahmin ediyorduk.”

“Olsun.” Koren hâlâ cesedi inceliyordu. “Burada bizlik pek bir şey yok, olay yeri incelemeye bırakabiliriz sanırım.”

Dışarıda yine yağmur yağıyordu. KaRo atmosferik kalkanını çalıştırmıştı. Koren ve Zeld’i kapsayacak kadar geniş tutuyordu. Ara sıra altlarından geçtikleri üst katman köprüleri çölün daha yukarlarında bulunan neon tabelaların, kocaman reklam ekranlarının ve devasa hologramların alttaki biyolojiklerin hayatlarına az da olsa kattıkları farklı renklere gölge oluyordu. Üst katmandaki köprülerden birinde bir tartışma çıktı. Zeld istemsizce yukarıya baktı. Bir şey göremedi ama küçük bir parlama gözlerini aldı. “Sence de ortak bir noktaları yok mu, Koren?”

“Kesinlikle var. Bir hafta içinde üç ayrı firmadan alınma üç çip kafataslarının altında patlamaya yol açıyor. İlk iki olaydaki çiplerden iz bile kalmıyor ve firmalar bunun imkânsız olduğunu açıklıyor. Sonra bir de bu kurbanların, en azından ilk iki olaydaki, mikroçip firmalarında çalıştıkları ortaya çıkıyor. Kimse bana, bunlar normal olaylar demesin.” KaRo atmosferik kalkanı yeterince hızlı açmadığı için Koren hafif ıslanmış montunun sağ kolunu silkeliyordu. Su damlacıkları montundan etrafa saçıldı. Robotik sağ kolunun bir kere daha su damlaları yüzünden kısa devre yapmasını istemiyordu.

“Yani sen de çatlatıldıklarını düşünüyorsun.” Zeld’in ilgisi biraz Koren’in yaptıklarına kaymıştı.

“Şu olay yeri inceleme raporu bir gelsin de o zaman bakarız. Gel, uçarı bir üst sokaktaki yuvaya bırakmıştık.”

Yuvanın önünde küçük bir gölet oluşmuştu. Boşaltım deliği yağmur suyunu toplamıyordu. Birkaç tamirci boşaltım deliğiyle ilgileniyordu. Aralarında iki tane de TaRo vardı. Toplama kanalları tıkanmıştı ve kanalizasyon kanalına çok yakın olduğu için sorunu aceleyle çözmeye çalışıyorlardı.

Tamircilere fazla takılmadan uçara bindiler ve yuvadan kalktılar. Genel müdürlük pek uzakta sayılmazdı. Koren uçarın bilgisayarına genel müdürlük için yeni bir rota girecekken durdu. “Bu seferki de komşuları tarafından mı ihbar edilmişti?”

“Evet…” diye düşündü Zeld. “Diğer ikisi de komşular tarafından ihbar edilmişti. Neden sordun, araştırmamı mı isteyeceksin?”

“Olabilir. Sadece bir fikir. Büyük olasılıkla işimize yaramaz ama sen yine de bak.” Koren rotayı bilgisayara girdi ve genel müdürlüğe doğru sürmeye başladı. Artık o neon tabelaların, kocaman reklam ekranlarının ve devasa hologramların hizasındaydılar. Işıklar direkt camlardan içeri giriyordu. Başta siyah olan reklam ekranı aniden parlak bir ışıkla yeni bir reklamı oynatmayı başladı. “PA-18 hafıza çipleri son teknoloji…” Gözlerini parlak ışık kör ediyordu. Uçarın camları kendiliğinden yarı geçirgen bir siyaha dönüştü ve ışığı yeterince azalttı. Ön cam tamamen kapanmış ve onun boyutlarında bir ekran gelmişti. Uçarın önünü böylelikle görebiliyorlardı. Koren radyoyu açtı.

“Yedi farklı suçtan aranan yirmi iki yaşındaki Malk Beltirot sonunda yakalandı.” Spikerin sesinde bir damla bile duygu yoktu. Büyük olasılıkla robotlardan biriydi. Gece onda biyolojikler haber sunmazdı. “…kiz kişiyi öldürmekten ve altı çatlatıcılıktan dolayı aranıyordu. Bu akşam saat yedi sularında yakalanan Malk Beltirot’un yarın sabahın ilk saatlerinde mahkemeye çıkartılacağı söyleniyor. Yetkililer, ‘Bu sefer kolay yırtamayacak,’ dediler.”

Şu anda ikisinin de duymak isteyecekleri son şey başka cinayet haberleriydi. “En azından bir şüphelimiz elendi,” dedi Koren kaygılı bir iç çekerek.

“Ya da suçlumuz yakalandı.”

“O da bir olasılık. Genel müdürlüğe bir ulaşalım da yarınki mahkeme öncesi için bir sorgulama izni koparmaya çalışırım. Müdür Erarot’a raporu ben veririm, sen de gidip rahat rahat ihbar kayıtlarını incelersin.”

Radyo, “Sonraki haberimiz bundan yaklaşık üç yıl önce ortaya çıkan Akba–” diye devam ederken Koren radyoyu aniden kapadı.

“Bugünlük yeter sanırım.” Koren’in sesi yorgun, araba sürüşü ise normalden yavaştı.

“İyi misin?” diye sordu Zeld, Koren’in halsizliğini görünce.

“Sadece yorucu bir gündü.”

“İyi de mesai daha yeni başladı. Çift vardiya mı yapıyorsun?”

“Polislik haricinde de hayatımın olduğunu hatırlatmak isterim.”

“Hee. Var ya…” Zeld cümlesini bitireceği zaman başına gelecekleri hayal ederek sustu.

Üç farklı ses tonu. Üçü de birbirinden farklı duygu durumlarında duyduklarını anlatıyor. İlk iki olayda da ihbarların komşulardan geldiği onaylanmış. Onlarla yapılan bir iki tane sorgu kaydı var. Üçüncüsünün de komşu olma ihtimali yüksek, eğer farklı olaylar değillerse. Koren, ne düşünüyorduysa, bu haberi bekliyor muydu acaba? Zeld bunları düşünmeyi bırakıp bilgisayardaki diğer dosyaları gözden geçirmeye başladı. Koren işini halledene kadar onu beklemesini söylemişti.

