Öykü

Gün Doğumu Karanlığı

Sabah uyandığında terinin tişörtüne yapıştığını fark etti. Ağır hareketlerle kalkarak banyoya doğru gitti. Mutfaktan geçerken baktığında havanın hâlâ karanlık olduğu görülüyordu. Bu saatte uyanmak artık laneti haline gelmişti. Son 3 yılı sürekli olarak sabah kulağına gelen fısıltılar eşliğinde uyanarak geçmişti. Bazen insanın zihnine sahip olması gerekir ve bu süreci kötü yönetmek kalıcı hasarlara neden olurdu. Durum kendisi için de aynıydı, geri dönülebilecek aşamayı çoktan kat etmişti.

Veya kendisi öyle düşünüyordu.

Düşünceleri musluktan akan su ile usulca dökülüyordu. Yüzünü yıkayıp yıkamadığını merak etti. Aynaya baktı. Sakalları uzamıştı. ‘Kesemem’ dedi aynadaki aksine. ‘Kesemem biliyorsun kesersem, bulurlar seni, özür dilerim.’ Sakallarından sızan suya dikkatlice baktı. Belki iki saniyeliğine gözüne kan gibi görünmüştü. Bu fikirden hızlıca uzaklaştı, yüzünü yıkamıştı, ne zaman yaptığını hatırlamasa da somut olarak baktığında bunu gözlemliyordu. Yüzünü yıkamıştı.

Şimdi rutine devam etme vaktiydi. Mutfağa gidip dolaptan 2 yumurta çıkardı. Sıvı yağı tavaya döktü. O sırada televizyonu açtı. Son 3 yıldır sırf ses yapsın diye televizyon denen alete çalışma imkanı tanıyordu. Tavadaki cızırtıyı duyunca çırptığı yumurtaları tavaya döktü. İyice kızarana kadar bekledi. O sırada hava aydınlanmaya başlamıştı. Mutfağının penceresinden belli belirsiz görünen denize doğru baktı. ‘Yine beni çağırıyor’ diye düşündü. ‘Deniz beni çağırıyor, ona gitmeliyim’. Bazı günler yanında yürüyen, ona gülen gölgeleri hissederdi. Onlar var, sadece bunu diğerleri bilmiyor. Bilmeleri de gerekmezdi. Herkesin kendine ait bir sırrı olur. Yıllarını, yıllarca biriktirilmiş bir yığın öfkeyle öfkeli bir adam olarak geçirmişti. Kalpler kırılmış, duygular hiçe sayılmıştı. Sonuçta toplum güçlüyü korurdu. Onu sahiplenirdi. İsrail Mısır’ı bombalardı bir gece ve buna uluslararası alanda meşru müdafaa denirdi. Denklemin bu kısmı basitti. ‘Ancak onlar devlet, ben insanım’. Bu kısmını ne zaman keşfetmişti acaba? 3 yıl önce mi? İnsan beşer olarak doğar, içerisine bir şeyler katmak zorunda kalırdı. Bir şeyleri inşa eder, bu sırada bir şeyleri yıkar, doğruyu yanlıştan ayırt etmeye çalışırdı. Boşalan tavasını suyun altına tuttu. Akşam dönünce yıkamaya karar verdi. Bugün o gündü, gecikemezdi. Usul usul denizin kenarına doğru ilerledi. Dalgaların sesini, rüzgârla karıştırarak dinlemekten keyif alırdı. Ama bu keyif sadece doğacı bir yaklaşımdan ibaret değildi. ‘Çünkü bu sesler onun’ dedi kendi kendine. ‘Gece bana fısıldıyorsun. Gündüz de buradasın. Deniz kızı, benim biricik hayaletim ve gerçeğim.’ Daha dikkatli şekilde dinlemek için gözlerini kapadı. Tam 3 yıl önce mi olmuştu olay anımsayamıyordu. Tabi o zamanlar kafasının içi, sakalı kadar karmaşıktı. O zamanlar âşık bir genç adamdı, şimdilerde aşkın yerine neyi koyduğu çok net değildi. Hâlbuki bir imkân verilse muhakkak 3 yıl öncesinin daha karmaşık olduğunu söyleyecekti. Midesi guruldadı. Daha demin yumurtasını yememiş miydi? Gözlerini aralayarak üzerinde oturduğu kayadan denize doğru baktı. Güneşin düştüğü deniz yüzeyi gözüne inci gibi görünüyordu. ‘Çok parlak, o kadar parlak ki gözlerim onu görmek için görme yetisinden vazgeçebilir.’ Gözlerini denizden ellerine çevirdi. Bir deri bir kemik kalmıştı. Dalgaların sesi, hafif meltem, derisini yakan güneş ve denizin kokusu ona kendini hatırlatıyordu. Aslında tam olarak kendini hatırlatmıyordu. Geçmişte bir yerlerde bıraktığı bir kendisi vardı. ‘Tam burada, bu kayanın biraz daha ilerisinde, sahilin görünmeyen tarafında.’ Biraz olsun hatırlamak istedi. Elleri hatırlıyordu. Kanlı eller. ‘Hem de tam dört tane’ diye düşündü. Dört kanlı el, 20 kanlı parmak ve bedelleri yaklaşık olarak bir ömürden fazlasıydı. Gözlerini güneşin cazibesine rağmen tekrar kapanmaya zorladı. ‘Boynu incecikti. Öpmek için bakmak yeterdi. Bana neden yetmedi?’ imgeleri daha da netleşmeye başlamıştı. Karanlık göz kapaklarına güneşin inatçı ışıkları vurdukça kırmızıya dönen renkler görüyordu. Bunlar gerçek hayatla ilgiliydi. Kendisinin zihin dünyası ise bambaşka gerçeklerle örülüydü. ‘Bu kırmızılar bana o ince boynu anımsatıyor.’ Hangi ince boynu hatırladığını hatırlamak için uğraşmadı. Zaten gerek de yoktu. Ne olduğunu anımsamasa da o boyun her zaman gözünün önündeydi. ‘Sonra o kanlı ellerden ikisi, o iki el, bana ait olmayan iki el yüzüme dokundu.’ Kimin elleriydi, bunu da hatırlamıştı. ‘Evet, evet biliyorum. Onun elleri, denizin ve güneşin.’ Eller yanaklarına değdiğinde o kan yüzüne bulaşmıştı. Simetrik iki dudak ve incileri kıskandıracak şekilde dizilmiş dişleri görüyordu, dudaklar son kez açılıyor gibiydi: ‘Seni seviyorum.’ Sonra o ince boyun yan düşmüştü. Yüzüne bulaşan kanları yanakları üzerinde tuzlu gözyaşları temizlemeye çalışmıştı. ‘Tuzlu su kanı temizler, elbette bunu herkes bilir.’

Birkaç dakika sonra gözlerini açtığında net bir şekilde fısıltıları duymuştu. Ne yapacağını biliyordu artık.

O gün merkezde büyük bir hareketlilik vardı. Baş komiser, yeni gelen komiserin dedektifçilik oynamasından bıkmıştı. Başına iş çıkarıyordu ve bundan hoşlanmazdı. Yine de çaylak bir şeylerin ucundan tutmayı başarmıştı. En son yıllar önce gördüğü adamın evine tekrar girdiğinde midesi kasıldı. Üzerine gereksiz bir gerilim çökmüştü. ‘Amirim,’ dedi bir memur ‘bu adam delirmiş.’ Mutfaktaki duvarı gösterdi. İnce bir işçilikle duvara bir şehir silueti ve uzaklarda gün doğumu altında deniz manzarası çizilmişti. Mutfaktaki tezgâhta küflenmiş tavaya baktı. Kusmak için çıkması gerekecek gibiydi. Asıl olay ise çalışma odasına girdiklerinde anlaşıldı. Adam kendini duvara asmıştı. Fakat korkunç olan bu değildi. Duvarda yerlerde tavanda her yerde deniz kızı vardı. Dinsel bir tören gibi görülebilir bir manzaraydı. Her deniz kızının üstüne affet beni yazılmıştı.

‘Olayı kapattık amirim’ dedi çaylak komiser gülümseyerek. Baş komiser hâlâ gergindi. ‘Hangi olayı kapattık komiserim’ dedi. ‘Yıllar önce karısı öldürüp denize atmış bir adamın cesedini bulmak olayı mı çözüyor?’ ‘Hayır, amirim elbette değil ama dedi çaylak en nihayetinde şey yani bu bizim görevimiz diye düşündüm’ dedi. ‘Görevimiz’ diye mırıldandı baş komiser, ‘tabi görevimiz bu elbette’ deyip adamdan kalan son not kâğıdını çaylağa doğru itti.

3 yıl önce bugün, her şeyi köşeye atıp kendimi gölgelere teslim ettiğim gündür. Hayatım boyunca hissetmediğim şeyleri, saniyeler içinde öğrendiğim gündür. Yaparken düşünmediğim ama yaptıktan sonra aklımdan çıkaramadığım şeyleri gün doğumudur. Gün doğmuyor 3 yıldır. Siz de farkında mısınız bu karanlığın? Bu bizim karanlığımız. Deniz kızımın karanlığı, denize gün doğsa da o karanlıkta biliyorum.

Bu canavar benimle yaşıyor.

Küllerimi denize dökün.

Görevini tamamladığı için içi epeyce rahat çaylak ‘eh işte’ dedi, ‘bir suçluyu yakarsak bir insan ve bir de canavar varlığı kül olur.’

Baş komiser bu çaylağı hiç sevmeyecekti, bunu daha ilk aydan anlıyordu.

Gün Doğumu Karanlığı” için 4 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Terin tişörte yapışması… Sanki ter tişörtü ıslatır, tişört kişinin vücuduna yapışır. “Terlediği için tişörtünün tenine yapıştığını hissetti.” gibi bir cümle daha uygun olurdu.

    Katetmek fiilinin olumsuz olarak kullanıldığını hiç duymadım. “Aşmıştı” buraya daha uygun.

    Bence burada anlatmak istediğinizi tam olarak yazmamışsınız. “İle” yerine “gibi” olabilirdi, ya da “Sular akarken düşünceleri de aynı hızla kafasından geçiyordu.” minvalinde bir cümle hem daha açık, hem de daha vurgulu olurdu.

    Burası İngilizce’deki “fried egg” gibi olmuş. Türkçe’de kimse yumurtayı kızartmaz, yağda pişirir. Aynı şey olduğu iddia edilebilir, ama dilimizde böyle bir söylem olmadığı için bu tarz anlatımlar çeviri hissiyatı veriyor.

    Burada karıştırma işini yapan baş karaktermiş gibi duruyor. Doğru cümle: “Rüzgârla karışık dalga sesini dinlemekten keyif alırdı.”

    Çok karışık bir cümle olmuş. “Hangi ince boyun olduğunu hatırlamak için uğraşmadı.” daha doğru.

    Bu kısım üzerinde pek düşünülmeden yazılmış galiba.

    Öykünün Türkiye’de geçtiğini ve karakterlerin de Türk olduğunu varsayarsak (komiser-başkomiser sıfatları bu varsayımımın en temel dayanağı), krematoryum olmayan güzide ülkemizde kimsenin cesedi fırınlarda yakılıp külleri de denize dökülmüyor. Burası da yabancı kültürlerden fazlaca etkilenmiş.

    Öykünün malum paragrafı aşırı ölçüdeki uzunluğuyla bence biraz göz yoruyor. Birkaç paragrafa bölünse daha iyi olur.

    Cümleleri biraz daha özenli kurarak, polislerin kendi aralarındaki konuşmalarını daha gerçekçi yazmaya çalışarak bu öyküyü çok daha güzel bir hale getirebilirsiniz.

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Hakkı Burak,

    Arkadaşı Martıyı özleyen bir Yarasa’nın öyküsünden bu yana çok zaman geçti. Bu yüzden tekrar hoşgeldin demek isterim. Okuyucun olarak bu iki yılın kalemine nasıl bir etkisi olduğunu merak ettiğimi söylemeliyim. Bu yüzden iki öykünü de tekrar okudum.

    Kahramanları motive eden arzulara dayanarak yazmayı sevdiğini anlıyorum. Birinde arkadaş özlemi ve toplumsal bir başkaldırış ve diğerinde ise büyük bir pişmanlık ve insanın karanlık yüzüne rağmen kendi hakimi-celladı olan yani büyük bir suça rağmen vicdanı tarafından ölüme mahkum edilen bir başka kahraman.

    İlk öykünden ikinci öyküne kahramanın daha yoğun duyguları yaşayabilecek ve bunu okuyucuya aktarabilecek kadar olgunlaşmış. Bununla beraber ikinci öykünde kahramanın çok ciddi bir hareketi var - karısını öldürmek- bunu hikayenin sonunda öğrensek de hikayenin genelini daha karartabilirdi. Acaba biraz daha karakterin içsel hezeyanlarına daha çok girebilir miydin, diye düşünmedim değil.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  3. hbkuci dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkür ederim, bu ay tekrar öyküm yayınlanırsa umarım daha dikkatli davrandığım anlaşılır. Aslında bahsettiğiniz konularla ilgili bir çok bahanem var ama bahanelere sığınmayacağım. Tek bir şeye cevap vermek istiyorum. O da ana kahramanın cesedinin yakılmasını istemesiyle ilgili husus: kişinin tamamen psikolojik durumunu esas alarak böyle bir vasiyette bulunmasını tasarlamıştım. Yani muhakkak gerçekleşecek bir istek değil, suçlu psikolojisinin getirdiği bir arzu diyelim :slight_smile:
    Tekrar teşekkür ederim, görüşmek dileğiyle.

  4. hbkuci dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle önceki öykümden haberdar olmanız beni çok mutlu etti. Diğer yandan karakter ve ana hikayeyi örme konusundaki anlayışımı net olarak analiz ettiğinizi görüyorum, bu durumsa mutlu etmekten de öte kıvanç duymamı sağladı. Zihnimdeki şeyleri sözcükler aracılığı ile en az bir kişiye bile olsa geçirebildiğim sürece memnun olacağım.

    Bir çok arkadaşımdan da duydum buna benzer yorumlar. Daha açık olması için bu ay için belirlenen temaya uygun şekilde geçmişi anlatan bir başka öykü göndermiş bulunuyorum. Yayınlanırsa tekrar üzerine konuşabiliriz :slight_smile:
    Selamlarımla, iyi günler dilerim.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!