Öykü

Yolculuk

Dükkânın arka tarafında, elindeki tahta kılıcı ustalıkla dans ettiriyordu. Karşısındaki hayali düşmana aman vermeden ardı ardına yapıyordu hamlelerini. Yıllar boyu çalışmanın sonucuydu bu tek kişilik muazzam gösteri. İki büyük orman gülü ağacının altındaki bu çalışma büyülü bir havaya dönüşüyordu. Kendini kaptırmış, alnından akan terlere aldırış etmeden ve ritmini bozmadan devam ederken:

“Hey, nereye kayboldun çocuk!” bağırtılarıyla durakladı ve elindekini saklayıp içeriye koştu.

Bir bacağı tahta adam, derisi yüzülmüş ve iç organları çıkarılmış olan koyunu parçalamak için hazırlık yapıyordu. Kancadan indiremeyince biraz öfkelenmişti. Yıllar geçmesine rağmen alışamamıştı bu haline. Bacağının durumu, bir işi yapmasına engel olduğu zaman sinirlerine hakim olamıyordu. Bağırıp çağırmasının nedeni buydu.

“Buradayım, bir yere gittiğim yok. Arka tarafta oturuyordum.” dedi içeriye giren genç.

Erk, yerde duran kütüğün üzerine çıktı ve babası daha fazla köpürmeden koyunu tezgâhın üzerine indirdi. Yaşına göre kalıplı bir gençti. On sekiz yaşına yeni girmişti. Aynı yaştaki arkadaşlarına göre daha iyi bir vücuda sahipti. Yıllardır taşıdığı hayvanların ölü bedenleri, onları parçalarken harcadığı güç ve istediği kadar et yiyebilme ayrıcalığı böyle olmasında etkiliydi. Tabi ki uzun zamandır gizlice yaptığı kılıç ve dövüş idmanları fiziğini kusursuz kılıyordu.

Bir asker olarak kılıç kullanmanın hayalini kurmuştu her zaman. Bu sayede başka yerleri görüp, üzerinde taşıdığı arma ile savaşırken şehrini gururlandırmak istemişti. Herkesin ona özenerek bakacağı ve bir gün imparatorluğun en büyük komutanı olacağı düşler kuruyordu. Ama bunlara engel olan bir kişi vardı. Babası onun hiçbir zaman asker olmasına onay vermedi. Birkaç defa böyle bir şey söylemeye veya ima etmeye çalıştı. Fakat hep azarlanma ve kavga ile son buldu.

O daha küçük bir çocukken babası Alba askerdi. Birçok savaşa katılmış ve ailesinden uzun süreler ayrı kalmıştı. İyi bir asker ve iyi bir savaşçı olması, başına gelenlere engel olmamıştı. Katıldığı zorlu bir savaşta bacağından kötü bir yara almıştı ve iyileşememişti. Ölmesine sebep olabileceği için acı dolu bağırtılar içinde bacağını kesip ve dağlamışlardı. Döndükten sonra kendini eve kapatmış ve dışarıya çıkmaz olmuştu. Bir gün karısını gizli gizli ağlarken gördüğünde bundan sonraki hayatları için endişeye kapıldı. Bu kaygı ile önce marangozda yaptırdığı takma bacak sayesinde ayağa kalktı ve bu durum cesaretini artırdı. Daha sonra bacağı karşılığında aldığı bir miktar para ve tükenmeye yüz tutmuş birikmişleri ile bir kasap dükkânı açtı. Karısı Taya ile el birliği yapıp durumun üstesinden geldi ve hayatını yoluna koydu. Kendi yaşadıkları onun başına gelmesin diye oğlunun asker olma gibi bir düşünceye kapılmasını hiç istemiyordu.

Ailece masanın başında birikmiş, akşam yemeğini yedikleri sırada kapı dövüldü. Kapıya yakın oturan Taya açmak için yerinden kalktı.

“Mis gibi yemek kokuları alıyorum.” dedi gelen kişi kapı açılır açılmaz.

“Hoş geldin Honesto!” dedi Taya.

İçeriye girdi ve hemen masaya oturdu.

“Bu kadının yemeklerine bayılıyorum. Alba, çok şanslısın!” dedi ve onun tabağından aldığı et parçasını ağzına attı.

“Hoş geldin! Uzun zamandır görünmüyordun.” dedi Alba ve yanında duran şarap bardağını ona uzattı.

“Bu günlerde çok çalışıyoruz. Askerler ile uğraşmak kolay olmuyor. Eskisi gibi değil artık, şimdiki gençler bir tuhaf.” diyerek karşılık verdi Honesto.

Honesto ile Alba yıllarca beraber savaşmıştı. Şimdi ise şehrin kale komutanıydı. Sık sık ziyaretlerine geliyordu. Erk’in kılıcı öğrenmesine ilk birkaç yıl gizlice yardım etmişti. Ona bazı şeyler öğretmişti ve kendi kendine nasıl geliştiğini bir tek o biliyordu. Alba’nın oğlu konusundaki düşüncelerini bildiği için ona askerlik lafını edemiyordu. Üstelik kılıç eğitmenliği yaptığını duysa onunla fena bozuşurlardı. Ama Erk’in hayallerini de biliyordu.

“Buraya bir şey söylemeye geldim. İmparatorluk tarafından gönderilen bir ulak bu gün haber getirdi. Yarın baş şehir Altum’a gidiyorum. Söyleyeceğim şu ki Erk’in benimle gelmesini istiyorum.” dediğinde Alba’nın kaşları çatıldı.

“Neden böyle bir şey istiyorsun? Onun burada işi var, gidemez.” dedi sinirli bir ses ile Alba.

“Alba, onu götürüp asker yapacak halim yok! Bunu istemediğini herkes biliyor. O kaç yaşına geldi ve bu şehirden başka bir yer görmedi. Üstelik savaşa da gitmiyoruz.” diyerek aynı ses tonu ile karşılık verdi Honesto.

Alba, kafasını önüne eğen oğluna bakıyordu. Kendini biraz suçlu hissetmişti. Sözünden çıkmayan oğluna aslında izin verebilirdi, fakat askerler ile gitmesi onun için sıkıntıydı.

“Gitmek istiyor musun?” dedi Alba oğluna.

Kafasını yavaşça kaldıran Erk:

“Gitmek isterim.” dedi.

“İşler ne olacak peki? Kim yardım edecek sen gelene kadar? Küçük bir tavuğu dahi kaldırsa belini tutan annen mi? diyerek sorular sordu Alba.

“Salpa’ya söylerim ben gelene kadar yardım eder.” dedi Erk.

Babası buna gülerek karşılık verdi.

“Tembel, iş bilmez yağ tulumu Salpa mı?

“Yolculukta avladığımız hayvanların etlerini pişirecek bir et ustası da lazım.” dedi Honesto gülerek.

Taya, kocasının gözlerine baktı ve gitsin der gibi bir kafa hareketi yaptı. Oğlunun bu yolculuğa gitmeyeceği takdirde çok üzüleceğini biliyordu. Erk’in bu halini gören kocasının da pişman olacağına emindi. Çünkü onları çok iyi tanıyordu.

Annesi sayesinde izni alan Erk, hemen gidip Salpa ile konuştu ve ikna etti. Daha sonra hazırlık yapmaya başladı. Çok sevdiği Honesto ile eğlenceli bir macera yaşayacaktı. İlk defa bu kadar uzağa gideceği için heyecanlıydı. Aklında bir şey vardı fakat sormaya korkuyordu. Cesaretini topladı ve babasının yanına gidip çekingen bir şekilde:

“Senin şu kılıcı yanıma alabilir miyim?” dedi.

“Onun ile ne yapacaksın? Üstelik kılıçtan ne anlarsın?” dedi Alba.

“Baş şehre gittiğimde öyle bir kılıç ile ilgi çekici olabilirim. Tatil gibi bir şey olacak sonuçta. Biraz havalı olmak fena olmaz.” diyerek cevap verdi Erk.

Alba, biraz düşündükten sonra:

“Benim için değerini biliyorsun. Bu sorumluluğu almak istiyorsan, sen bilirsin. Ama unutma kaybedersen…” dediğinde çocuğun gözleri güldü.

“Bana güvenebilirsin.” dedi ve koşarak kılıcı yerinden çıkarıp çantasının yanına koydu.

Kılıç, Alba için çok değerliydi. Kutsal topraklar dedikleri Santcus’daki bir tapınaktan hediye etmişlerdi. Oldukça güzel ve gösterişli bir kılıçtı. Alba, askerlik günleri sona erdikten sonra o günleri hatırlatacak her şeyi atmıştı. Sadece o kılıcı saklamıştı.

Sabah erkenden çantası ve kılıcı ile kapının önünde Honesto’nun yollarını gözlüyordu. Bir süre sonra atının üzerinde Honesto gözüktü. Arkasında altı asker ve en sonda üzerinde kimse olmayan bembeyaz bir at vardı. Erk, heyecanla içeriye girdi ve haber verdi. Annesi ile babası dışarıya çıktı. Beyaz atı Erk için getirmişti. Onun yaşantısını yakından bilen Honesto gencin mutlu olmasını istiyordu. Annesi ve babasını öpüp atına bindi.

“Ona iyi bak Honesto!” dedi Alba.

Honesto, kafasını tamam der gibi sallayarak gülümsedi. Birkaç metre uzaklaşanların arkasından bağıran Taya:

“Erk, yolculuğun tadını çıkar!” dedi ve sulanan gözlerini sildi.

En öndeki Honesto ile yan yana gidiyordu. Şehri arkada bıraktıkça metrelik orman gülü ağaçlarının sayısı artıyordu. Şehrin etrafını sıkı sıkı sarmışlardı. Yaşadıkları yere Gül Şehri ismini verende bu rengarenk ağaçlardı.

Belli bir süre sessizce yola devam ettiler. Erk ile konuşmak için kafasını ona çeviren Honesto kılıcı gördü.

“Bu babanın kıymetli kılıcı değil mi?” dedi.

“Evet Honesto! Biraz havalı olmak için yanıma almak istediğimi söyledim, o da izin verdi.” dedi Erk.

Honesto, daha önceki savaşlarını ve Alba ile neler yaptıklarını anlatıyordu aralıksız. Erk, kulaklarını açmış ve bu dinlediklerinin bir kelimesini bile kaçırmıyordu. Beyaz atı üzerinde ilerlerken keyfine diyecek yoktu.

Hava kararmaya başladı ve geceyi geçirecekleri güzel bir yer bulup kuruldular. Askerlerin yaktığı ateşin etrafında toplanıp yanlarında getirdikleri yemekleri yediler.

“Talihsizliklerin peşimizi bırakmadığı bir gündü. Baban ve ben birliğimizden ayrı düştük, düşman topraklarında beş geceye yakın tek başımıza kaldık. O zaman neler yediğimizi söylesem inanamazsın.” dedi Honesto.

Ateşin ışığı eşliğinde bir süre daha sohbet edip uyudular.

Güneş aydınlığını yeni yeni gösterirken hazırlanıp yola koyuldular. Öğlen saatlerine doğru konuşmayı bırakıp öylece ilerlerken, Honesto herkesi durdurup sessiz olmaları için uyardı. Atından indi ve yol kenarındaki çalıların arasından kafasını uzatıp baktı. Elindeki yaya taktığı oku o yöne çevirdi. Erk ve diğerleri onu izliyordu. Oku bırakması ile birlikte tepinme ve koşuşma sesleri geldi. Honesto, eliyle onları yanına çağırdı. Oraya gidip çalıların arasından baktıklarında yerde yatan bir geyik gördüler. Kulakları çok keskindi. Bir grup geyiğin çalıların arkasındaki seslerini, diğerleri farkına varmamışken o duymuştu.

“Bu gün kasabın oğlu Erk’in marifetlerini göreceğiz çocuklar!” dedi Honesto gülerek.

Hava kararmadan geceyi geçirecekleri bir yerde durdular. Erk, yanında getirdiği bıçağı ile havyanın derisini ustalıkla yüzüp, iç organlarını temizledi. Annesinden öğrendiği güzel aromalı bitkilerden yaptığı sosu etin üzerine sürüp pişirdi ve herkese güzel bir ziyafet sundu. Yolculuğu oldukça eğlenceli geçiyordu. Honesto, onun mutlu olması için her şeyi yapıyordu. Belki de kendi çocuğu olmadığı için yakın arkadaşının evladına oğlu gibi davranıyordu. Neşeli bir şekilde geçirdikleri bu günün ardından epeyce yorulmuşlardı ve uzandıkları gibi uykuya daldılar.

Saat, gece yarısını geçeli fazla olmamıştı. Herkes ay ışığı altında mışıl mışıl uyuyordu. Nöbetçi olan asker ihtiyacını görmek için ağaçların arkasına doğru gitti. İşini bitirip nöbet yerine geleceği sırada, karanlığın içinden bakan bir çift kırmızı ve parlak göz gördü. Gözlerini ovuşturup tekrar baktı ve bir şey yoktu. Uykusuzluktan olduğunu düşündü ve yerine geçti. Otururken bu seferde çıtırtılar duydu ve arkasına döndü. Kırmızı gözler ona bakıyordu ve bu kez bir çiftten daha fazlaydı. Diğerlerini uyandırmak için bağıracaktı ki, üzerine atlayan bir mahlukat onu ormana sürükledi. Askerin canhıraş bağırtılarına herkes uyandı. Kılıçlarını aldılar ve savunma pozisyonuna geçtiler. Neler olup bittiği hakkında en ufak fikirleri yoktu. Diğer askerin sesleri kesilince, ormanın içinden yaklaşan ayak sesleri duyulmaya başladı. Yerdeki otların çıkardığı çıtırtılar gelenlerin birden fazla olduğunu söylüyordu. Aynı korkunç gözler bir bir kendini gösterdi. Bununla kalmadılar. Yukarı doğru uzanan kulakları, dört sivri tırnağın bulunduğu parmakları, toynak benzeri ayakları ve kılla kaplı vücudu ile bir tanesi ortaya çıktı. Kırmızı parlak gözlerin altında bir burun yoktu. Üst dudağını kaldırdığında altındaki sivri dişler, bütün ürkütücülüğü ile belli oluyordu. Bir insan ile aynı boydaydı.

Honesto ile Erk beş askerin arasında duruyordu. Diğer yaratıklarda meydana çıktı. Altı tane ve hepsi birbirinin aynısıydı. Askerler bağırarak ve kılıç sallayarak onları uzaklaştırmaya çalışıyordu. Oldukları yerden kımıldamayan yaratıklar öylece onlara bakıyordu. Askerlerden biri dayanamadı ve önde durana kılıcını saplama girişiminde bulundu. Ancak kılıç yaratığa zarar vermedi. Bunun üzerine öndeki çığlık gibi bir ses çıkardı ve saldırıya geçtiler. Kılıçlar onlara işlemiyorken, yaptıkları hamleler askerlere zarar veriyordu. Birini daha çekip karşılarında paramparça ettiler. Bunun üzerine ortada bekleyen Erk, babasının kılıcını iyice kavradı.

“Kaçmamız lazım, kılıçla ölmüyorlar.” dedi Honesto.

Yaratıklar bir kerede saldırmıyordu. Bekleyip aniden birini çekmeye çalışıyordu. Sanki oyun oynuyorlardı. İsteseler saniyede hepsini öldürebilirlerdi. Honesto ve Erk, ortadan çıkıp kılıçları ile savunmaya katıldılar. Biraz bekledikten sonra bir atak Honesto’ya doğru yapıldı. Yanında duran Erk, bütün gücüyle uzanan ele bir kılıç darbesi indirdi. Yaratığın eli yerdeydi. Erk’in kılıcı çirkin mahluku yaraladı. O ve diğerleri çığlıklar atarak tepinmeye başladı. Daha sonra üzerlerine saldırmaya başladılar. Askerler ve Honesto, kılıçlarıyla savunma yaparken ölümcül darbeleri Erk indiriyordu. Dükkânın arkasında kendi kendine yaptığı kılıç dövüşlerini bu yaratıklara karşı uyguluyordu. Eli kesileni öldürdü ve bir başkasını yaraladı. Bu sırada askerlerde yara alıyordu.

Güçleri bir hayli tükendi. Yaralı bir asker, Honesto, Erk ve iki yaratık ayakta kaldı. Pes etmeye niyetleri yoktu. Ayağından çektikleri askeri hemen öldürdüler. Artık ikiye ikiydi. Biri Honesto’ya, diğeri Erk’e saldırdı.

Erk, üzerine gelen sivri pençelerden ustalıkla sıyrılıyordu. Gözünü düşmanından ayırmadan her hareketini takip ediyordu. Şimdi kafa karıştırma sırası ondaydı. Yaratığın etrafında dönmeye başladı. Bir eline de bıçağını aldı ve aynı şekilde devam etti. Yaratık da çok temkinliydi ve onun dikkatini dağıtmalıydı. Biran elindeki bıçağı ona doğru fırlattı. Yaratık bıçağa hamle yaparken, Erk şimşek gibi bir hızla onun karnında büyük bir kesik açtı ve iç organlarını yere döktü.

Honesto, kendini savunmaktan bitkin düşmüştü. Kılıcı kaldıracak hali yoktu. Sırtını yasladığı ağacın altından kıpırdayamadı. Kolları iki yana indi ve üzerine gelen yaratığın gözlerinin içine baktı. Bu şekilde ölmek asla aklına gelmezdi. Yaratık, elini yavaşça onun boynuna doğru götürürken gözlerini kapattı. Bütün yaşantısını düşündü. Ama boğazına geçirilen tırnakları beklerken, yüzüne sıçrayan sıcak bir sıvı hissetti. Gözlerini açtığında önünde başsız bir yaratık duruyordu. Kasabın oğlu Erk, onun kafasını uçurmuştu.

Erk, ağacın dibine çöken Honesto’nun yanına oturdu. Bir süre o şekilde kaldılar. Gün ağarmaya başlıyordu. Artık Antum’a gidemezlerdi. Başlarına gelenlerin kanıtı olarak yaratık cesetlerinden birini ata yüklediler. Yaşadıkları bu korku dolu anların getirdiği suskunluk ile Gül Şehri’ne doğru yola çıktılar.

Yolculuk” için 4 Yorum Var

  1. Agape dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Öyküdeki fantastik havayı sevdim. Yine de böyle bir konu için oldukça kısa bir metin olmuş. Konu kişiden kişiye, hayat hikayesinden başka bir hayat hikayesine çok hızlı geçiyor. Bu yüzden ilk başlarda okurken ve hikayeye girmekte zorluk çektim. Biraz daha esnetilmesi ve daha rahat betimlemelerle geniş geniş anlatılması gerektiğini düşünmeden edemedim. Belki kelime sınırı yüzünden öykü çok koşturuyormuş gibi geldi. Diğer açıdan da sanki bir an evvel şu çatışma sahnesi gitmek istemişsiniz gibi bir hava sezdim. :slight_smile: Fantastik içerikleri olan öyküleri severim. Bunu da beğendim. Sadece bir parça eksik ve aceleci buldum. Yazma heyecanıyla belki siz de aceleci davrandınız. Bazen insan kafasındaki noktaya ulaşmak isterken acele edebiliyor. Mesela ateş başındaki hikayeyi dolu dolu okumak isterdim. Saldıran yaratıkları önce Sentor sandım ama ayakları kaç tane belirtmediğiniz için arada kaldım. Dört ayaklı mı yoksa iki ayaklı mı bilemediğinden kafamda üç ayaklı kalakaldılar. :smiley: Atmosferi biraz daha yoğun betimleseydiniz daha da ürkütücü bir hale dönüştürebilirdi. Erk bu hikaye hakkında ne düşünürdü bilmek isterdim. Her ne kadar tahta kılıçla antrenman yapsa da ufak tefek yaralar almasını isterdim ana karakterin çünkü ben hero mantığındaki kusursuz karakterlerin aslında sırf bu sebeple kusurlu olduğunu düşünürüm. Kaşı gözü açılsaydı biraz fena olmazdı :smiley: Her halükarda sürükleyiciydi. Nicelerini yazmanız dileği ile…

  2. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim. Şu hızlı gitme işini yapmayayım diyorum da galiba biraz aceleciyim. Haklısınız. Ondan kurtulursam iyi olacak. Görüşmek üzere☺️

  3. Selam,

    Öyküyü ve Agape’nin yazdıklarını okudum sizin sorununuz aslında güçlü bir yönünüzden kaynaklanıyor:

    “Ciddi geniş bir hayal gücü ve evren oluşturma güdüsü ile bunu 5.000 kelimede anlatma telaşı…”

    İşte bu yüzden koşuyor öykünüz. Bunu çözmek gerekir mi, çözerseniz hayal gücünüz kısıtlanır mı? Buna siz karar vereceksiniz.

    Bİrkaç “de,da”'nın ayrılması ile gizli özne kullanımı yerine özne kullanımı gibi yöntemlerle yazının prestijini arttırabilirsiniz.

    Herşeyin sonunda bir çırpıda ve beğenerek okudum aslında öykünüzü; özellikle son yaratığın uçan kafası ve kanının Honesto’nun üzerine sıçraması sahnesini “Süper” diyerek okudum. Yalnız arkadaşlarını gömselermiş daha iyi olurmuş :slight_smile:

    Kaleminize sağlık…

  4. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Yaptığınız yorum ve tavsiyeniz için çok teşekkür ederim.

    Bu arada ölü gömmenin henüz öğrenilmediği zamanların olduğu bir evren oluşturmuşum galiba☺️

    Görüşmek üzere :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!