Bir görüntü vardı. İkinci olaydan kısa bir video. Ne göreceğinden çekinerek videoyu açtı.

Kapı kırıldı. İçeri önce kapıyı kıran robot girdi. Ardından da bir biyolojik. İçeriye girdikten birkaç saniye sonra görüntüleri bozuldu, bir algı değiştirici olmalıydı, ama o birkaç saniye biyolojiğin robotik bir sağ kolu olduğunu gösteriyordu. Işık, biyolojiğin geri kalanını gösterecek şekilde gelmiyordu. Görüntülerin bozulmasından kimin ne yaptığı anlaşılmıyordu ama biri kurbanı boğazından yakalarken diğeri kameraya yaklaşıp elini uzatıyordu. Görüntü de burada bitiyordu.

Zeld, kan donduran bir dakikalık videonun siyah ekranına bakakalmıştı. Videoyu görmemeyi yeğlerdi. Birilerinin mikroçiplerini almak için onları çatlatmak çok caniceydi. Ayrıca birinin mikroçipinin başka birinde çalışma garantisi de yoktu. Bunu da bazı biyolojiklere, genellikle suçlulara, normal bir mikroçip taktırmaktan daha cazip kılan ucuz olmaları ve takibinin daha zor olmasıydı.

Birkaç başka rapor ve belge de ilk iki olaydakilerin bir robot ve bir biyolojik olduğunu doğruluyordu.

Koren KaRo’yla birlikte geldi. Her zamankinden yorgun görünüyordu. Müdür Erarot’la pek iyi zaman geçirmediği belliydi. “İzni aldık ama bir saat sonrası için. Hemen çıksak iyi olur. Yarım saate orada oluruz, on beş dakika da bürokrasiden kaybetsek geriye fazla kalmıyor. Hadi toparlan.”

“Peki kaç saat için izin verdiler.”

“Ne saati be, otuz dakika. Otuz da-ki-ka. Otuz dakikada adamdan ne öğrenebiliriz bilmiyorum.” Koren’in sesi iyice soluklaşmaya başlamıştı.

“Sen iyi olduğuna emin misin, Koren? KaRo, son üç saatin ses analizini yap.”

“Koren’in yedi kırk dört itibariyle ses kaybı yüzde otuz iki nokta yirmi beş oldu. En olası neden ağır yorgunluk. Daha önceki verilerle kıyaslandığında uykusuzluğun yirmi dört saati geçtiği hesaplamaları, eğer başka bir sorun yoksa, kesin.”

Zeld son derece kendinden emin bir şekilde, “Bu da demek oluyor ki sen eve gidip dinlenirken ben de Malk Beltirot’la ilgilenirim,” dedi.

Zeld’in kararlılığını yıkmanın tek yolunun, olayın öneminden bahsetmek olduğunu düşünen Koren, “Ben de çok isterdim ama bu önemli bir sorgulama. Elimizdeki soruşturmanın belki de en önemli sorgulamasını yorulduğum için evime giderek yarıda bırakamam,” diye bir denemede bulundu.

“Otuz dakikada biyolojikten zaten bir şey öğrenemeyeceğimizi sen söylemedin mi demin? Ayrıca Malk Beltirot’la ilgili söylenenleri hiç mi duymadın… Adamın beyni hasarlı.” Zeld bu küçük itirazı kolayca savuşturmuştu.

“Peki kabul, öyle bir şey dedim ve pek bir sonuç çıkaracağımızı ben de düşünmüyorum.” Koren yorgun olduğu için çok rahatsız oldu. Normalde bu tarz bir argümanı alaşağı etmek onun için gündelik bir işti, bunu neredeyse her gün Müdür Erarot’la yaşıyordu. Ama Koren’i meraklandıran ve bilmediğini fark ettiği bir şey vardı. “Beyni hasarlı derken ne demek istedin?”

“Sen hiç mi haberleri takip etmiyorsun, Koren. Malk Beltirot daha önce de yakalanmıştı. Şimdi tarihini hatırlayamadım ama haberleri çıkmıştı. Muayene ettiklerinde takılan birkaç çipin yandığı ve kafasında ise bir yara izi olduğu fark edilmişti. Söylenene göre çatlatılmaya çalışılmış ama ellerinden kurtulmuş. Bu yüzden de adamın beyninde kalıcı bir hasar kaldığı söyleniyor. Neyse sen artık evine ben de İklar Karakolu’na gidiyorum.”

Koren daha fazla dayanamayıp düşecekken Zeld atikçe davranıp Koren’i tuttu. “KaRo!”

KaRo Zeld’in seslenmesini yanlış anlayıp, “Uykusuzluk son verilere göre en azından kırk sekiz saat olduğu hesaplandı. Düzeltme yapıldı,” diye geri bildirim verdi.

Zeld, “Onu demiyorum. Yardım et çabuk,” diye bağırdı. Etraftaki diğer polis memurları da başlarına üşüşmeye başladı. “Bir şeyi yok açılın. Önemli bir şeyi yok sadece yoruldu,” diye etraftakileri savuşturmaya çalışırken Koren’i KaRo’nun kollarına koydu ve eve götürüp onunla ilgilenmesini söyledi. Kendisi de İklar Karakolu’na doğru bir uçarla yola çıktı.

Sorgu odasında Malk Beltirot tek başına oturuyordu. Elleri masaya kelepçelenmiş sakin ve zararsız görünüyordu. Oda gereğinden fazla aydınlıktı. Ama bunlar bile odadaki tekinsiz havayı dağıtamıyordu. Malk Beltirot’un yaydığı kötü bir enerji vardı. İklar Karakolu Zeld’in sorgu odasına hâlâ girmesine izin vermiyordu, gerekçeleri ise daha sorgu için alınan iznin saatine gelinmediği idi. Bu da sorgunun başlamasına yaklaşık bir dakika var demek oluyordu.

