Öykü

Fotoğraflar

Babamıza yakarışlarımızın bir sonu yoktu. Hatırlıyorum da dokuzuncu yaş günümde bile ablalarımız, toplanmış yalvarıyorlardı. Yüzeye çıkmamıza izin verilmiyordu. Babamız hiç istifini bozmadan anlatıyordu Küçük deniz kızının hikâyesini. Defalarca dinlemiştik bunu. Bizden çok önce yaşayıp âşık olduğu adam için denizlerimizi terk etmişti küçük deniz kızı. Yaşasaydı, bize yaşattıklarına üzülürdü. Ama Kimse aşkını kendinden sonrakileri düşünerek yaşamaz.

Ben, güzel ablalarım gibi değildim. Hepsi, bütün gün sadece güzellikleriyle ilgilenirlerdi. Bense yüzüme yapışmış bir deniz kabuğuyla doğmuştum. Yüzümün ortasını emip küçülten kabuğumdan kurtulmam mümkün değildi. Bana küçük deniz fili denmesine kızmıyordum. Gerçektende deniz kabuğum, yavru bir filin hortumu gibi uzuyordu.

Babamızla karşılaşmadan ablalarımdan sadece kırmızı kuyruklularla görüşürdüm. Onuncu yaş günümde babamızın huzuruna çıkacaktım. O zaman bir dilek hakkım da olacaktı. Kırmızı ablalarım suyun yüzüne çıkmamı istediler. Huzurlu sessiz derinliğimizden elçi olarak yüzeye çıkmamı bir bakmamı, insanların nasıl yaşayıp gittiğini görmemi, gelip kendilerine anlatmamı istediler. Deniz kabuğum yüzünden babamızın itiraz etmeyeceğini düşündüler.

Haklıydılar da ben birinin görüp aşık olacağı türden bir deniz kızı değildim. Allı pullu bir kuyruğum, uzun sarı saçlarım yoktu. İnsanların hayalinde yarattığı deniz kızları ablalarımdı. Siyahtı saçlarım ve gövdem boynumdan itibaren pullarla kaplıydı. Yüzümün ortasında benimle yaşayan, deniz kabuğum olmadan nasıl göründüğümü bilmiyordum bile. Yarı kör sayılırdım üstelik. Deniz hep bulanıktı benim için.

Kırmızı kuyruklu güzel ablalarım beni aralarına aldılar. Babamız yaşlanıyordu, yinede tahtında tüm heybetiyle doğrulup beni yanına çağırdı. Elimden tuttu. Tüm deniz gibi babamızın eli de soğukken, benim elim sıcacıktı. “Yavrum, senin dileğin nedir?” diye sevecenlikle sordu bana. Başımı yukarı kaldırdım, anlamıştı.“Sende mi?” dedi. “Evet” dedim.

İzin verdi. Masallarda koyulan o büyük şartlardan hiç birini de koymadı bana. İstediğim zaman yüzeye çıkabilirdim. Ablalarımı öyle mutlu etmişti ki bu haber, daha önce hiç duymadığım şarkılar söylemeye başlamışlardı. Yüzeyin baharına benzer bir hava deniz dibine hakim olmuştu.

Yüzeye her çıktığımda ablalarıma ilgilerini çekebilecek şeyler taşıyordum. Bir gün ufak bir sandık dolusu fotoğraf getirdim. İnsanlar çok mutlu görünüyorlardı. Çocukları ve eşleriyle gülümseyip yemek yedikleri, kucaklaştıkları, öpüştükleri, çocuklarına sarıldıkları görülüyordu. Bunların anlamını uzun uzun düşündük.

Bilge fener balığıyla dost olan ablam, “İnsanlar ikna edilmek ister” dedi. “Bu yüzden fotoğrafları vardır. Hiç bir fotoğrafta kötü bir an görmüyorsunuz değil mi. Oysa bu bir aile albümü. Hiç mi ağlamazlar, acı çekmezler. Kişisel anlarında, acı veren anlarından kaçarlar. Bu yüzden tüm fotoğraflarda gülüyorlar. Bu fotoğraflar bize insanla ilgili bir tek şey söylüyor, yaşaya bilmek için bir şeylerin yolunda gittiğine ikna edilmeye ihtiyacı var. Küçük fil yukardan taşıdığı şeye dikkat etmeli” dedi.

Ertesi gün sandığı götürüp kayalıklara bıraktım. Yolculuğum uzun sürmüştü. Akdeniz’in karanlığına kalmıştım. Bir anda fırtınanın ortasında buldum kendimi. Etrafımda bağırarak yardım isteyen insanlar vardı. İlk kez gördüğüm insanlardan uzaklaşmak istedim. Onların tehlikeli olabileceği sözleriyle büyütülmüştüm. Bu tehlikeler içinde “aşk” en masum olanıydı.

Kucağında tuttuğu çocuğunu yaşatmaya çalışan kadına, istemeden de olsa yaklaştım. Dalgalardan alabora olmuş şişme bir bottu bu. Kadın çocuğu bana uzattı, benim deniz kızı olduğumu anladıysa da sırrımızı kimseye söyleyemeyecekti… Bir deniz kızı insan yavrusuyla ne yapabilir. Çocuk soğuktan ölmek üzereydi.

Yüzümdeki kabuktan bir parça benden ayrılıp çocuğa yapıştı. Artık,  bana benziyordu çocuk. İkimizde fil ağızlıydık. Ağlaması kesildi. Sıcaklığı bana benziyordu çocuğunun. Şimdi, derinlere yüzebilirdik.

O günden sonra, her gün her gece, deniz kızları ellerinde kabuklularda nöbet gezdiler Akdeniz’de. Batan bir lastik bottan, karada yaşayacak yer bulamayan, çocukları isterlerse derinlere götürmek üzere.

Fotoğraflar” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba

    Elinize sağlık. Naif bir öykü okudum. Okurken, hemen ikinci paragraftan itibaren de güzel çizimler ve yazının yeniden gözden geçirilmesiyle, hoş bir çocuk kitabına dönüşebilir düşüncesi aklımdan geçti.

    Çirkin ördek yavrusunu da hatırladım :slight_smile:

    Bana göre, yazım hatalarınızı saymazsak, eksik kalan yer, görünüşünden dolayı hissettiği olumsuzluğun aslında taşıdığı kabuğun değerini anlayarak olumluya çevrildiği düşüncesinin az vurgulanmış olması.

    Öykünün ana temasını oluşturan kısım bence bu ve sanki üzerinden hafif geçilmiş.

    Mesela “Haklıydılar da ben birinin görüp aşık olacağı türden bir deniz kızı değildim” cümlesi, kabuklu Deniz kızının üzüntüsünü anlatırken, kabuğu sayesinde kurtardığı insanoğlunun ona kattığı değeri daha çok anlatsaydınız, okuyucu bu üzüntünün kaybolup gittiğini hissedebilirdi.

    Başka yazılarda görüşmek dileğiyle
    Müge

  2. Yorumunuz çok değerli benim için. Imla hatalarımı sonradan fark ettim. Teşekkürederim.ESER

  3. Deniz kızlarının ille de dayatılmış güzellik algısında olması gerekmediğini belirtmenizi sevdim. Standart bir deniz kızı hikayesi değildi. Konu çok güzeldi fakat biraz daha uzasaydı mesela? Çocuğun büyüdüğüne de mi şahit olsaydık? En azından çocuk deniz altına indiğinde onun diğer deniz kızları tarafından nasıl karşılanacağını da mı görseydik? Tabii sonuç olarak bu yazarın takdiridir. İmla hataları biraz gözüme batsa da gelecek öykülerde buna daha çok dikkat edeceğinizi düşünüyorum. Kaleminiz daim olsun.

  4. Selam,
    Önce işler biraz hızlı mı gidiyor acaba diye düşünsem de finali son derece güzel geldi öykünün.
    Mülteci sorununa yaptığınız göndermeyi çok beğendim.
    Elinize sağlık.

  5. Yorumlarınız için teşekkür etmek isterim. Denizkızına dönüşebilseydi en azından mülteci çocuklar ,mutlu fotoğrafları olmasada olur diye düşünmüştüm.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!