Öykü

Doğum

“Bakalım şimdi, peristalsis hareketi neymiş.”

Kanal şeklindeki bir organda (yemek borusu bağırsak, fallop borusu vb.) duvar kaslarının birbiri arkasına kasılıp gevşemesi sonucu, içeriği ileriye doğru yönlendirici dalga şeklinde hareket; peristalsis.

“Hassiktir, bu da değil. Koltuğu Kara Delik’e benzetince ilgili bilimsel bir şey sanmıştım ben de…”

Bu kendisi büyük ama benim hayatımdaki etkisi küçük olan fenomenle ilgili her şey, bir internet platformuna yazdığım pek de iyi olmayan bir öyküye gelen yorumla başladı.

Hikâye basitti. Birkaç ay önce, bilim insanı Katie Bouman insanlık tarihinde ilk kez bir kara deliği görüntülemeyi başardığında, aylık bazda öyküler yayınlayan –ve söz konusu “pek de iyi olmayan” öykümün de yayınlandığı- platforma o ayki konunun “Kara Delik” olmasını beklediğimi yazmıştım. Bu bilimsel gelişme sıcaklığını yitirdikten sonra ve ben ümidimi kesmişken platform, öykü konusu olarak kara deliği seçti. Bu seçim benim ünlü “pek de iyi olmayan” öykümün devamına rast geldi. Bir kullanıcı arkadaşım da öykümün içeriği hakkında kibarca ve kırıcı olmadan yorum yazdı. Biraz da öykünün durumunu savuşturmak için sanıyorum platformun, benim birkaç ay önce öngördüğüm kara delik temasını seçtiğini de belirtmeyi uygun gördü. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Sanki ben Katie Bouman ve kara delik de benim hayatımın takıntısı olmuştu.

Ne yazmak istediğimi bilmiyordum ama ne yazmak istemediğimi biliyordum. Bir Interstellar öyküsü yazmayacaktım.Çünkü zaten yazılmıştı.

Bir metafor bulmalıydım, çünkü ben kara delik temasını öneren adamdım. Türkiye standartlarında bu, Katie Bouman’ın başarısından az bir iş de sayılmazdı. Sonra algım hızlandı ve odağım dağıldı. Türk bilimkurgusunun açmazlarını düşünmeye koyuldum. Sonuçta bilimsel düzeyde ve uzay yarışında çok gerilerde –hatta ikincisinde yok sayılabilecek- bir ülkeden çıkacak bir “bilim” kurgu işi ne derece inandırıcı olabilirdi? Yani tamam iyi kötü kurguyu becerirdik ama bilim kısmı ne olacaktı? Tamam, onu da speküle ederdik ama soru aynıydı; bu ne kadar inandırıcı olurdu? İki yolla belki bu sorun aşılabilirdi. Bir Japon sahtekârlığına kaçılabilirdi –Japonlara sataşmamın sebebi benim cyberpunk ile ilgili aklıma gelen tüm fikirleri büyük bir istikrarla zaten yapmış olmalarından, barışçıl görünüşleriyle bizleri aslında yediklerine dair inancıma kadar geniş bir varyasyon göstermektedir- ama tarihsel süreç ve teknoloji düzeyi bu seçeneği yine imkânsıza yakın kılıyordu. İki; bilim falan unutulup biraz daha felsefik takılınabilirdi. İşte Solaris veya Stalker gibi. Zaten bütün bilimkurgu yarışmaları da kelime sayısını kısıtlayarak bunu salık vermiyor muydu? Bir dünya kurma, olay örgüsü ve lore oluşturma,parlak bir fikir veya twist bul ya da bir düz yazı şiiri yaz, egzistansiyalist olsun. Bu şartları becerebilmeyi küçümsemediğim gibi özgünlük çabasına da saygı gösteriyordum aslında. Bununla birlikte megalomanlıkla kompleks arasındaki ince çizgiyi aklımdan çıkartamadığım gibi tek tipleşme konusundaki rezervlerimi de koruyordum. Uyanmamı sağlayan iç ses acımasız ama haklıydı “Çok biliyorsan roman yaz.”

Uyanmayı başarmış olsam da mahmurluğum devam ediyordu. Önce Interstellar’dan hareketle aklım Matthew McConaughey’e oradan da nedense hep onunla karıştırdığım Owen Wilson’a gitti. Bu iki oyuncunun son derece farklı imajlar verdiğinin bugün farkında olsam da aklım bu sefer de özelikle Owen Wilson’un 2001 yapımı Behind The Enemy Lines filmine gittiğinden kendime hak verdim. Ne zaman ki Edward Norton’un popülaritesindeki düşüşün Sam Rockwell ile ilgili olduğunu düşünmeye başladım…

“Hey” dedim kendi kendime “Konu kara delik!”

Ve bir kahkaha attım.

Ne kadar uzak kalabilirdim ki? Kara delik dendiğinde aklıma ilk olarak bu gelmişti. Gerçi o kadar da sapık değildim, elbette kara delik dendiğinde aklıma ilk olarak bildiğimiz kara delik gelmişti. Hatta hatırlarsınız bu yönde bir fikir de beyan etmiştim. Bununla birlikte aklıma ilk gelen metafor vajinaydı. İlkel benlik, sürüngen beyin ya da sığ ve sığlığıyla ölesiye gurur duyan maskülen bir ego diyelim; sonuçta neşelenmiştim. Garip bir şekilde, bunu yazıyor olmak da bana ayrı bir haz vermişti. Kendimi Bukowski falan sandığımdan olmalıydı. Gerçekle yüzleşmek gereksiz ve acı verici olacağından sığ maskülen dünyama biraz entelektüel derinlik katmaya, bu şekilde de kendimi yüceltmeye karar verdim. “Neden,” dedim, “kara bu işin içine giriyor?” Ne tür bir bilinmezlik aklıma bu sıfatı getiriyor? Bir arkadaşım anlatmıştı, vajinanın ağza olan benzerliği penisin parçalanması ilkel korkusunu uyandırıyormuş. O zaman oral seks de neyin nesiydi peki? Neyse, bu iş derinlikten iğrençliğe doğru gidiyordu, o manyağın araba koltuğu ve uçak kokpiti gibi mekânların erkeğe rahmin güvenliği hissi yaşattığına dair anlattıkları da vardı. Bu da sorunluydu, sonuçta kadınlar da rahimden doğmuyor muydu? İnternete bakıp bunların doğru olup olmadığını araştırabilirdim ama uzun uzun okumaya üşendim, Freud ya da Kinsey çıkabilirdi ama umurumda değildi, okumayacaktım. Konu dağılıyordu ve ben de belli bir sınırı aşmış kendimden iğrenmeye başlamıştım. Sadece yazdıklarımın cinsel içeriğinden değil Chinaski olmadığım gerçeği de üzerime geldiğinden. Bak yine yapıyordum… Faydasızdı.

Kafamı toplamak ve gerçeklerden kaçmak için çivi çiviyi söker mantığıyla gerçeklere sığınmaya karar verdim ve Katie’nin –çünkü kara delik tutkusunu paylaşıyorduk- kara delik resmini açtım. Interstellar’daki kadar etkileyici görünmedi gözüme, daha çok altın bir alyansa benziyordu. Ve bu tekrar bilinçaltıma kaçmam için yeterli oldu. Ne düşüneceğimi bilemedim.Önce aklıma Katie’nin de kadın olması ve kara deliğin şekli nedeniyle evlilik geldi. Evlilik de sonuçta iki cinsi kapsıyordu ve bunu sadece kadınlara yamamak doğru değildi. Gerçi özellikle çocuk sebebiyle bunun daha feminen bir kurum olduğuna dair bir fikrim vardı ama bu çok da moral bir yaklaşım sayılmazdı. O yüzden konuyu, her ne kadar altın alyans elmas değilse de bir başka kadın tutkusuna çekmeyi, kendime de iyilik olması açısından uygun buldum: “Diamonds are a girl’s best friend.” Bununla birlikte Marilyn benim için çok retroydu ve benim ağzıma aynı temada başka bir şarkı takıldı.

“Don’t be fooled by the rockst hat I got. I’m still, I’m still Jenny from the block…”

Artık kara delikten de kara delikle ilgili bir şey yazmaktan da ümidimi kesmiştim. Ama şarkı iyi gelmişti. Milenyumun başlarına döndüm. Sweatshirt üzeri renkli tişört giydiğimiz, çenemizde bir tutam sakalla dolaştığımız günlere… Ama her güzel şeyin bir sonu vardır. Telefonuma o anda bir mesaj düştü.

Sayın müşterimiz. Avantajlı tüketici kredisi 14.taksidinizin son ödeme tarihi geçmiştir. Ödeme yapılmaması halinde idari takip başlatılacaktır. Ödeme yaptıysanız bu uyarı dikkate almayınız. İyi günler dileriz. Mersis No: 1649687181767168761

Ulan nasıl unutmuştum bunu? Operasyon yapmam gerekliydi. Bahsedilen kredi benim beş kredimden birisiydi ve kredi kartımla birleşince… Sonuçta ikramiye aylarına kadar zar zor idare ettiğim bir ekonomik operasyon gerektiriyordu. Her ne kadar yıllık toplam gelirimle şimdilik kontrolü sağlayabilsem de uzun vadede işim bitikti. Belki bir kredi daha almam gerekecekti. Ama ödemeleri geciktirerek bankadan bu krediyi alamazdım.

Saatime baktım. Saat 16.28’di. Az olsa da zamanım vardı. İnternet bankacılığına girdim, kullanıcı adı, şifre, sms doğrulama kodu derken kendimi kredi kartı taksitli nakit avans kısmına attım. İhtiyacım olan tutar 592 liraydı. Kredi kartımla kredim farklı bankadan olduğu ve kredi kartımın bankası kredimin olduğu bankaya eft yaparken tam olarak kaç lira olduğunu bilmediğim bir eftmasrafı keseceği için 600 liraya 9 taksit seçeneğini seçtim. Aslında geri ödeme tutarım artıyordu ama en azından aylık ödeme yükümlüğümün daha düşük olması için buna katlanıyordum. Para hesabıma düştü ve kredimin olduğu bankaya ET yaparken de 6 lira masraf kesildi. Kalan 2 lirayı da kredi kartıma ödeyecektim. Her operasyonda bu acınacak işlemi yaptığım için bu bir karar değil mutad bir işlemdi. Kredi kartı borcum tamı tamına 8.154 lira 45 kuruştu ve ben 2 lirasını gözüm kapalı ödedim. Elimdekini; maaş, kredi, operasyon kalıntısı fark etmeden buraya atıyordum ve asla sıfırlayamıyordum, o her geleni alıyordu. Bu meblağa bakmak sinirimi bozduğu için bu bankadan çıktım ve diğer bankaya aynı prosedürlerle girip kredi borcumu ödedim. Yeni bir iş bulmalı ya da harcamalarımı kısmalıydım. Kara delik şimdi iyi bir kaçış olmuştu, tekrar üzerinde düşünmeye döndüm.

Bilimsel kulvarda ilerlemeye karar verdim bu sefer. Nihayet denebilecek bir durumdu belki ama kastettiğim hard sci-fi bir şeyler değildi. Daha alternatif bir şey olmalıydı. O zaman aklıma, öyküleri yayınlayan platformun bağlı olduğu ana sitedeki bir yazı geldi. Buna göre karanlık madde –kara delik değil- sarmal galaksileri hızlandırıyordu. Her ne kadar kara delikler temelde içine çöken yıldızlar da olsalar ve karanlık maddeyle benzerlikleri sadece iki fenomenin de “loş” olmasından ibaretse de bir kurgu için bu bilgi bir yerlere gidebilirdi. Şöyle ki, bazı galaksilerin merkezinde galaktik kara delikler olduğu varsayılıyordu ve bunlar çekim kuvvetleriyle sarmal galaksileri döndürüyordu. Gerçi bu son galaksiyi döndürme işini Mass Effect 2’deki Omega 4 İstasyonuna giden Normandy’den mi öğrenmiştim, bir yerde mi okumuştum ya da bir belgeselde mi seyretmiştim hatırlamıyorum ama sonuçta zaten bir şeyler uyduracağım için, karanlık maddenin sarmal galaksiyi hızlandırmasından hareketle bir tür topaç teorisi, bana ümit vaad eder bir konu geldi. Kısaca ortada bir kara delik merkez vardı ve karanlık madde “loş” kardeşinin tuttuğu tekerleği sürekli vurarak çeviriyordu.

“Daha hızlı, daha hızlı…”

İster istemez kafam Interstellar’daki beşinci boyut yaratıklara gitmiş olmalıydı.Belki başka bir filme ve o filmdeki bir başka teoriye dayanmayı denemeliydim. Oradan bir şey çıkabilirdi.

Film Uzay Yolu’ydu. Hangisiydi hatırlamıyorum ama son jenerasyondaki filmlerden birindeydi.Buna göre Atılgan bir kara delik tarafından yutulmak üzereyken motorlarını –sevdiğim ama neden sevdiğimi bilmediğim adıyla warpdrive- kara deliğe atıyor ve böylece kurtuluyordu. Biraz olsun bilimle ilgilenen izleyiciler için, ki uzay Yolu’nu seven izleyicilerin bilimle ilgilenme olasılığı birazcık olsun fazladır diye düşünüyorum, bu tam bir “hassiktirordan” anıydı. İlk bakışta bir karadelikten yük atarak kurtulmak düşüncesi gerçekten de saçmaydı. Ama bilimle birazdan birazcık daha fazla ilgilenip, Uzay Yolu konusunda“Trekker”olmasanız datemel düzeyde bilgi sahibiyseniz,teori bazında ve uzak ihtimal de olsa olayın yük boşaltma olmadığını anlayabilirdiniz. Atılgan’ın motorları –warpdrive :P- anti madde ile çalışıyordu ve sahne, yapay bir anti madde kara deliğinin gerçek bir kara delikle tepkimeye sokulması yoluyla gerçek kara deliğin yok edilmesi bilimsel spekülasyonuna da yanıyordu. Tamam da bunun bana ne faydası vardı. Buradan herhangi bir kurguya girmek mümkün müydü?

Sonunda pes etmiştim. Konvansiyonel bir kurgu ortaya koyacağım yoktu. Parantezlerle dolu bir yazıyla sitedeki birkaç arkadaşa selam duruşunda bulunmuş, bir nevi nerd/geek/plaza dili ve İngilizce karışık bilgi bombardımanı ile şişinmiş ve Montaigne ile kardeş olmuştum –bilgi bombardımanı da parantezler de bitemiyordu-. Bununla birlikte belki de bilerek yapmıştım bunu, 8½ böyle yaparak iki Oscar almamış mıydı?

Elbette, sadece kendi dilimde ve doğal, minimal ve olgun, kalpten gelen ve gösterişsiz bir şey yazmak daha tercih edilebilir bir şey olurdu. Buna daha oldukça vardı sanırım, belki de hiç olmayacaktı ama Aydın ve Menekşe öykülerim bu konuda biraz olsun beni umutlandırmıyor da değildi.

Tek bir soru kalmıştı. Adı ne olacaktı? Hakkında teorilerden fazla bir şey bilmediğimiz, her şeyi elektrikli süpürge gibi çılgınca içine çeken, tek resmi bile esasen bildiğimiz anlamda resim olmayan bu fenomen hakkında yazdığım tüm bu şeylere ne isim verecektim?

Bu sırada beni dünyaya döndüren oğlumun sesini duydum.

“Baba!”

“Efendim oğlum?”

“Ne yapıyorsun?”

“İş yapıyorum.”

“Kitap mı yazıyosun?”

“Altı yaşındayım ama bilmişim diyosun. Gel biöpim.”

“Kitap mı yazıyosun?”

“Yok iş yapıyorum. Hadi sen şimdi içeri git ben birazdan gelirim yanına, azkaldı. Hadi yavrum.”

“Kitap yazıyosun biliyorum. Hep boş iş peşindesin, hep boş iş…”

“Amcanı görür gibi oldum karşımda birden. Zaten benziyosun da… Gel bi daha öpim. Hadi git içeri geliyorum.”

Oğlum da gitti.

Yo hayır söylediklerine üzülmedim. O ne derse desin kabul ederim. Aslında tüm yazdıklarımın işaret ettiği ismi gösterdi bana. Tüm bu kara delik olayının öncesini biliyoruz, olay anını da biliyoruz hatta ironiktir “olay ufku”nu da biliyoruz. Ya sonrası? İşte kurgu burada, kurgu isimde.

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Doğum” için 8 Yorum Var

  1. Seçki yayınlanırken ilk işim bu hikayeyi okumak oldu. Girişi görünce bir tebessüm ettim. Bu sefer tam gerçek hayatla alakalı bir öykü olmuş bu. Böylesini pek sevmem aslında, bana göre yazı yazmak bir çeşit gölge tiyatrosu gibidir ya da bir kaleydoskop çevirmek gibi. Tabii hikayeyi zekice buldum, orası ayrı.

  2. Öykü yazmak hakkında bir öykü yazmak. Michael Ende gurur duyardı. :sweat_smile:

    Selam Murat. Çok güzel olmuş öykü. İçten, samimi, gerçek, kafası karışık. Bu kafası karışıklık daha bir rahatlatmış sanki öyküyü. Çok gülerek okudum, sanki günlüğünden bir sayfa çekip koparmış gibi. Eh tabii bu ayki temanın fikir babası olarak güzel göndermelere sahipti. Bi ara kendimi görür gibi mi oldum ben uydurdum mu bilmiyorum ama gülümsetti oralar.

    İçinden geldiği gibi yazmışsın, çok da güzel olmuş. Sonu da pek güzel bağlandı. :+1: Görüşürüz. :pray:

  3. Şuraya bir kahkaha bırakmak istedim: hahahaha

    Bu kara delik seni baya kasmış daraltmış sanırım :smile: hani diğer seçkilere gidip de acaba kim neler dediye bakmadım değil - kısa bir süre de olsa. Göndermeler yerine ulaştı mı bilmem ama seni öykün yerine gitti. Valla en güzeli boş işleri tespit etme sorumlusu 6 yaşındaki usta olmuş. Bende de onun 4’lük versiyonu var, “annem hadi oynayalım hep okuyorsun hep yazıyorsun ne olacaksa” diyen türden

    Eline sağlık, çok beğendim

  4. Çok teşekkürler Müge,

    Beğenmene çok sevindim. Söylediğim gibi seçkinin haberi olmasa da ben bir baskı hissettim nedense. :grinning:

    Göndermeler anlaşılmış o da keyifli oldu.

    Çocuklara gelince; yani bazen bu nesil bir garip desem de bizim zamanımızda da vardı böyle şeyler. “Bilmiş”, “Büyümüş de küçülmüş.” gibi… Büyüyünce yazar çizerse ben de onunla dalga geçerim ödeşiriz. :laughing:

    Tekrar teşekkür ederim…

  5. Merhaba,

    Öykünüze kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Elektrik süpürgesi misali her şeyi çeken kara delik gibi, öykünüz de beni içine çekmeyi başardı. Okurken, yazma anındaki kafa karışıklığınız ile birlikte; bilim, yedinci sanat, Bukowski tasviriyle edebiyat gibi alanlarda gezinip; kredi borçları çıkmazı ve evde ilgi bekleyen bir ufaklık gerçekliğine dönmek çok büyük keyif verdi, kaleminize sağlık, sevgiler