Öykü

Cellat ve Fedailer

Büyülü elmasın imparator Rhuva’nın emriyle yok edilişinin üzerinden bir ay geçmişti ve şu ana kadar dikkate değer bir sorunla karşılaşılmamıştı. Ancak yaşanan bu sessizlik, saray muhafızlarından mutfakta çalışan hizmetçilere kadar hemen herkeste ciddi bir huzursuzluğa yol açıyordu. Zira kim olduğunu dahi bilmediğimiz düşmanımızın oldukça değerli bir eşyasını çalıp yok etmiştik ve buna rağmen cevap mahiyetinde hiçbir hadise vuku bulmamıştı. Endişelerin yersiz olduğunu kimse söyleyemezdi, hatta Rhuva bile.

Tabii en sonunda korkulan başa geldi ve bugün öğle vaktine doğru şehirde olağanın çok üzerinde bir hareketlilik başladı. Kalabalık nüfusuna rağmen genellikle sakin bir şehir olma özelliğini koruyan Yhurneba’daki bu sıra dışılık, elbette imparator Rhuva’yı da biraz germişti. Çok geçmeden komutan Otmhar’ı çağırdı ve beş yüz kadar muhafızın neredeyse tamamıyla birlikte şehri bir uçtan bir uca dolaşmasını emretti. Otmhar etraflıca inceleme yapacak, şehre girip çıkan yabancılardan surlardaki ve kapılardaki askerlerin durumuna kadar pek çok konuda kapsamlı bir rapor getirecekti.

Tabii bu gibi durumlarda bana da mutlaka önemli görevler verilirdi. Genellikle gözden uzak yerlerde bekler ve işler iyice karıştığında ölümcül hamlemi yaparak meseleyi çözerdim. En asli görevim, imparatorluk adına sorun çıkaran tipleri hızlı bir biçimde ortadan kaldırmaktı. Rhuva benimle ilgili kararını yine değiştirmedi ve beni şehir meydanına gönderdi. Arkamdan başkalarını da gönderebileceğini söyledi ve salonda volta atmaya devam etti. “Buna gerek yok.” dedim ama beni duyup duymadığından emin değildim. Lafımı tekrarlamadım, selam vererek salondan çıktım ve hızla sarayı terk edip şehir meydanına doğru yola koyuldum.

Belirsizlik kadar sevmediğim çok az şey vardı ve şu anda yaşadığımız şey de tam olarak buydu. Bir düşmanımız varsa bile kim olduğu, neye benzediği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu ve bu yüzden olası bir saldırının nereden ve ne zaman gelebileceği gibi sorular da cevapsız kalıyordu. İmparatorluğun muhbirleri de bu gibi durumlarda işlevsiz kalıyordu tabii.

Bir müddet yürüdükten sonra şehir meydanına vardım ve kendimi kör bir noktada gizleyip etrafı izlemeye başladım. Şimdilik, her gün görmeye alışık olduğumuz insanlardan başka bir şey çarpmıyordu gözüme. Otmhar ve beraberindeki muhafızlar ise koşar adımlarla şehrin dört bir yanına dağılıyorlardı. Bir an için Rhuva’nın abartılı bir hamle yaptığını düşünmedim diyemem, ancak zekâsı ve tecrübesinden şüphe duymadığım için bunu dert etmedim. Geçmiş, Rhuva’nın bu gibi durumlarda pek de yanılmadığını gösteren keskin izlerle doluydu çünkü. İçinde bulunduğumuz durumu ciddiye almamız gerektiği zaten tartışılamazdı. Arkamı duvara vermiş vaziyette, etrafta dolanan insanları takip ediyordum. İlginç bir şekilde, her şey normal gibi görünüyordu. Bir süre önce dikkatimizi çeken o koşuşturmaca da sanki bir anda bitivermişti. İyi de o insanlar nereye gidiyorlardı ve neden birdenbire koşmayı bırakmışlardı?

Ortamın durgunluğu beni bunaltana kadar bekledim ve nihayet sokak aralarında dolanmaya karar verdim. Belki de problemin ayağımıza gelmesini beklemek yerine üzerine yürümemiz gerekiyordu. Şehrin batı taraflarına doğru ilerlemeye başladım. Neredeyse yarım mil kadar ilerledim ve sıra dışı hiçbir şeye rastlamadım. Yol burada bitiyordu. Yükseltilere kurulmuş derme çatma evler, tek tük ağaçlar, bazılarının adlarını bile hâlâ bilmediğim garip otlar ve biraz uzakta da şehri saran surlardan başka bir şey yoktu önümde. Bir an için bağrışmalar işittiğimi sanıp arkamı döndüm. Onlarca muhafız, şehrin güney tarafına doğru süratle koşuyordu. Sanırım belirsizlik bitmişti artık. Hiç beklemeden güney kapısına yöneldim. Surları yıkıp geçebilecek bir gücün varlığına bugüne dek tanık olmamıştık. Düşman, yine en zayıf yer diyebileceğimiz şehir kapısına dayanmış olmalıydı.

Yhurneba, savaşa tanıklık etmemiş bir şehir değildi. Defalarca işgal girişimlerine şahit olmuş, defalarca kuşatılmıştı. Şehrin yüksek ve sağlam surlarına tırmanırken ölen asker sayısıyla herhalde yeni bir ülke bile kurulabilirdi. Abluka altında belki on sene bile kalabilecek kadar kendi kendine yetebilen bir şehirdi. Oldukça verimli topraklara sahipti ve zaten bugüne kadar kıtlık denilen şeyin kıyısından bile geçilmemişti. Su kaynakları fazlasıyla iyi korunuyordu. Salgınlara karşı şehrin dört bir yanında görevli hekimler ve onlara yardımcı olan şifacılar vardı. Hatta en kötü durumlar için inşa edilmiş devasa sığınaklar, bugüne kadar hiç kullanılmamıştı bile.

Tabii bunlar, normal şartlarda fayda sağlayacak tedbirler olabilirdi ancak. İşin içine doğaüstü güçler girdiğinde, kafalar biraz karışıyordu. O kadar ki, büyülü elmasın yok edilmesi için bile sarayın hünerli elleri ziyadesiyle çaba sarf etmişlerdi. Elmas, neredeyse iki haftalık bir uğraşın sonunda zar zor yok edilebilmişti. Doğal olarak, karşımıza çıkabilecek üç insan boyundaki yaratıklar veya güçlerinin sınırlarını pek de bilmediğimiz tuhaf varlıklar karşısında şehrimizin okçularının yeterli olup olmayacağı meselesi tartışmaya açıktı. Ne var ki şimdilik çözüm üretmek pek de mümkün görünmüyordu.

Kendimi yormayacak şekilde koşar adımlarla güney kapısına kadar geldim ve adımlarını yavaşlattım. Kapı kırılmıştı. Muhafızların bir kısmı kapının etrafında yere yığılmış vaziyetteydi. Yaralı olanlar sendeleyerek kaçmaya çalışıyordu, geri kalanlarsa kapıya doğru koşuyordu. Ciddi bir sorun olduğu aşikardı ancak düşmanı henüz göremiyordum. İlerlemeye devam ederken, bir anda kapının arkasından bir köpeğin öne atıldığını gördüm. Fakat bildiğimiz köpeklere benzemiyordu. Oldukça iri, her tarafında kan lekeleri olan, önüne çıkan herkese saldırmaya çalışan bir hayvandı. Tam emin olamasam da bize anlatıldığı kadarıyla bunlar Rhobbus denilen hayvanlar olmalıydı. Pek de sevimli oldukları söylenemezdi. Rhobbus muhafızlardan birini yere indirdi, ancak ona dokunmadan beni fark etti. Salyalar akıtarak hırladı ve üzerime doğru koşmaya başladı. Yürüyüşümü kesmedim, rhobbus bana iyice yaklaşana kadar bekledim. Üzerime atladığı anda kenara doğru çekilip kılıcımı sertçe çektim ve boyun tarafına ölümcül bir darbe indirdim. Hayvan kanlar içinde yere düştü ve bir daha doğrulamadı.

Kısa süre içinde başka rhobbuslar da kapıdan içeri girmeye başladı. Şehirdeki tüm muhafızlar, olabildiğince yüksek sesle bağırarak güney kapısına akın ediyorlardı. Bir süre sonra Otmhar da yanımıza gelmişti. Şu ana kadar meselenin Rhuva’ya iletildiğini umuyordum, bu sayede yardım da çabucak gelebilirdi. Rhobbuslarla muhafızların çarpışmasına olabildiğince destek vermeye çalışıyordum. Şimdiden altı tanesini indirmiştim bile. Fakat hâlâ kapının önüne gelememiştim. Zira kapının dışında daha büyük bir sorun olduğu ortadaydı ve çatışmanın merkezinden bu kadar uzak kalmış olmam son derece yakışıksız bir durumdu. Neticede bir avuç hayvanın bu kapıyı kırmış olması pek de olanaklı değildi. Birkaç hamle sonra nihayet kapının önüne geldim. Cesaretimden bir nebze olsun ödün vermemem gereken bir ortamdaydım ama yine de gördüğüm manzara beni hayli ürkütmüştü.

* * *

Pek çok kez varlığına dair lakırdılar işittiğimiz, lakin bugüne dek hiç göremediğimiz Urkhaion, tüm hiddetiyle karşımızda duruyordu. İki insan boyunda, kemikleri adeta derisini yarıp geçecek kadar belirgin, salyalar saçarak kükreyen, timsahlarınkinden bile beter dişleriyle ve kan kırmızısı gözleriyle etrafındakileri fazlasıyla ürküten bu garip yaratığın nasıl böyle birdenbire ortaya çıktığı hususunda hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen Rhuva bile onu hiç görmemişti. Elinde bir metreye yakın iri ve kanlı bir satır vardı. Büyük bir hiddetle sağa sola savurduğu satırıyla ölüm saçan bu yaratığın ismi, Vhastyl dilinde cellat anlamına geliyordu. Halk arasındaki lakabı ise kasap idi. Urkhaion’u bugüne kadar pek fazla gören olmamıştı, görenlerin de çok uzun yaşamadığı söyleniyordu ama şöhreti şehirlerin surlarını, dağların tepelerini aşmakta hiç de zorlanmamıştı elbette.

Urkhaion’un kılıçla indirilebilecek bir düşman olduğundan emin değildim. Muhafızlar yanına yaklaştığı anda, durmaksızın sağa sola savrulan satırın kurbanı oluyorlardı. Bir müddet sonra surlarda beliren okçular Urkhaion’a ok yağdırmaya başladılar. Ancak bir sinek ısırığı etkisinden fazlası elde edilemiyor gibiydi. İçinde bulunduğumuz durumun vahameti yetmezmiş gibi, işler daha da kötüleşmeye başladı. Urkhaion’un yüz metre kadar arkasında başkaları da belirdi. Parlak zırhlar kuşanmış, kılıçlarıyla üzerimize doğru koşmaya başlayan askerler, tehlikenin sanılandan çok daha fazla olduğunu gösteriyordu. Muhafızlara işaret ederek, kapıya yığılmalarını söyledim. Fakat bu esnada düşman askerleri arasından arbaletli olanlar öne çıkarak surlara ok yağdırmaya başladılar. Kimi oklar isabet alarak muhafızlarımızı surlardan düşürüyordu. Kapıyı kaybedersek şehir büyük yara alacaktı. Belki saraya yaklaşamayacaklardı ama yine şehre ayak basılmasına müsaade etmemeliydik.

Muhafızların koşuşturmalarına yeteri kadar seyirci kaldığımı fark ettim ve kılıcımı sıkıca kavrayıp öne atıldım. Urkhaion’la çarpışmam gerekiyordu. Ölmem gerekirse de ölecektim. Lakin iğrenç yaratık o kadar hiddetle sağa sola savuruyordu ki satırını, ona yaklaşmak çok da kolay olmayacaktı. Birkaç hamlesini dikkatle izledikten sonra yanına kadar yaklaşıp takla atarak bacağına sert bir kılıç darbesi bıraktım. Urkhaion acıyla bağırdı ve satırı iki eliyle tutup iyice kaldırdıktan sonra üzerime indirdi. Son anda kenara kaçmayı başardım. Sol eliyle bacağını tutmaya başladı. Acı içinde sağ eliyle satırını tekrar savurdu ve tekrar takla atarak uzaklaştım. Bacağına baktığımda, çok da fazla kanamadığını gördüm. Herhalde onu öldürebilmek için bu şekilde en az yirmi kez vurmak gerekiyordu.

Yeni bir hamle yapmak için tekrar yaklaştım. Satırını savurduğunda tekrar eğildim ve kılıcımı savurmak üzere kolumu kaldırdım. Fakat bu defa Urkhaion sol koluyla bana sertçe vurdu ve dört beş metre kadar geriye savruldum. Yine de kılıcımı düşürmemeyi başardım. Kılıcınızı düşürmenin onursuzluk sayıldığı topraklarda biraz daha dikkatli olmanız gerekiyordu. Bu arada okçuların kendi aralarındaki çarpışmaları devam ederken, muhafızlarımız da kapıdan dışarı doğru akıyor ve düşman askerlerinin üzerine hücum ediyorlardı. Her iki tarafın askerleri de Urkhaion’dan olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu. Urkhaion ise kapıya iyice yaklaşmıştı ve giderek daha fazla öfkelenmeye başlıyordu.

Hemen ayağa kalkıp kendimi toparladım. Yeni bir hamle yapmak için tekrar kılıcımı sıkıca kavradım ancak tam bu esnada arkamızda boruların öttüğünü fark ettim. Bir anlığına herkes çarpışmayı bırakıp kuzey tarafına doğru baktı. Mavi zırh kuşanmış, sırtlarında yayları, ellerinde kılıçlarıyla kapıya doğru koşan askerlerin dikkatimizi çekmemeleri mümkün değildi. Kim olduklarını hemen anlamıştık, gelenler imparatorun fedaileri idi. Rhuva arkamdan başkalarını da gönderebileceğini söylemişti ama fedaileri de beklemiyordum açıkçası. Zira fedailer seçkin askerlerdi, ölümden korkmayan, hatta korkmak şöyle dursun, ölümün üzerine keyifle koşan askerlerdi ve sadece en zor durumlarda harekete geçerlerdi. Bu da Rhuva’nın güney kapısındaki kaosu yeterince ciddiye aldığını gösteriyordu.

Şehir muhafızları bir anda yolu açtılar, ben de kapının önünde adeta bir bekçi gibi duruyordum. Fedailer koşarak yaklaşmaya devam ediyordu, kısa süre içinde yanımıza kadar geldiler ve muhafızların ortasından hızla geçerek kapıdan çıktılar. Ben de hemen kılıcımı kavradım ve tekrar Urkhaion’un üzerine koşmaya başladım. Düşman askerlerine bu defa daha fazla ok yağdırılıyordu. Fedailerden en az on tanesi ise tereddütsüz bir şekilde Urkhaion’un üzerine çullandılar. Urkhaion can havliyle debeleniyor, üzerine binmiş adamları uzaklaştırmak için büyük bir çaba harcıyordu. Fedailerden bazıları sağa sola savruldular. Onların yerine yenileri katıldı. Arkasından yaklaşıp kılıcımı iki elimle havaya kaldırdım ve sırtına sert bir darbe indirdim. Nedense bu hamlemden sonra biraz ürküp hemen yere eğildim. Elindeki satırı o kadar sert ve hızlı bir şekilde geriye savurdu ki, eğilmemiş olsaydım şu anda ölmüştüm. Aldığı darbeyle neye uğradığını şaşıran Urkhaion, sanki yaralandıkça daha da güçleniyor gibiydi. Kükremeleri kulakları tırmalıyordu. Kaos giderek büyüyor gibiydi, ortalık kan gölüne dönmüştü adeta.

Fakat kısa bir boğuşmanın ardından, Urkhaion’un sırtından çıkan mızrak tüm dikkatleri dağıtmayı başarmıştı. Yaratık bir anda duruldu. Önce elindeki satırı, sonra da vücudu yere düştü. Büyük bir toz bulutunu havaya kaldırarak gözlerini yumdu. İsmini herkesin bildiği ama o güne kadar neredeyse kimsenin göremediği bu korkunç canavar, böylesine kısa bir mücadelenin ardından ölmüştü. Tabii yanlış bir kapıyı kırdığınızda böyle şeyler olabiliyordu.

Urkhaion’dan sonra geride kalanları halletmek çok zaman almadı. Fedailer ve muhafızlar gerekli temizliği yaptılar, bazı askerlerse kaçmıştı. Kaçanları kovalamadık. Otmhar muhafızları topladı. Yaralıları hekimlere götürmek, ölüleri de şehrin tepesinde yer alan mezarlığa gömmek üzere işe koyulduk. İlerleyen saatlerde güney kapısına devasa bir takviye yapıldı, en az üç yüz okçu ve binin üzerinde muhafız surda hazır bekletildi. Fakat başka saldırı olmadı.

Saraya dönmüştüm. İmparator Rhuva’nın beni kapıda karşılamış olması kadar şaşırdığım çok az şey olduğuna eminim. Sarayın dışında ise alışılmışın dışında bir kalabalık vardı fakat herhangi bir sorun yok gibi görünüyordu. Rhuva hayatta olduğumu görünce tebessüm etti, “Yaralandın mı?” dedi.

“Sadece yere düştüm.” dedim, “Ciddi bir sorunum yok.”

“Kılıcını düşürmedin umarım.” dedi kaşlarını çatarak ve tekrar hafifçe tebessüm ederek.

“Tabii ki hayır.”

Başıyla onayladı ve tekrar salona döndü. Ben de ağır adımlarla bir süre ilerledim. Salona hafifçe göz attığımda, başka insanların da olduğunu gördüm. Dışarıdaki kalabalığın sırrı açığa çıkmıştı, Rhuva’nın misafirleri vardı. Gerçi misafir kabul etmek için doğru bir zaman olduğu da pek söylenemezdi ama… Kapıdaki muhafızlardan birine sorduğumda, içeridekilerin başka ülkelerden gelen liderler olduğunu söyledi. Bu kadar insan, böyle bir zamanda ticaret anlaşması için bir araya gelmiş olamazdı herhalde. Belli ki yeni bir ittifak kurulacaktı ve toplantı burada yapıldığına göre, ittifaka liderlik edecek kişinin kim olduğu da ortadaydı. Acaba Rhuva büyük bir savaşın yaklaştığını mı düşünüyordu? Üstelik, daha düşmanımızın kim olduğunu bile hâlâ öğrenememişken…

Gürkan Akpınar

1990 yılında doğdu. İşletme bölümünden mezundur. Genellikle edebiyat, sinema ve biraz da tarih ile ilgilenir. Edebiyatta başlıca ilgi alanları da fantazya ve bilim kurgudur. İşten arta kalan zamanlarında roman yazmaya çalışmakla meşgul olup, son zamanlarda öyküler yazmaya da başlamıştır.