Zeld saatine yeniden baktı. “Artık girebilir miyim?” dedi Malk Beltirot’u kafasıyla işaret ederek. Karakol Amiri onaylarcasına başını sallayınca gözetleme bölümünden sorgu odasına geçti.

“Başka bir akbaba,” oldu Malk Beltirot’un ilk cümlesi. “Ama beni bitirmek için bir akbaba yetmez. Daha önce de denediler. Bir tane yetmez. Bir tane yetmez. Bir tane yetmez. BİR TANE YETMEZ!” Sonlara doğru yükselmeye ve bağırmaya başlayan sesi korkutucu duyuluyordu.

Zeld meraklı ama biraz çekingen biçimde, “Akbaba ne, Malk?” diye sordu. “Biz polisler mi?”

“Polis yok sadece akbaba. Aşçı yok sadece akbaba. Sürücü yok sadece akbaba…” Liste uzayıp gidiyordu. Listenin sonunda ise, “Biyolojik yok sadece akbaba,” dedi ve saymayı bıraktı.

Zeld, Malk Beltirot’un saydığı listedekilerin çatlattığı ve öldürdüğü biyolojikler olduğunu, ama o hafta yaşanan üç çatlatmanın da listede yer almadığını fark etti. Malk Belitrot’un önüne üç biyolojiğin resmini koydu. “Bunları sen mi çatlattın?” dedi cevabın ne olacağını bilerek.

“Görülmemiş akbabalar. Beni fark etmemişler. Fark etselerdi de bir şey değişmezdi. Akbabalar beni alt edemez. Alt edemez. Alt edemez. Alt edemez. Alt edemez. ALT EDEMEZ!”

“Akbabalar sana ne yaptı, Malk?”

“Ben beyinler yapıyordum. Çok güzel beyinler, mükemmel çalışan beyinler. Sonra akbabalar beynimi yemeye çalıştı. Akbabalar beni öldürmeye çalıştı. Akbabalar beni öldürüp beynimi yemeğe çalıştılar. Başaramadılar. Başaramadılar. Başaramadılar. Başaramadılar. BAŞARAMADILAR!”

“Ellerinden nasıl kurtuldun?”

“Kanatları olmazsa uçamazlar. Bir kanat kopsun yeter. Bir tane yeter. Bir tane yeter. Bir tane yeter. Bir tane yeter. Bir tane yeter. BİR TANE YETER!” Malk Beltirot aniden Zeld’e doğru bir hamle yaptı ve kelepçelerin zincirlerini kırarak Zeld’in üstüne atladı. Zeld boş bulunup Malk Beltirot’la birlikte yere düştü. Gözetleme odasındaki polis memurları ve karakol Amir’i bir hışımla sorgu odasına daldı ama çok geçti. Zeld, Malk Beltirot’u çoktan etkisiz hale getirmişti.

“Bizi korkuttunuz Komiser,” dedi Amir soluk soluğa.

“Ben de kendimi fazlasıyla korkuttum. Neyse buradaki sorgum bittiğine göre gitsem iyi olacak. Yardımlarınız için teşekkürler.” Zeld sanki hiçbir şey olmamış gibi sakince eşyalarını toplayıp uçara doğru gitti ve genel müdürlüğe geri döndü. Müdürüne sorguda olanları anlattı.

Günün geri kalanında olanları, neler öğrendiğini düşündü. Malk Beltirot herkesi bir akbaba olarak görüyordu. Bu akbabalar üç yıl önce kurulan Akbabalar mıydı acaba? Peki kimdi bu akbabalar? Malk Beltirot’tan ne istemişlerdi? Malk Beltirot, ‘beyin yapıyorum,’ derken, mikroçip yapmaktan mı bahsediyordu? Ve ‘beynini yemek istediklerini’ söylerken de onu çatlatmaya mı çalıştıklarını söylemek istiyordu? Malk Beltirot akbabaların kanatsız, en azından tek kanatla, uçamayacağını söylemişti. Ona saldıran ilk akbabalardan birinin kollarını ya da kolunu mu koparmıştı? Bu hafta yaşanan ikinci olaydaki görüntülere göre olaydakilerden birinin de en azından tek kolu robotik değil miydi? O zaman Malk Beltirot akbabalar tarafından çatlatılmaya çalışılan ilk biyolojik miydi? Aslında bu olayların bu hafta başlamış olması da gerekmez. Bu çatlatanların ne zamandan beri bunu yaptıklarını bilmiyoruz.

Düşüncelerinin derinliklerinden yavaş yavaş yukarı çıkarken olay yeri inceleme raporunun gelmesiyle tamamıyla koptu gitti. Rapora göre bir robotun ve bir biyolojiğin ortak çalıştığı kesindi. Mikroçipten yine hiçbir iz yoktu, bu da olayın çatlatıcılık olduğunu destekliyordu. Kurban yine bir mikroçip firması çalışanıydı. Evde kamera olmadığı için hiçbir görüntü kaydı da yoktu. Yani pek işe yarayan bilgiler değillerdi. Sadece bu haftaki üç olayı birbirine tam anlamıyla bağlayan bilgilerdi.

Koren’in kendine gelmesi iki gün sürmüştü. Üçüncü günüyse ona verilen bir hediye edasında Müdür Erarot tarafından ona verilmişti. Zeld’in de aynı gününün tatil günü olması ise koca bir şans mıydı yoksa Müdür Erarot’un bir kıyağı mıydı? İkisi de bilmiyordu. Bir vahanın dış bölümünde oturmuş yemek yiyorlardı. KaRo da onların yemeklerini bitirmesini bekliyordu. Zeld, Malk Beltirot’la olan görüşmesini ve düşüncelerini aktarmıştı. İçeriden, daha öğlen olmasına rağmen, sarhoşların gürültüleri geliyordu.

“İyi kurtulmuşsun. Benim aklıma gelmeyebilirdi o anda. Sanırım kaba kuvvet de işi çözerdi ama böyle daha iyi olmuş. Suçluya zarar vermemek gerekir.” Koren hafiften sırıttı. Daha iyi göründüğü kesindi ama yine de bir şeyler Zeld’i rahatsız ediyordu. Koren, “Emekli olunca sanırım ben de bir vaha açacağım,” dedi bir anda. “İsmini bile düşündüm, Hikio.”

Zeld bir şey diyemedi. Aniden havada süzülen bir kâğıt parçasının yüzüne çarpması gibi çarpmıştı bu haber. Ağır değildi ama etkiliydi.

“O kadar şaşırtıcı bir şey mi bunu istemem? Yoruldum artık. Günde on on iki saat mesai. Hep birilerinin arkasından koştur ve en dehşet verici olaylara tanıklık et. En azından bir yolun açık olsun diyebilirsin,” dedi sitemkarca.

“Yolun açık olsun,” dedi KaRo.

“Teşekkürler.”

Masalarında hoş olmayan bir sessizlik vardı. Zeld de güzel şeyler söylemek isterdi ama Koren’in bir daha polislik yapmayacağını düşünmek yanlış geliyordu. Onun hep polis kalması gerekiyormuş gibi geliyordu.

Yemeklerini bitirdiler. İçkilerini içtiler. Çıktıklarında yeniden yağmur yağmaya başlamıştı. Yağmur yağdırma zaman çizelgesinde bugünün olduğunu ikisi de tamamen unutmuştu. KaRo yeniden atmosferik kalkanını açmış Koren’in kolunun ıslanmamasını sağlamıştı. Bulundukları yer Koren’in evine yürüyüş mesafesindeydi. Sokaklarda biyolojiklere ve robotlara çarpmamak için özen göstermeleri gerekiyordu.

Bir silah patladı. Sesi yakından geliyordu. Etraflarını tarayınca sesin bir mikroçip mağazasından geldiğini fark ettiler. Üç biyolojik ellerinde silahlarla, sadece birinin elinde bir çantayla, mikroçip mağazası çıktılar. KaRo anında atmosferik kalkana bir de enerji kalkanı eklemişti. Üç biyolojik koşarak ana caddeden bir ara sokağa daldı. Koren, Zeld ve KaRo da peşlerinden gitti. Kovalamaca biyolojikler için fazla hızlı gitmiyordu. Belki de iki polis memurunun ve bir polis robotunun peşlerinde olduğunu bilmiyorlardı. Bu sefer sola saptılar. Tam bu sırada Koren en arkadakinin yakasına yetişti ve robotik kolunun üstün gücüyle biyolojiği KaRo’nun üstüne fırlattı. Biyolojik, “Yardım edin!” diye bir çığlık koparmasıyla diğer ikisi kendilerini siper sayılabilecek bir çöp kutusuna ve bir apartmanın giriş bölümüne attılar.

“Tutuklu koruma, çatışma protokolü!” diye aceleyle bağırdı Koren.

KaRo olduğu yere çöktü. Tutuklu da onunla çökmek zorunda kaldı. “Tutuklu koruma, çatışma protokolü devreye girdi. Güçlendirilmiş koruma kalkanları aktive edildi. Tutuklunun hareket imkânları sıfırlandı. Tutuklunun kaçmasını önlemek için engelleyici kalkanlar aktive edildi. Tutuklu biyolojik; bu süre boyunca sabit kalmazsan, gerektiği takdirde bayıltıcılar kullanılacaktır…” Biyolojik küçük bir çığlık attı ama KaRo bilgilendirmelerine devam etti.

Bu sırada Koren ve Zeld, diğer iki suçluyla çatışıyordu. Suçluların profesyonel eğitim aldıkları belliydi. Atışları, siper almaları, birbirleriyle kurdukları iletişim. Polis eğitimi almış gibiydiler.

Ama bu Koren ve Zeld’i durduramadı. Eğitimleri deneyimsizliklerini gideremiyordu. Biri boynundan vurulmuş, robotik boğazının parçalandığı yerlerden kablolar sarkıyor, o sarkan kablolardan ise kan damlıyordu. Diğer suçlu bacağından ve göğsünden vurulmuştu. Yığıldığı yerde küçük bir kan gölü oluşmuştu çoktan. Durumu ağır gözüküyor yerde baygın yatıyordu. Bir polis ekibi çağırmışlardı ama artık polis ekibine sadece arkalarını temizlemeleri kalmıştı.

KaRo ‘tutuklu koruma, çatışma protokolünden’ çıktı. İkisi de ayağa kalktılar. Tutuklunun üstünde uyguladığı gücü azalttı ve omuzundan tutarak daha korunaklı bir yere götürürken yeni bir silah sesi duyuldu. Ağır yaralı olan suçlu son gücüyle KaRo’ya ateş etmişti. Koren refleks olarak silahını çekip ağır yaralıya bir el ateş etti ve suçlu öldü.

KaRo’nun omzundan vurulmasıyla serbest kalan tutuklu son sürat kaçmaya başladı ama suçlunun kıyafetinin bir parçası KaRo’nun elinde kaldı. Suçlunun sırtında koca bir akbaba dövmesi Zeld’in gözünü aldı. Zeld onun peşinden gidecekken Koren, “Bırak onu KaRo’ya yardım et!” diye seslendi.

“Akbabalar. Koren yakalamamız gerek. Malk Beltirot’un Akbabaları bunlar.”

“Bırak onu şimdi! KaRo daha önemli o biyolojikten! Bu bir emirdir!”

Zeld bir anlam veremedi. Ağzında buruk bir tat bıraktı. Bir suçlu çatışmada ölmüştü, diğerini ise Koren öldürmek zorunda kalmıştı. Sonuncusu da kaçmıştı. KaRo’nun küçük bir hasar aldığını görünce rahatladılar. Zeld önce çantayı aradı, içi mikroçip doluydu. Zeld çantayı Koren ve KaRo’ya verdikten sonra diğer iki suçlunu sırtlarını açtı. Aynı akbaba dövmeleri… Koren son suçlunun kaçmasına nasıl izin verebilmişti. Zeld sertçe, “Şimdi ne olacak,” dedi.

