Öykü

Zamansız Bir Çöl

Bu, bir aşk hikâyesi. Bu, gülün işaret parmağınıza batmadan önce haykırdığı son çığlık. Bu, sabah güneş doğmadan önceki son on beş dakika. Bu, katil deniz kızının hikâyesi.

Denizlerin sultanının başında gördüm ben bozkırı bereketlendiren buğdayın sarısını, göğü rüyasında dahi göremeyen gözlerinde yağmur sonrası gök berraklığını gördüm ve belden aşağısında kabusların vazgeçilmezi sürüngenlerin korkunç derisini gördüm.

“Şarkı söylerler, öyle aşık ederler korsanları.” der efsaneler, palavra! Bir kere baktı bana, yalnızca bir kere. İki kere baksa ne olurdu zaten bilmiyorum bile ama bir kere bakması yetti benim ömrümü Akdeniz’in dalgalı sularında sonlandırmama.

Ayşe tatile çıkmıştı ve nedense beni ve benim gibi yüzlerce bahriyeliyi de gemilere doldurup yanında götürmek istemişti. Kıbrıs iç savaşının en sert zamanlarıydı ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti bu çatışmaları durdurmaya kararlıydı.

Öyle oldu da.

Havadan paraşütlüler indi sonra gemilerle biz yanaştık. Cana, mala, ırza, dostluğa, insanlığa nefreti olan tüm varlıkları tek tek temizledik. Gerçek düşmanla savaşıldığı günlerdi. Milliyeti fark etmeksizin para karşılığı insan kanı dökmeye aç varlıkları temizledik. Ve barış, dedik.

Eski gemilerimizle Mersin limanından Kıbrıs adasının en yakın noktasına bir günden kısa sürede ulaşabiliyorduk. Her şey bittiğinde, “Asker rahat!” dendiğinde, gemilerimize bindik ve memlekete doğru yola koyulduk.

Yorgun ama mutluyduk.

Erzağımız ve içkimiz boldu. Kahramanların rakı içtiği zamanlar. Neşemiz yerinde, yolumuz bir bahriyeliye göre oldukça kısaydı. Kaptan Kumandan da farkında olacak ki gemiyi ağırdan götürüyordu.

Sonra…

Sonra bir buğday tarlası belirdi Akdeniz’in ortasında! Yorgun ve belki biraz da sarhoştum ama böylesi bir hayal görecek kadar kendimi asla kaybetmemiştim ömrüm boyunca.

Devrelerime seslendim, kaptana seslendim. Bu sesleniş hem bu sıra dışı olayı onlara göstermek içindi hem de ilkel bir içgüdüyle, sanki olacakları hissetmişim gibi bir yardım isteğiydi.

Geminin kıç tarafındaydım, haykırdım, “Su! Suda bir şeyler var!”. Olmaması gereken bir şeyler. Belki beni hiç duymadılar, belki de ömründe ilk kez yunus ve benzeri bir deniz canlısı görmüş gariban bir Anadolu gencinin hayret dolu sesi zannettiler.

Dışarıdan bakan biri için birkaç saniyede, benim için kısa bir ömür süresince geçti gitti o buğday tarlası. Böyle olunca utandım, iyi ki kimse duymadı sarhoş haykırışlarımı diye düşündüm. Hayaldi herhalde dedim.

Suratımı sağa sola sallayıp, yüzüme de okkalı bir tokat attım. Sarhoştum ya, kendime gelmeliydim. Bir sigara içip hayal sahneme tekrar baktığımda, onu gördüm.

Hasadını bekleyen bir buğday başağı gibi güneşi tüm dünya için yansıtacak parlaklıkta sarı saçlarıyla ve göğün en berrak maviliğindeki gözleriyle bana bakıyordu. Gemi ortalama bir hızda ilerliyordu ama o neredeyse hiç çaba sarf etmeden gemiye paralel ilerliyor ve gözlerini benden bir an olsun ayırmıyordu.

Yirmi sekiz senelik hayatımda işlediğim her günahı affediyordu, çektiğim tüm acıların üzerine merhem sürüyordu, geleceğimi inşa ediyor, yaşlı ellerimi tutup beni güvercinleri ve neşeli küçük çocukları izlemeye parka götürüyordu gözleri. Gözleri. Yalnızca bir çift göz, ömrüm oluyordu.

Var olduğumu ilk kez anlamanın verdiği keyifle gülümseyivermişim. Gülümseyince sigara ağzımdan düştü ve bütün o büyülü anın içine sıçıldı.

Dalıverdi suya, kayboldu gözden. Acı ve şaşkınlık içinde haykırdım. Yok olmuştum onunla birlikte. O Akdeniz’in turkuazında yok olmuştu, ben sırtıma vuran ikindi güneşinin turunculuğunda.

Nasıl yaşayacaktım artık ben? Nasıl aşık olacak, nasıl yemek yiyecek, nasıl gülecek, nasıl sevişecektim bir daha? Nefes alıp veriyordum, evet ama var olmak demek bu muydu?

Hayır!

Derin bir nefes alıp attım kendimi suya! Dermanım kalmayana, gözlerim, ciğerlerim kanayana kadar aradım onu. Yüzeye çıkıp nefes almak aklıma bile gelmedi. Dalabildiğim kadar daldım derine, kalp atışlarımdan başka bir şey duymayana kadar ama nafile. Sonsuzdu deniz benim gibi basit bir insan için.

Ciğerimde kalan son hava zerresi de ağzımdan küçük bir baloncuk olarak çıkıverdi. Ölüyordum. Birkaç saniyem vardı, biliyordum. Gözlerimi kapatmış ve kendimi sonsuz boşluğa bırakmıştım ki, bir şey dokundu elime.

Bir şey değil, biri.

Gözlerimi açtım ve onu gördüm karşımda. Derin denizin karanlığını aydınlattı bakışlarıyla. Öyle bir nefes çektim ki, nefes değil tüm Akdeniz’i çektim içime. Düşüverdik birlikte bir kara parçasına. Zamansız bir çöle. O hâlâ yüzüyor gibiydi, benim ayaklarım sağlam basıyordu yere. Gülümseyivermişim.

Karşımdaydı işte. Bedenimin katili, ruhumun yaratıcısı, Eftalya…

Umut Yakar

Ben Umudo, gençliğinin baharında Bukowski okumaya başlamış ve hunharca okumaya devam ederek hayatını enteresanlaştırmış bir yazar, ara sıra da şairim. Epey zamandır blog yazıyor ve birçok yere genelde yayımlanmayan yazılar yolluyorum. Beni izlemeye devam edin…

Zamansız Bir Çöl” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Suratımı sağa sola sallayıp, yüzüme de okkalı bir tokat attım.

    Buradaki surat’ı kafa yaparsak hem daha doğru bir kullanım olur, hem de surat ve yüzün eş anlamlı olmasından kaynaklanan gariplik ortadan kalkar.

    Efsanelere göre deniz kızları denizcilerin belasıdır, öykünüzde bunu işlemeniz hoş olmuş. Genel olarak güzel bir öyküydü, ama devrik cümleler çok fazla geldi bana. Bazı yerler fazla ölçüde şiirselleşmiş.

    Kıbrıs detayı da güzeldi. Okumadıysanız ve bu konuyla ilgiliyseniz, Turgut Özakman’ın “Çılgın Türkler Kıbrıs” kitabını öneririm.

    Elinize sağlık.

  2. Selam,
    Ben beğendim. Elinize sağlık. Şiirselliği de yerindeydi. Keyifle okudum.
    Beşir’le Vals’i seyrettiniz mi?
    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!