Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dimyat’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmamak Lazım

Derin bir nefes aldı Yukio Noragami. “İnsanlığın kurtuluşu için,” dedi titreyen sesindeki gerginliği iliklerinde hissederek. Bunun için yetiştirilmişti. Albay Naragata göreve onun seçildiğini söylerken öyle demişti: “Sen, bunun için doğdun evlat.”

Yutkundu Yukio. Bunun için doğduğu söylenmişti ama o buna inanıyor muydu? İnanmasa da değişen bir şey olmayacaktı. Görevi reddetmek kendinin ve ailesinin hatta şu aşamada ülkesinin adına leke sürmek demekti. Hem görevi hangi gelecek için reddedecekti ki? İnsanlığın yok oluşunu izlemek için mi?

Yüzbaşı Yukio Noragami ikinci nesil bir kamikazeydi. Kendi neslinin ilk temsilciydi. İlk nesil Amerika Birleşik Devletleri donanmasına karşı İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşmıştı. Amerikan gemilerine intihar dalışları yaparak tarihte iz bırakan bir olayı gerçekleştirmişlerdi. Şimdi Yukio Noragami de atalarının huzuruna başı dik çıkabilmek için onların cesaretini tekrarlamalıydı.

“Protokol başlatılıyor,” dedi uçağın yönetici yapay zekâsı. “Tarih: İki bin yüz otuz dokuz. Kasımın yirminci günü. Yüzbaşı Yukio Noragami. İmparatorluk Hava Kuvvetleri. Onaylıyor musunuz?”

“Onaylıyorum.”

“Not düşmek ister misiniz?”

“Evet.”

“Kayıtta. Lütfen konuşun.”

“Ben Yüzbaşı Yukio Noragami. Ülkem ve insanlığın kurtuluşu için Amerika Birleşik Devletlerinin batı kıyısına ilk fırtına bombasını atarak Üçüncü Dünya Savaşını başlatacağım. Dönüşü olmayacak bu saldırının dahil olduğu direnişimizin ilk kamikazesi olmaktan her zaman onur duyacağım. Başarısız olmam durumunda yedeğim olan Türkiye Cumhuriyeti Hava Kuvvetlerinden Yüzbaşı Vecihi Şahin’in yarım bıraktığım işi başarıyla tamamlayacağından hiçbir şüphem yoktur. Teşekkür ederim.”

“Kayıt tamamlandı. Teşekkürler Yüzbaşı. İnsanlık bu fedakârlığınızı asla unutmayacak. Protokol devam ediyor. Kalkış için kontrol pilota devredildi. Kontrol sizde efendim.”

Yukio Noragami ağlıyordu. Öleceği veya kendiyle gurur duyduğu için değil. Yıllarca kendi türünü acımasızca katleden insanoğlu adına utandığından ağlıyordu. Gerçek düşmanının yanı başındaki kardeşi olmadığını bu kadar geç anlamış olmasından dolayı ağlıyordu. Onun kalkışını izlemekte olan komutanlarına baktı. Neredeyse dünyanın bütün ülkelerinden hayatta kalan ordu komutanları ona selam vermekteydi. O da onları selamladı.

Amerika Birleşik Devletlerinin batı kıyılarını ABD’ye savaş açmak için bombalamayacaktı. Hayır, bunun için yapmayacaktı. Bu sefer düşman emperyalistler veya komünistler veya faşistler değildi. Bu sefer düşman kendi türümüzden değildi. İşgalciler dünya dışından gelmişlerdi. “O adamın sözünü dinlemeliydik,” diye düşündü Yukio. Kastettiği kişi Hawking’di. Uzaya sinyaller göndermememizi ve sinyal gelirse yanıt vermememizi söylüyordu. Ama biz ne yaptık. “Biz buradayız!” diye bağırdık. O iğrenç yaratıklar da gelip gezegenimizi işgal ettiler.

Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa, Afrika kıtaları işgal edilmiş, milyonlarca insan ölmüş, milyonlarcası yurtlarından sürülmüştü. Amerikan kıyılarına yapılacak olan bu ilk saldırı direnişin ilk adımı olacak, bağımsızlık ateşinin ilk kıvılcımı böyle yakılmış olacaktı. Ya başaracaklar ya da yok olacaklardı. Fırtına bombaları işe yararsa kurtuluşları için bir umut doğacak, bütün Asya’dan saldırılar ardı ardına başlayacaktı.

Fırtına bombaları atıldıkları bölgelerde yapay kasırgalar oluşturan bombalardı. Ve her uçak bir bombaydı. Aslında pilotlar uçakları değil bombaları uçuruyorlardı. Uçak kıyıya yakın bir bölgede dalış yapacak ve infilak ettiğinde kasırgalar oluşmaya başlayacaktı. Onları yok etmek için başka bir çözüm bulamamışlardı. Dünyanın kendisini silah olarak kullanacaklardı.

“Işınlanma için uygun yüksekliğe ulaştık,” dedi uçağın yönetici yapay zekâsı. “Kontrolü bırakmayın. Işınlanma ortalama beş saniye sürecek. Saldırı için tetikte olun. Unutmayın kasırgaların oluşması için suya çakılmanız gerekmektedir.”

Yukio gözlerini kapadı. Işınlanma esnasında hep midesi kalkar, sanki vücudunu değiştiriyormuş, başka bir bedene taşınıyormuş gibi bir his yaşardı. İçinden saymaya başladı. Yüzünün gerilmeye ve karıncalanmaya başladığını hissediyordu. Nefesi bir an kesildi. Kalbi bir an durdu. Sonra tekrar atmaya başladı. “Işınlanma başarılı.”

Yukio gözlerini açtı. Önünde bir sahil ve sahil boyunca dizilmiş binlerce gemi vardı. Gemilerin hepsi ahşap ve yelkenliydi. Yukio gözlerine inanamadı. Hayal görüyor olmalıydı. Eli hemen burnuna gitti. Burnu kanamıyordu. Sarsıntı geçirmiş gibi de hissetmiyordu. Ayrıca bu kıyıyı bir yerden tanıyor gibiydi. Birden hatırladı. Burası Kyushu adasıydı. Ama burada ne işi vardı? Birleşik Devletlerin batı sahillerini görmesi gerekiyordu.

“Bilgisayar burası neresi?”

“Kyushu adası efendim.”

“Şu an hangi yıldayız?”

“Bin iki yüz seksen bir, efendim.”

“Bunlar da Moğol gemileri mi?”

“Evet, efendim.”

Yukio’nun tahmin ettiği gibi şu an 1281 Moğol-Japon Savaşı’nı seyretmekteydi. Işınlanma esnasında bir sorun çıkmış olmalıydı. Zaman sıçramaları olma olasılığı çok düşük demişlerdi ama o düşük ihtimal başına gelmişti. “Umarım Vecihi başarır,” diye geçirdi içinden.

Onu geri çekmeleri birkaç gün sürerdi. Yapacağı tek şey hiçbir şeye karışmadan burada beklemek olacaktı. İhtiyacı olan her şey uçakta mevcuttu. Üstelik tarihe canlı bir şekilde tanıklık etme şansı bulmuştu.

Bu savaş kamikazenin görüldüğü savaştı. Kutsal Rüzgâr’ın Moğol gemilerini paramparça ettiği ve Japonya’yı işgalden kurtaran savaş. İkinci Dünya Savaşı’nda intihar pilotlarına kamikaze denmesinin nedeni buydu. Yaklaşık dört bin Moğol gemisi bu savaşta yok olmuştu. Daha doğrusu birazdan yok olacaktı.

Yukio arkasına yaslandı ve izlemeye koyuldu. Moğollar sahile çıkartma yapmaya başlamıştı. Henüz ortalarda fırtına da gözükmüyordu. Deniz dalgalı bile değildi. Beklemeye devam etti Yukio ve aradan saatler geçti. Bir ara uyudu. Uyandığında değişen bir şeyin olmadığını gördü. Moğollar saldırılarını sürdürüyor ve gemileri yerli yerinde duruyordu.

“Bilgisayar, fırtına olasılığı şu an kaç?”

“Hesaplıyorum, efendim. Şu an fırtına olasılığı yok, efendim.”

“Önümüzdeki birkaç gün için hesapla.”

“Önümüzdeki bir ay boyunca fırtına olasılığı yok, efendim.”

Yukio Noragami’nin aklı iyice karıştı. Fırtına olasılığı yoksa kamikaze nasıl oluşacak, binlerce gemiden oluşan Moğol donanmasını nasıl yok edecekti? Gerçekten gök yarılıp güneş tanrıçası Amaterasu çıkıp nefesiyle bu gemileri yıkacak hali yoktu herhalde. Yukio kendi tarihine saygı duyardı fakat masal ile gerçeği de ayırmayı bilirdi.

Bilgisayara fırtına olasılıklarını birkaç defa daha hesaplattı. Her seferinde sonuç aynı çıkıyordu. En sonuncusunda bilgisayarın yapay zekâsı şöyle dedi: “Efendim siz fırtına bombasını buraya atmadığınız sürece burada fırtına falan çıkmayacak.”

Yutkundu Yukio. Bunun için mi buraya gönderilmişti? Zaman sıçraması bunun için mi gerçekleşmişti? Japonya’nın işgalini o mu önlemişti? Zihni allak bullak olmuştu. Belki de uzaylı işgalini tarihin akışını değiştirerek önleyebilirdi. Kamikaze gerçekleşmezse tarihte hiç işgal edilmemiş Japonya işgal edilir ve insanlık tarihi başka şekilde şekillenirdi. Ama o zaman halkı Moğol ordusunun çoğunluğunu oluşturan Çinliler tarafından asimilasyona uğrar, belki tarih sahnesinden bile silinirlerdi. Milletinin yok olmasını istemiyordu. O ülkesini seviyordu. Hem tarihin akışını değiştirse bile uzaylılar mutlaka bir gün geleceklerdi. Belki o zaman bu teknolojiye bile sahip olamayacaklardı. Ama daha fazlasına da sahip olabilirlerdi. Çok fazla olasılık vardı.