“Serap’tan başka şansımız yok sanırım. Daha doğrusu Serap Pazarı’na. Orada istediğimiz bilgiyi buluruz sanırım. Baksana eğer gerçekten de Akbabalar bütün bu olayların ucundaysa artık sadece çatlatıcılık onları avutmuyor gibi. Öğlen vakti biyolojiklerin ortasında mikroçip mağazası soymaya kalkıştılar. Şu çantayı ve olay yerini gelecek olan polislere devredelim de bana gidip biraz dinlenelim yarın çok işimiz olacak.”

Yemek yediler. Bir sessizlik içinde çatal, kaşık, bıçak ve tabak orkestrasının çekilmez ciyaklama seslerini dinlediler. Televizyona biraz göz gezdirdiler. Pek ilgi çekici bir şey yoktu. Sadece Kozmik Polis Teşkilatı’nda çıkan klon ve doğal polisler arasında çıkan bir gerginlikle ilgili haber vardı. Bunlar her zaman olurdu ama Koren ve Zeld gibi yerel polis teşkilatlarında görevli olanları pek etkilemezdi. KaRo uyku modunda ayakta dikiliyordu. Bir sonraki gün kendileri Serap’a girmek için gidecekleri Oranatius ve Metalar adlarındaki çift onu da tamir edebilirdi. Bu ikisi polis için cüzi miktarlara gönüllü iş yaparlardı. Ne yazık ki Sanber Gezegeni’nin yerel polis teşkilatının bilişim bölümü yerlerde sürünüyordu. Büyük şirketler bilişim alanında uzman olanları kapıyorlardı.

Koren’in onun için hazırladığı kanepede uyandı Zeld. Mutfak kısmından kahvaltı olabileceğine dair kokular ve sesler geliyordu. “Sonunda kalkabildin,” dedi Koren. “Kanepe o kadar mı rahattı?”

“Hayır ama ben o kadar yorgunum… hâlâ.”

Aceleyle bir şeyler yiyip çıktılar. Oranatius ve Metalar çölün doğu kısmında yaşıyorlardı. Bu da Koren’in evinden nereden bakılırsa bakılsın en azından bir saatlik yolculukları var demek oluyordu. KaRo’yu iki ucundan tutup uçara taşıdılar. Uçarda da artık o tanıdıkları sessizlik içinde motorun çıkardığı sesleri dinlediler. KaRo’nun omuzundaki eklem noktaları parçalanmıştı. Metalar için günlük işlerden biri gibiydi. Evlerinin üst katındaki robot tamir istasyonuna yatırdılar ve Metalar’ı KaRo’yla baş başa bırakıp aşağı Serap’a girmek için hazırlık yapmaya indiler. İki kaskı bilgisayara bağladılar. Oranatius onları yönlendirmek için bilgisayarın başında duracaktı ama önce kaskları kafalarına oturttu. Çift katmanlı kaskların üstteki katmanı alttakine oturtmak için bastırınca tıklama sesi duyuldu. Kasklardaki küçük iğneler Koren’in ve Zeld’in kafataslarını geçerek beynin belirli bölgeleriyle temasa geçti. Sürekli yaptıkları bir şey olmadığı için her seferinde geriliyorlardı ama sonuçta hiçbir şey hissetmediler. Ayrıca bu kaskların bilinen bir zararı da yoktu.

“Bizi doğruca Serap Pazarı’na gönder,” dedi Koren.

“Her zamanki gibi sormama izin ver,” diye karşılık verdi Oranatius. “Oraya girmek istediğinize emin misiniz? Sizi ne kadar koruyabilirim bilmiyorum. Oranın kendi kuralları vardır.”

“Biliyorum. Merak etme çok net biliyorum. Ama suçlular hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu bu.”

“Peki.” Oranatius bilgisayarda bir şeylere bastı. Koren ve Zeld kendilerini bir oluşumun içine giriyormuş gibi hissetiler. Oluşumun ne olduğunu çıkaramıyorlardı. Sonra bu oluşum bir yere dönüştü, havaya dönüştü, görüntüye dönüştü, sese dönüştü, yer çekimine dönüştü. Kendilerine geldiklerinde Serap Pazar’ının içinde olduklarını biliyorlardı.

Her şey yeniden o anlam veremedikleri oluşuma dönüştü ama saniyeler içinde yeniden bir yer onların etrafında kendini hissettirmeye başladı, küçük bir odadaydılar. Bir masa vardı. Masanın diğer tarafında biri vardı ama kim olduğu anlaşılmıyordu. Odada bir algı değiştirici kullanılıyordu.

“Lütfen oturun,” dedi bulanık bir sesle masanın diğer tarafında oturan şey. “Size nasıl… yardımcı olabiliriz Başkomiser Koren… ve Komiser Zeld.”

Koren isimlerinin bilinmesinden rahatsızlık duymuştu ama bunların Serap Pazarı’nda normal karşılanması gerektiğini biliyordu. Serap Pazarı bilgi alışverişiyle gayet açık bir şekilde övünürdü. “Son zamanlarda–” diye sözüne başlayacakken karşılarındaki şey sözünü kesti.

“Sadece bu hafta birbirleriyle… bağlantılı olan bir sıra… çatlatıcılık ile ilgili… bilgi istiyorsunuz. Bu bilgi bizde… bulunuyor ama bu bilgi… için elinizde yeterli… paranız ya da takas için ilgimizi… çekebilecek bir bilgi… yoksa size yardımcı olamayacağız.” Serap Pazarı’nın elemanı farklı bir bütünlükten talimat alır gibi konuşuyordu.

Koren düşünceli bir şekilde, “Anlıyorum,” dedi.

Zeld araya girmek istedi ama daha ağzını bile açamadan zihninde bir şey kıpraştı.

Ben Oranatius. Sakın bir şey yapma. Sizi orada koruyamıyorum.

“Eğer kendi sırrınızı… düşünüyorsanız, o bizim… ilgimizi pek çekmiyor. Zaten çoktan… pazarımızın serbest bölümlerinde… farklı kimseler tarafından… el değiştiriyor. Kesinlikle bizim… sorumluluğumuzda değildir… pazarımızın resmi yetkilileri… tarafından yapılmayan işlemler… bizi ilgilendirmez.”

Koren’in ağzı açık kalmıştı, “Nasıl sırrım çoktan el değiştiriyor? Siz nasıl bu bilgiyi elde ettiniz? Bu bilgiyi kimden edindiğinizi hemen söyleyin. Yoksa burayı kökünden yok etmek için her şeyi yaparım.”

Zeld, Koren’in niye bu kadar kızgın ve korkmuş gözüktüğünü anlayamadı. Ayrıca bu sır da neyin nesiydi? Bunları merak etmesine rağmen bir şey söylemeyip Oranatius’un tavsiyesine uydu.

“Serap Pazarı iki… satış noktasına ayrılır. İlki bizim resmi… elemanlarımız tarafından… yapılan ve bizim… gözetimimiz altında olan… diğeri ise serbest… bir pazardır… isteyen istediğini istediği… gibi satabilir. Bizi ilgilendirmez… bize zarar vermediği sürece. Ama siz bu… kurallara bağlı değilsiniz… ve bizi tehdit etmeye… kalkışıyorsunuz. Bu size… pahalıya patlayacak.”

Masanın karşısında oturan şey susunca ortalık o anlamsız oluşuma dönüştü ve kendilerini yeniden Oranatius ve Metalar’ın evinde buldular. Oranatius kafalarındaki kaskları çıkarıyordu.

“Sonlara doğru sizle olan bağımı kestiklerinde biraz korktum ama oradan kovulduğunuz anda sizi Serap’tan çıkardım. Kötü bir şey olmadı değil mi?”

Zeld son zamanların tüm bıkkınlığıyla “Bilmiyorum Koren’e sor. Sırları yüzünden kavga eden oydu,” diye çıkıştı.

“Sırrını mı sattın, Koren?” diye hayretlere düştü Oranatius.

Koren kızgın bir şekilde “Saçmalama be! O pisliklere ne satacağım! Onlar zaten bildiklerini söylediler. Sorun da bu zaten. Ve konuyu burada kapatıyoruz.” Koren’in tam olarak kime kızgın olduğu anlaşılmıyordu. Sırrını bildikleri için Serap Pazarı’na mı, ona imalı bakışlar altında imalı laflar söylediği için Zeld’e mi yoksa o ortamda bulunduğu için Oranatius’a mı?

En sonunda KaRo’yu da fark ettiklerinde Koren ani bir değişimle yumuşayıp, “Tamir oldun demek. Nasıl hissediyorsun KaRo?” diye sordu.

“Omuz birleşim eklemlerinden geçen kablolar yenilendi ve kol omuza geri oturtuldu.”

“Güzel artık gidebiliriz öyleyse. Oranatius… Her zamanki gibi bir fatura kesersin genel müdürlüğe. Size kolay gelsin.”

Genel müdürlüğe dönüyorlardı. Koren hâlâ kızgın gözüküyordu. KaRo zaten ona bir şey söylenmediği sürece pek konuşmazdı. Zeld ise daha yeni yeni farkına vardığı bazı durumların şokundaydı.

KaRo, Koren’e bağlı bir robottu. Onun sorumluluğunda olduğundan her gün onu eve de götürürdü. Olayların hepsinde en azından tek kolu robotik olan bir biyolojik ve bir robotun başının altından çıktığı biliniyordu. Koren’in de tek kolu robotikti. Son günlerde, bu birkaç haftadır sürüyordu, aşırı yoğun günler geçirdiğini söylüyordu hatta geçen gün bayılmıştı ama onun özel hayatı bir taşınkinden daha eğlenceli ya da hareketli olmazdı. Olayların hepsi gece vakti gerçekleşmişti ve bu olayların anlık gelişmediği kesindi. Sonra o mikroçip mağazasını soyan son biyolojiğin kaçmasına izin vermişti. En son olarak Serap Pazarı’nda konusu geçen ‘sır’ vardı. Yoksa Koren, Akbabalar’ın bir üyesi miydi, sırrı bu muydu? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. Onu bütün gün gözleyecekti.

Günlerinin geri kalanı sakin geçmişti. Koren, Müdür Erarot’a raporunu vermişti ve hatırı sayılır azarını da yemişti. Masa başı işinden başka bir şey kalmamıştı. Bir ara öğle yemeğine gitmişlerdi ama orada da olağanüstü bir şeyin olmadığı söylenebilirdi ama zaten Zeld’in önünde açık açık olacağı da yoktu.

Sonunda Koren’in mesaisi bitti. “Senin işin bitmedi mi, Zeld?” Koren’in kızgınlığı geçmiş gibiydi. “Fazla mesaiyi kabul etmem bilmiş ol.”

“Yarım saatlik işim kaldı sonra kalkarım, beni merak etme.” Zeld kafasını yeniden kâğıtlara gömdü ve bir daha kaldırmadı.

“Sen bilirsin,” dedi Koren ve odadan çıktı. Odadan çıktığı anda Zeld silahını kontrol etti ve Koren’in peşinden gitti.

Koren merdivenleri indi. Hiçbir zaman asansörleri kullanmazdı. “Bir merdivenle baş edemeyeceksek suçlularla nasıl baş edeceğiz” derdi. Zeld de yavaş yavaş, kendini belli ettirmemeye çalışarak merdivenlerden indi. Koren ilk kattaki soyunma odasına girdi. Zeld kapıya kadar geldi ve orada kaldı. İçeride ne öğrenebilirdi ki? Bir dakika geçtiğinde aklına bir şey dank etti. Akbabaların sırtında akbaba dövmeleri oluyordu. Belki de bu büyük bir fırsat olurdu. Silahını çekti ve soyunma odasına girdi. Kapının açıldığı koridorda sadece lavabolar ve aynalar vardı ve şu anda bu koridor boştu. Koridor sonunda ikiye ayrılıyordu ve iki farklı odaya çıkıyordu.

Sağdaki odadan iki biyolojik çıktı ve silahlı Zeld’i görünce donup kaldılar. Zeld hemen parmağıyla susmalarını işaret etti ve “Başkomiser Koren o odada mı?” diye sordu. İki biyolojik kafalarını hayır anlamında salladılar. Zeld gitmelerini ima eden bir kafa hareketi yaptı ama biyolojikler yerlerinde kaldı. Zeld’in zamanı daralıyordu. Her an içeri başkaları girebilir ya da Koren odadan çıkıp Zeld’i gafil avlayabilirdi.

Zeld sesini olabildiğince kısarak, “Ben Komiser Zeld. Müdür Erarot’a gidin ve benim Koren’den şüphelendiğimi söyleyin. Biriniz kapıda beklesin. Hadi,” dedi. Bunun üzerine iki biyolojik de kafalarını tamam anlamında sallayıp koşarak çıktılar.

Zeld soldaki kapıya doğru ilerledi. Kulağını kapıya dayayıp dinledi. İçeriden Koren’in kıyafetleriyle boğuşmasından başka bir ses gelmiyordu. Kapıyı hafifçe aralayıp içeriye baktı. Koren’i görebiliyordu. Açık dolabına arkasını dönmüş sırt çantasında bir şeyler arıyordu. Bulamayınca tekrar dolabına döndü. Oradaydı. Koca bir akbaba dövmesi, bir omzundan diğer omzuna. Mikroçip mağazasını soyanlarınki gibi. Daha fazla görmesine gerek yoktu. Kapıdan içeriye dalıp silahını Koren’e doğrulttu. Çıkan sesten irkilen Koren aniden arkasına döndü ve robotik koluyla küçük bir enerji kalkanı oluşturup yüzünü korudu. Zeld kapıdan gözetlerken fark etmemişti ama Koren sadece külotuyla duruyordu ve o anın gerilimiyle göğüslerini kapamaya çalışmıyordu bile. Zaten normalde de saklamaya çalışmazdı.

“Ne yapıyorsun?” dedi Koren şakınlıkla.

“Kıpırdama. O biyolojikleri sen ve KaRo mu çatlattı? Akbabalara mı çalışıyorsun?”

Koren net bir ses tonuyla, “Hayır,” dedi.

“O zaman o dövme ne oluyor? Dün onlardan üç tane daha gördüm, mikroçip mağazasını soyanların üstünde. Şu sonuncusunun kaçmasına izin verdiklerin. Şu Malk Beltirot’un Akbabalar’ı. Bu hafta gerçekleşen çatlatmaların ikincisinden bir kamera kaydı var. Tek kolu robot olan bir biyolojik ve bir robot. O robot KaRo mu? Onu pis işlerine mi bulaştırdın? Serap Pazarı’nda konusu geçen sırrın ne Koren? Söyle Akbabalar’dan mısın?” Zeld kafasına ağır bir darbe aldığını anlar gibi oldu ve bayıldı.

Koren kalkanını kapadı ve kolunu indirdi. “Teşekkürler Müdür’üm. Sana da teşekkürler KaRo.” Koren yerde baygın yatan Zeld’e acıyan gözlerle bakıyordu. “Sanırım ona anlatsak iyi olur Müdür Erarot. Size böyle olacağını söylemiştim ama.”

Müdür Erarot derin bir iç çekti. Sakince, “Peki anlat bakalım ama önce üstünü giyin. Odamda rahatça konuşabilirsiniz. KaRo… Sen Zeld’i yukarı benim odama taşı. Acele etmene gerek yok sen gelince uyandırırsın.”

Zeld’in ilk gördüğü şey KaRo’nun gövdesi oldu. Silahını yokladı ama yoktu. Sonra nerede olduğunu görmek için etrafına baktı. Müdür Erarot’un odasıydı.

“Sakin ol,” dedi Koren gülümseyen bir suratla. “Kendine geldiğine göre beni dinlemeye hazır mısın?”

Zeld bir şey demedi ama karşı gelmediği de belliydi.

“O zaman her şeyi en başından anlatacağım, iyi dinle bir daha anlatmayacağım. Beş yıl önce bir grup polis memuru, içlerinde başkomiserlerin ve amirlerin de olduğu bir grup Sanber Yerel Polis Teşkilatı’ndan anlaşmazlık içinde ayrıldılar. Onlardan bir daha haber alınamamışken üç yıl sonra bir çete türedi sokaklarda. Kendilerine ‘Akbabalar’ diyorlardı. Farklı farklı işlere giriştiler, keten satıcılığı, yağma, cinayet… Şimdi de çatlatıcılık. Başta bu çetenin kim olduğunu bilmiyorduk ama artık beş yıl önce ayrılan o polis grubu olduğuna dair güçlü izler peşindeyiz. Bu yüzden de aralarına sızmam için görevlendirildim. Sonunda da buraya kadar geldik.”

Zeld uzun uzun düşündü. Onca bilgiyi hâlâ bulanık olan kafasıyla işlemeye çalışıyordu. Garip homurdanmalardan sonra, “Neden sen?” diyebildi zorlukla.

“Tamamıyla şans eseri. Şu soyunma odasında bahsettiğin kamera görüntüsündeki robot kollu biyolojiği ve robotu hatırlıyor musun? O ikisininkine benzer bir hayat hikayesi yazınca aralarına sızmamız kolay oldu. Şimdilik bana daha bir görev vermediler ama sırrım Serap Pazarı’nın dediği gibi gerçekten pazara sunulmuşsa bu görevden alınacağım kesin. Başka soru?”

“O mikroçip mağazasını soyan suçlunun kaçmasına neden izin verdin?”

“Öncelikle onlar tam olarak o mağazayı soymuyorlardı, yani tam olarak. Evet mikroçipleri çaldılar ama yaptıkları tek şey o değildi. Mağazanın veri tabanına ulaşmalarını sağlayacak bir cihaz koydular. Bunları daha önceden biliyordum ama ne zaman ve nerede olacağını bilmiyordum. Mağaza uyarıldı ve işlemler yapıldı. Suçluya gelirsek. Kim olduğunu biliyorduk. Mikroçipler elimizdeydi. Ayrıca adamın benim gerçekten Akbabalar’a geçtiğimi düşünmesini istedim. Hikayemi güçlendirirdi. Şimdi pek bir anlamı olmasa da.”

“Anlamıyorum madem üç yıldır bu grup biliniyor neden şimdi harekete geçildi?”

“Sen hiç haberleri takip etmiyor musun? Aslında tam olarak bilinmiyorlardı. Eskiden, şimdi çekirdek grup dediğimiz, polis grubundan başka biri yoktu aralarında. Son zamanlarda yeni üyeler almaya başladılar. Onları eğittiklerini kendi gözlerimle gördüm. Hatta dün deneyim de ettik onlarla çatışarak. Bu yüzden daha çok açık vermeye başladılar. Biz de bu açığı yakaladık. Ayrıca ilk önce portal çölünde ortaya çıktılar. Bilirsin onların kendi içinde kapalı güvenlik sistemleri var ne yerel polis teşkilatlarına ne de Kozmik Polis Teşkilatı’na bağlı.”

“Peki son olarak. Şimdi ne olacak?”

“Şimdi pek bir şey olmayacak. Onlar için ölmüş olacağım. Zaten onların yanına sahte kimlikle girmiştim. Üst kademedekiler beni fazla önemsememişlerdir, alt kademedekileri de kim takar. Sonra da kim bu sırrı Serap Pazarı’na açık etti bunu üstüne gideceğim… gideceğiz. Tabii yanımda olmayı kabul edersen. Zor bir görev olacak.”

Bu soru çok ani gelmişti Zeld’e ama kendi cevabının hızına daha çok şaşırmıştı. “Ne zaman başlayacağız.”

“En kısa zamanda. En kısa. Ama önce evlerimize dağılıp dinleneceğiz.”

Koren bir daha genel müdürlüğe gelemedi. O günün akşamında evinde yaralı bulundu. KaRo ise ağır arızalıydı. Koren’in sırtında bulunan akbaba dövmesinin ise boynuna bir çizik çekilmişti, sanki kafası gövdesinden ayrılmış gibi. Ama bunu sadece Zeld ve Müdür Erarot fark etmişti.

Koren’in beyninde, yüksek voltajlı elektrik çarptığı için kalıcı bir hasar kalmıştı. Bu hasar polislik yapmasına engel oluyordu. Koren de boş boş durmak istemediği için “Hikio” adlı vahasını açtı. Çoğu müşterisi ise eski polis arkadaşlarıydı, özellikle Zeld ve KaRo. Doğal olarak KaRo sadece oturuyordu.

Müdür Erarot da kısa süre içinde görevden alınmıştı. Yerine geçen müdür ise Koren için açılan dosyayı bir kazadır deyip kapattı. Kimse nedenini soramamıştı. Akbabalar ise genel müdürlükte unutulup gitmişti.

KaRo ise Zeld’e verilmişti. Zeld hiçbir zaman Koren’i elektrik çarpmasının bir kaza olduğuna inanmamıştı. Gizliden gizliye ne kadar araştırma yapsalar da izlerin hepsi büyük bir duvar gibi Serap Pazarı’yla yarıda kesiliyordu.

Oruç Can Hasmaden

Finlandiya’da gıda mühendisliği okuyorum. Fantastik ve bilim kurgu edebiyatı, filmleri ve oyunları tüketmeye bayılırım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. güzeldi eline sağlık :slightly_smiling_face:

  2. Yahu çok güzel yazmışsın, hemen içine alıyor sonuna kadar kendini okutuyor ama ne oldu en sonra ocakta yemek mi kaldı, çamaşır makinesi mi durdu bi anda hikayeyi bitirmeye karar vermişsin ve haydi hop bitti. Bu kadar iyi kurgulanan bir hikaye en azından biraz daha detaylı bir sonu hak ederdi.

  3. @deusexmachina, öyküyü okumaya ayırdığınız zaman ve yorumunuz için teşekkür ederim.

    @nilherself, öyküyü beğendiğinize sevindim. Ayrıca eğer okuyucuyu öykünün içine çekilbilmeyi başardıysam ne mutlu. Sonuyla ilgili yazdığınız konuya gelirsek.

    Sanırım sonunda karakterlere ne olduğunu anlattığım kısa paragraflardan bahsediyorsunuz. Normalde onları koymayacaktım. Koren’in saldırıya uğramasıyla ve artık polis olmayacağıyla bitecekti ama diğerlerine ne olduğnu da belirtmek istedim. Bir de öyle bıraksaydım Zeld’in bu olanlara tepkisini ve müdüre ne olduğunu söylemeyince biraz eksik bitiyormuş gibi geldi. Bunun dışında zaten öykü Koren’in (ve Zeld’in) bu talihsiz olayını konu alıyordu ki Koren’in başına gelen “kazayla” da öykü bitiyor.

    Ama sorun bu değilse ne demek istediğinizi biraz daha açarsınız sevinirim, çünkü merak ettim.

  4. Simdi tekrar baktım, hikayenin bitişiyle değil, sonuçta yazar sensin nasıl istersen öyle biter ama bitiriliş şekli içime sinmedi sanki. Son dört paragraf evet sanki biraz daha güçlü olabilirdi. Yani bu giriş ve gelişmeye göre sonuç kısmı zayıf kalmış gibi. Bahsettiğin ekleyip eklememe noktasındaki kararsızlıktan kaynaklanmış olabilir, okuyucuya (en azından bana) yansıması sonu aceleye gelmiş gibi oldu :smile: Ama tekrar etmek isterim, çok güzel bir hikaye eline sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar