Öykü

Yönetmenin Kuzeninin Kardeşinin Dayısının Oğlu

Pileli etekleri seviyorum. Giyinmeyi de; giyindikten sonra aynanın karşısına geçip kendime sanki ekmek yiyormuş gibi bakmayı da.

Üzerimde güzel duruyor mu bilmiyorum. Yani biliyorum ama canım istediğim zaman.

Tek bildiğim pileli etek kombinim. O eteklerin üzerine genelde pijamalarımı geçirip öyle dışarı çıkıyorum. (Kalpli ya da ayıcıklı LCW Waikiki pijamalarından bahsetmiyorum. Öyle pijamalarım var tabii. Ama onlarla dışarı çıkmam. Maalesef.)

Nedeni de ayaktayken yatağa uzanma hissinin benim için önemli olması. Pijama ve pileli etek bu bakımdan benim en yakın kankilerim.

Ama bu şapkanın içinden düş fırçaları çıkaran sevgili bal böceklerimden maalesef işe giderken alıkonuluyorum.

Çünkü Allah kahretsin ki ben bir muhabirim. Hem de nerede biliyor musunuz? Hadi tahmin edin. Hadi hadi tahmin edin. Söylüyorum. Hazır mısınız? MÜGE ANLI.

Evet. O sarı saçlı, kokoş TATLISERT’in muhabirlerinden biriyim.

Öldürülen, kaçırılan insanların haberlerini sanki çok mühim bir iş toplantısına katılmışım da külodum popomun arasına sıkışmış gibi kameranın karşısında sunuyorum.

Ve sırf pijama giydiğim için bana haber sundurmuyorlar. Neymiş efendim? Kıyafetlerimin ciddi ve klasik olması gerekiyormuş. İnsanların beni düzgün görmesi gerekiyormuş. Zaten insanların benim anlatacaklarımı dinlemeleri ve bunun için saatlerce televizyonun başından hiç kalkmamaları ayrı bir psikopatlık değil mi? E bu psikopatlar napsın benim pijamaları mı? Umurlarında olur mu?

Ama yok. Olurmuş işte. Ben de napayım o salak dar siyah pantolonlara mahkumum. Tabii bir de beyaz okul gömleklerine.

Bir gün isyan edeyim dedim. Karşı çıkayım nolcak? En fazla kovulurum. O da en en fazla. Çünkü yönetmenin kuzeninin kardeşinin dayısının oğlu benim arkadaşım. Hem de üniversiteden. Üstüne üstlük bana koçum diyen ve psikopatlığın özelliklerini taşıyan bir arkadaş.

Kendisinin etrafında gördüğü bütün kızlara evlenme teklifi etmek gibi bir zaafı var. Hem de tuhaf şekillerde. Bir keresinde bir kıza on kişilik bir erkek grubunun saçlarını üçe vurdutturarak evlenme teklifi etmişti mesela. Nasıl oldu? Şöyle; kız bir gün üniversiteden çıkmış ve bir de bakmış ki üniversite kapısının önünde on tane erkek (Evet, tam on tane) saçlarını tıraş makinesiyle üçe vuruyor. Hem de kimseden yardım almadan kendi kendilerine ve kıza bakarak saçlarını tıraş ediyorlar. Kız da şaşırmış kalmış. On saniye bakmış sonra da sırtına bir el bayağı kuvvetli bir şekilde vurmuş. Kız da dönüvermiş arkasına ve bir de ne görsün bizim çocuk asfalta sprey boyayla benimle evlenir misin? Diye yazmış ve yazının önünde hazır olda durur gibi duruyor. Kız da daha fazla şaşırmış. Tabii sonra kaçıp gitmiş oradan. İşte bu bir örnek mesela. Bunun gibi bir sürü örnek var.

Peki ben bu çocukla nasıl arkadaş oldum? Yani sen de bir kızsın. Sana böyle bir psikopatlık yapıp hiç korkutmadı mı? Nasıl arkadaş olmayı becerdin? Sorusunun cevabı ise çocuğun bana hiç evlenme teklifi etmemiş olması. Ve bir tek bu durumda benim olmam. Bu yüzden yakındık. O yüzden isyan etsem en en fazla kovulurdum.

Tabii böyle bir fırsatım da olunca ben de isyan etme kararı aldım. İsyan dediğim de benim pijama giymeme izin vermeyen kadınla dövüşmekti. (Saç baş yolmaktan bahsetmiyorum. Dil, çene, ses telleri, yutak, gırtlak ve dudaktan bahsediyorum. Yani kadının önünde hazır olda durup onunla konuşmaktan.)

Bir gün işe gitmeden önce evde zeytinlerin içindeki çekirdekleri çıkarmaya çalışırken böyle bir şey yapma kararı aldım.

Otobüs, yürüyüş falan derken bizim şirkete vardım. Asansörün kolunu sanki ondan hiç ayrılmak istemiyormuşum da yine de ayrılmak için can atıyormuş gibi tutuyordum. Amacım asansör geldiğinde üçüncü kata basıp, kadının odasına gidip onunla konuşmaktı. Ama öyle olmadı.

Çünkü saçlarını iki yandan at kuyruğu yapmış, koca gözlü küçük bir kız bana çarptı. (Bu kız muhtemelen Müge Anlı’nın müşterilerinden birinin çocuğuydu. Böyle tatlı kızları çıkarmayı çok sever kendisi.) Ve ben de savruldum.

Bir sonbahar yaprağı gibi değil. Mangalın üzerindeki köftelerden biri gibi. O kadar komik düştüm ki düştükten kahkaha atmaya başladım. Hatta o kadar kahkaha attım ki birden bire ortaya çıkan yangın alarmı sesini bile duymadım.

Koluma siyah bir külotlu çorabın çarpmasıyla beraber etrafımdaki insanların çıkışa doğru deli danalar gibi koştuğunu fark ettim.

Ben yerde hâlâ bir adet pileli köfte gibi duruyordum. (Köfte diyorum. Çünkü ellerim karnımın içine gömülmüştü. Ve bacaklarım başıma doğru gelmek istiyordu. Tabii ki popom gözüküyordu.)

Derken ne kadar süre geçti bilmiyorum. Ama şirkette ki herkesin dışarı çıktığının farkına vardım. İşte tam o sırada yerimden kalkacaktım ki sağ tarafımdaki asansörün kapısı açıldı ve içinden pala bıyıklı, şişman kasaplar hem de kanlı önlükleriyle beraber çıktılar.

Bana doğru gelip:

“Nerede?”

“Ne?”

“Nerede işte.”

“Ne nerede ya?”

“Tamam, tamam nerede işte?”

“Anlamıyorum.”

“Ya biz ağda için geldik işte.”

“Ne ağdası?”

“Of anla işte. Sana o kadar şey dedim.”

“Ne dedin? Anlamıyorum.”

“Tamam biz kendimiz buluruz.” dedi ve arkasındaki kasapları da peşine takıp şirketin merdivenlerine doğru gittiler.

Ben de orada öyle salak gibi kaldım. Ama tabii ki fazla kalmadım. Merdivenlerden adamların peşine doğru çıktım. Sonra…

İşte sonra bizim yönetmeni gördüm. Hem de nerede? Yönetmenin kapısının önündeki asistanın masanın üzerinde. Adam boylu boyunca uzanmış.

Kasaplarda etrafında. Kanlı önlükleriyle beraber ve tabii ki ellerinde ağda. Evet ciddiyim ağda. Adamın gömleğinin düğmelerini açıyorlardı ki ben Durun, dedim. Dayanamadım çünkü. Sormam lazımdı:

“Napıyorsunuz? Neler oluyor?” dedim ve yönetmen konuşmaya başladı.

“Sana ne? Senin ne işin var burda? Diğerleriyle beraber kaçman gerekiyordu.”

“Neden?”

“Neden olacak? Yangın alarmı yüzünden.”

“Anlamıyorum.”

“Anlama. Ama her şeye şahit oldun. Anlamak zorundasın artık.”

“Anlatın o zaman.”

“Tamam. Peki. Beni odamda bekle. Şimdi yanına gelicem.” dedi ve ben de mecburen adamın odasına doğru yol aldım. Aslında bu sadece bir merak mecburiyetiydi. Eğer etkisine kapılmışsanız ne dediğimi anlarsınız. Bu yüzden gidip oradaki koltuklardan birine oturdum.

Beş dakika sonra yönetmen geldi. Koltuğuna oturdu ve başladı konuşmaya:

“Kusura bakma. Benim bu halime şahit olmanı istemezdim. Ama madem oldun o zaman başkalarının da olmaması için sana her şeyi anlatacağım. Zaten yıllardır böyle bir şeyi kimseye çaktırmadan yaptığım için eziyet çekiyorum. En azından rahatlarım. Ama önce benim tuvalete gitmem gerekiyor. Biraz daha bekleyebilir misin?”

“Tabii ki.” dedim ve adam gitti.

Ben de etrafa bakındım. Kitaplara, fotoğraflara, belgelere… falan filan. Yine biraz sonra adam geldi. Yine koltuğuna oturdu ve yine konuşmaya başladı:

“Benim babam küçükken kasaptı. Çoğu çocuğun babası gibi. Ama benim babam farklıydı. Annemi döverdi. Nedenini bir süre öğrenemedim. Bir süre de sormaya cesaret edemedim. Ama bir gün sormaya cesaret ettim. ‘Neden?’ Diye. Bana cevap verdi. ‘Annen vücuduna ağda yapmadığı için.’ dedi. Anlamadım ve tekrar sordum. Bana ‘Benim işim bu.’ dedi. Sonra devam etti. ‘Benim görevim etin içindeki bütün kemikleri ve sinirleri çıkarmak. Yani eti bir insanın işine yarayacak şekilde düzeltmek. Annenin benim işime yaraması için bütün kirinden kurtulması gerekiyordu. Bütün kemik ve sinir görevindeki kıllarından. Ama o inatla ağdaya gitmedi. Ben de son çare tıpkı ete yaptığım gibi onu döverek terbiye etmeye çalışıyorum.’ dedi. İşte o andan sonra ona karşı içimde hep bir sinir oldu. Onu nerede görsem öldürmek, boğmak istiyordum. Ama o önce davrandı ve kendini bir tımarhaneye kapattırdı.” dedi ve elini ayağına doğru götürüp köşeli ayakkabısının içindeki çorabını çekiştirmeye başladı. Sonra kaldığı yerden devam etti:

“Beş yıl kadar önce tımarhaneden kaçtı. Ve beni tehdit etmeye başladı. Ne diye? Müge Anlı için sunduğun bütün haberler var ya işte onların hepsini ben kuruyorum. Hiçbiri gerçek değil. Nereden? Nasıl öğrenmiş bilmiyorum. Ama annemin oğluyum diye o kasap arkadaşlarını çağırıp bana her müsait olduğum yerde böyle bir şey yapıyor. Bütün vücudumu onun yüzünden ağdayla almak zorunda kalıyorum. Böyle işte.”

“Peki yangın alarmı?”

“Onun nasıl çaldığını bilmiyorum. Tek bildiğim alarm sesi çıkınca ben etrafı iyice kontrol ettim ama hiçbir yerde yangın yoktu. Ben de fırsat bu fırsat deyip adamları çağırdım. Bu arada bu ağda durumunu her ay yapıyoruz. Çünkü sağlıklı bir etin her ay terbiye edilmesi gerekiyormuş. Şimdi izninle gitmem gerekiyor. Ve bunu kimseyle söyleme ve tekrar lütfen git buradan.”

“Tamam.”

“Dur.”

“Neden?”

Koçunun sana söylecekleri var.”

Koçum mu?” dedim ve benim üniversitedeki koçum yönetmenin odasının kapısından içeriye doğru girdi.

Üzerinde gıcır gıcır bir takım elbise. Elinde bir kutu. Diz çöktü. Ve benimle evlenir misin? dedi.

Ben…

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.

Yönetmenin Kuzeninin Kardeşinin Dayısının Oğlu” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba Zilan,
    Öykülerini olurken sık sık gülümsüyorum. Eğlenceli ve doğal bir anlatımın var ve de zekice. Her seferinde olayların arkasından komik ve tuhaf bir durum çıkıyor. Yine keyif aldım. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  2. Zilan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Duygu
    Çok şükür “sizi” bıraktık. Gerçekten çok mutlu oldum. Ve aman Allahım bana zeki demişsin. Ayrıca seni güldürdüğüme çok mutlu oldum. Sağol. Teşekkür ederim. :blush::blush:

  3. Bazen bırakıyorum “sizi”, bazen unutup geri alıyorum. Bazen kafam karışıyor forum kalabalık olduğundan. :smiley:

  4. Zilan dedi ki: dedi ki:

    Olur olur öyle şeyler. Bir şey olmaz. :wink::wink:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!