“Bilgisayar şu an kamikaze gerçekleşmezse tarih akışı nasıl şekillenir?”

“Çok fazla değişken ve olasılık var efendim. Binlerce alternatif evren oluşuyor. Sırayla betimleme mi ister misiniz?”

“Hayır. Sağ ol.”

Bu yanıtı alacağını biliyordu Yukio. Yine de şansını denemek istemişti. Ne yapacaktı? Kaderin ona yüklediği görevi sessizce yerine getirip tarihin doğal akışının devam etmesini sağlamalı mıydı? Yoksa müdahale etmeyerek bu akışı değiştirip daha iyi bir gelecek mi ummalıydı?

Kafayı yemek üzereydi Yukio Noragami. O sırada aklına akademiden yeni mezun olmuş genç bir subayken yaşadığı bir anı geldi. Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nde yeni görevlendirilmişti. O zaman işgal henüz gerçekleşmemişti. Dünyanın birçok ülkesinden onlarca genç pilot bir araya gelmişlerdi. Orada dostlar edinmişti. Onlardan biri de bu görevdeki yedeği olan Vecihi Şahin’di. Vecihi ile dostlukları o zamana dayanıyordu. Genç erkekler olarak görev zamanları dışında geceleri gezmeye çıkıyor, flört edecek genç hanımlar arıyorlardı. Fakat Vecihi hiçbir zaman böyle bir işe yeltenmemişti. Çünkü evliydi. Bir gün Yukio ona karısının burada olmadığını ve şu kızlardan biriyle birkaç gün takılsa bile haberi olmayacağını söyledi. Vecihi ise sırıtarak şu cevabı verdi:

“Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak lazım.”

Yukio hiçbir şey anlamadığını söylediğinde Vecihi bir kahkaha patlattı. Çünkü halkına ait bir deyimi söylemişti ve kelimeler ona bir şey ifade etmiyordu. Vecihi keyifle açıklamaya koyulmuştu:

“Biz bu deyimi daha iyisini elde etmek uğruna elindekileri de kaybeden insanlar için kullanırız. Buradaki kızlar sizin için bulgur çünkü evde bulgurunuz yok. Ama benim evimde bulgurum var ve bu kızlar açık söylemek gerekirse pirinç bile değiller. O yüzden evimdeki bulgurdan olmak istemiyorum. Ayrıca ben evimdeki bulguru seviyorum.”

Bu güzel açıklama o zaman Yukio’yu çok güldürmüştü. Şimdi ise ona yol gösteriyordu. Harekete geçmemesi daha kötü bir gelecek demek olabilirdi. Milletinin tarih sahnesinden silinip gitmesi olabilirdi. Evet, insanlık olarak çok büyük acılar yaşamışlardı ve yaşıyorlardı ama hatalarından az çok ders almışlar, belli değerlere sahip olmuşlar ve kendi zamanında bir araya gelebilmişlerdi. Bunları kaldırıp çöpe atamazdı. Kaderin ona yüklediği misyonu yerine getirmeliydi.

“Bilgisayar, en etkili fırtınanın oluşması için çakılacağımız yeri belirle.”

“En etkili fırtınayı oluşturmak için çakılacağınız nokta ekrana yansıtıldı, efendim.”

“Seninle bu görevi gerçekleştirmek bir şerefti bilgisayar.”

“Adım Mikami, efendim. Ayrıca o şeref bana aitti.”

“Öyle mi? Hoşça kal, Mikami.”

“Hoşça kalın, Yüzbaşı Yukio.”

Böylelikle Yüzbaşı Yukio Noragami fırtına bombasını aktif hale getirip harekete geçti. Belirlenen noktaya dalış yaptı. Ülkesinin sularına çakılırken yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.

Dimyat’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmamak Lazım” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba Emre.
    Ellerine sağlık. Keyifli bir öyküydü. Teknolojinin çok geliştiği bir yılda pilotlu uçak göndermek kafamı kurcalamıştı ama öykünün ilerleyen satırlarında cevabımı almış bulundum.
    Zaman ile ilgili mevzuları seviyorum. Bu yüzden öykün çok hoşuma gitti.
    Ellerine sağlık.

  2. Merhaba Umut.
    Sanırım birkaç plothole oluşmuş. Gelecek hikayede daha dikkatli olmaya çalışacağım. Yorumun için teşekkür ederim.

Umut Kulen için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *