Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Halkın Kahramanı Kim?

1.

Peşindeki polis ordusundan kurtulmaya çalışan üniversiteli bir genç, gecenin hain karanlığı içindeki Eskişehir sokaklarında zor bela ilerliyordu. Hayır, suçlu değildi; kimseyi öldürmemişti, yaralamamıştı, hırsızlık veya gasp da yapmamıştı. Tek suçu barışçıl bir protestoya katılmak, orada itirazlarını dile getirmeye çalışmaktı.

Polisin sıktığı biber gazı yüzünden doğru düzgün gözlerini açamıyordu. Hangi sokağa girip hangisinden çıktığının, nereden gelip nereye doğru gittiğinin farkında değildi. Tek isteği peşindekilerden kurtulup rahatça bir soluk alabilmekti. Bir süre daha koştuktan sonra arkasına baktı, polislerden kurtulmuş olduğunu anladı.

Ne olur ne olmaz diyerek koşmaya devam ediyordu. Tenha sokaklarda ayakkabılarının çıkardığı sesi dinliyordu. Farkında değildi ama; örümcek ağına doğru son sürat uçan bir sinek gibiydi. Onun için kurulmuş kanlı bir pusuya düşmek üzereydi.

Üniversiteli genç o sokağa girdiğinde artık çok geçti. Eli sopalılar sokağın girişini tutmuştu. O geceki görevleri polislerden kaçanları karanlık sokaklarda kıstırıp dövmek olanlara doğru koşuyordu. Durup geriye dönme şansı kalmamıştı, onlara çok yaklaşmıştı; tek çaresi olabildiğince hızlı koşarak onlardan kurtulmaya çalışmaktı.

Eli sopalılar onu görünce hayvansı bir mutluluk duymuş, ellerindeki sopaları daha da sıkı kavramaya başlamışlardı. Genç, son gücüyle koşarak sokağın kenarından kaçıp gitmeye çalıştı; ama nafile. Adamlardan biri ona çelme takmıştı.

Her şey çok hızlı olmuştu. Yere kapaklanmış olan gencin etrafını sarmışlardı. Sopalarla acımadan dövüyorlardı. Elleriyle kafasını korumaya çalışan gencin bedenine sopalar ardı ardına inip kalkıyordu. Yirmi birinci yüzyılda Eskişehir’in bir arka sokağında bir genç, göz göre göre linç ediliyordu.

Üniversitede öğretmenlik okuyan, bir gün öğretmen olma hayalleri taşıyan genç, vücuduna aldığı darbeler sonucunda kendinden geçmişti. Biri hariç eli sopalıların tümü bayılmış olan gencin başından ayrılmıştı. O biri, içinde nasıl bir nefret biriktirmişti ki, hıncını almak için gencin kafasına tekme atmak niyetindeydi. Ayağını kaldırdı, tekmeyi atacaktı.

“Sakın vurma,” diye bir ses geldi arkasından. Adam, gence vurmadan ayağını indirdi ve arkasına döndü. Karşısında karanlığın içinde masmavi parıldayan bir insan vardı. “Sen kimsin lan,” diyerek adamın üstüne yürüdü. Mavi insan, küfürler ederek kendisine doğru gelen adama sağlam bir yumruk geçirdi. Adam, buzun dayanılmaz soğukluğunu teninde hisseder hissetmez kendinden geçip yere düştü.

Sokaktaki diğer eli sopalılar gördükleri karşısında dut yemiş bülbüle dönmüşlerdi. Bir anda aralarında peyda olan bu mavi insan da neyin nesiydi!

“Bismillah, bu ne lan! Mavi mavi parlıyor?”

“Buzdan adam la bu, yaydığı soğuğu fark etmiyorsunuz?”

“Harbiden, hissettim. Ne ayaksın lan sen? Gezici misin?”

Eli sopalılar kendi aralarında konuşadururken, Kaptan Buzdağı yerdeki yaralı genci kaldırıp kucağına almıştı. Arkadaşlarını bir yumrukta yere deviren ve kıstırıp ölesiye dövdükleri genci alıp götüren bu mavi insana sinirlenmişlerdi. Aralarından biri, Kaptan Buzdağı’nın arkasından koştu ve elindeki sopayı kafasına geçirdi. Sopa kafasına değer değmez buza dönüştü ve bin parçaya ayrıldı.

Gözlerine inanamayan adam kaçmaya yeltendi; ama Kaptan Buzdağı kafasını çevirip ona buzulların soğuğunu üfledi. Adam iki saniye içersinde buzdan bir heykele dönüştü. Sokaktaki diğer eli sopalılar çığlıklar atarak çil yavrusu gibi dağıldı. Kaptan Buzdağı yaralı genci en yakın hastaneye götürmek için yürümeye devam etti.

2.

Kaptan Buzdağı’nın o gece yaptıkları tüm ülkeye ışık hızıyla yayıldı. Televizyonlar, gazeteler, radyolar, internet siteleri sadece ondan bahsediyordu. Herkesin aklında aynı soru vardı: “Bu kahraman kimdi? Neyin nesiydi?” Görgü tanıklarının, yani eli sopalıların yaptıkları açıklamalar inanılır gibi değildi: Kahraman, masmavi buzdan bir insandı; inanılmaz güçlüydü ve en garibi, nefesiyle karşısındakini dondurabiliyordu.

Devlet yetkilileri durmadan basın konferansları veriyor, konferanslarda papağan gibi üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söylüyorlardı: “Son günlerde dilden dile dolaşan Kaptan Buzdağı efsanesi ve onun hakkında söylenenler tamamiyle gerçekdışıdır. Hurafedir.” Ama ne hikmetse, bir yandan da devletin görevlendirdiği polisler, askerler, istihbaratçılar Kaptan Buzdağı’nı bulmak için Eskişehir’i karış karış arıyordu.

* * *

Günlerce ortalıkta gözükmeyen, sırlara karışan Kaptan Buzdağı bir anda ülkenin başka bir köşesinde ortaya çıktı. Ankara’da bir gösteri sırasında polisin sıktığı kurşun yine bir gencin canını alacakken, Kaptan Buzdağı sahneye çıktı ve kendisini kurşunlara siper etti. Kaptan Buzdağı’nın bedenine çarpan kurşunlar buza dönüp kimseye zarar vermeden parçalandı.

Kaptan Buzdağı’nı gören polisler, günlerdir ülkenin her köşesinde aranan suçluyu burunlarının dibinde bulunca sevindiler. Madalya ve ikramiye almak arzusuyla Kaptan Buzdağı’na “Allah Allah” diyerek hücum ettiler. TOMA’dan su sıktılar, biber gazı attılar, plastik mermi yağmuruna tuttular; fayda etmedi. Kaptan Buzdağı’na hiçbiri işlemiyordu. Kaptan, üzerine gelen TOMA’ları nefesiyle dondurduktan sonra geldiği gibi bir anda ortadan kayboldu.

Günler sonra İstanbul’da ortaya çıktı Kaptan Buzdağı. Ekmek almaya giderken polisle göstericiler arasında kalan küçük bir çocuğun kafasına doğru hedef alınarak ateşlenen gaz bombası kapsülünü nefesiyle havada dondurup çocuğun hayatını kurtardı. Evine kucağında ekmekle sağ salim dönen esmer çocuk annesine “Beni o kurtardı,” dedi. “Halkın kahramanı kurtardı.”

Kaptan Buzdağı memleketin doğusunda batısında, kuzeyinde güneyinde defalarca yüzünü gösterdi. Kimi zaman kocası tarafından öldürülmeye çalışılan bir kadını, kimi zaman arabayla ezilmeye çalışılan bir göstericiyi, kimi zaman üzerine bombalar yağdırılan kaçakçıları kurtardı.

Yaptıklarıyla halkın kalbini kazanırken, halk düşmanlarının nefretini kazandı. Kısacası halkın kahramanı oldu.

Çizim: Mehmet Özen
Çizim: Mehmet Özen

3.

İzmir’in sıcak mı sıcak bir yaz gecesinde, uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen temiz kalpli bir ilkokul çocuğunun tertemiz bir rüyasıydı bu. Yaşı küçük olabilirdi; ama yaşı büyük olup da yüreği ve vicdanı küçücük olanların aksine, koskocaman bir yüreğe ve sapasağlam bir vicdana sahipti.

İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de, Hatay’da, Diyarbakır’da ölenlerin acısını kalbinin en derinliklerinde yaşayabilen biriydi. Bir yandan dünyadaki tüm yaşıtları gibi çocukluğunu yaşıyordu; çizgi filmler izliyordu, özellikle Batman, Superman, Spiderman gibi çizgi film kahramanlarını çok ama çok seviyordu. Bir yandan da ülkesindeki tüm yaşıtları gibi çocukluğunu kirleten görüntülere şahit oluyordu: sokak ortasında kafasından vurulanlara, dövülerek öldürülenlere, kocası tarafından delip deşik edilenlere.

Uyku ile uyanıklık arasındaki araftayken beyni ona böyle bir rüya bahşetmişti. Sabah uyandığında mutluydu, rüyasında gördüklerini unutmadan annesine ve babasına anlatmak istiyordu. Yatağından kalkıp elini yüzünü yıkamadan annesinin babasının yatak odasına koştu, orada değillerdi. Demek ki erken kalkmışlardı. Hemen mutfağa geçti annesini görmek için, orası da boştu. Demek ki sabah sabah televizyonun karşısına geçmişlerdi.

Salona girdiğinde, “Anne baba, çok güzel bir rüya gördüm,” dedi. “Mutlaka size anlatmalıyım.” Annesi ve babası iki ayrı kanepede oturmuş üzgün gözlerle televizyona bakıyorlardı. Oğullarına çevirdiler yüzlerini; ama ne gülümseyebildiler, ne de bir şey söyleyebildiler.

Çocuk televizyona baktı ve ailesinin neden üzgün olduğunu anladı. Televizyon ekranında büyük harflerle şunlar yazıyordu: “Soma’da Maden Faciası: Yüzlerce Ölü”. Çocuk, annesinin kucağına koştu, ona sımsıkı sarıldı. Annesi ağlıyordu. Babası da yanlarına geldi. Karısına ve oğluna sarıldı. Babasının gözlerinden tek bir yaş damlası bile akmıyordu; ama yüreği kan ağlıyordu.

Çocuk, rüyasını hiçbir zaman kimseye anlatamadı. Kaptan Buzdağı’nın o kurşun geçirmez bedeni, Soma’daki işçi katliamında hayatını kaybeden insanların acısıyla paramparça oldu. Bir daha geri gelmemek üzere kayıplara karıştı.

Çocuğun yaşadığı ülke Amerika değildi, Türkiye’ydi. Türkiye’de kötülere karşı iyileri savunan süper kahramanlar yoktu. Yoktu ama yürekli, vicdanlı, boyun eğmeyen insanlar vardı. Babası vardı örneğin, annesi vardı, öğretmeni vardı örneğin, komşusu vardı, teyzesi vardı örneğin, dayısı vardı…

Koca bir halk vardı.

Ve bu halkın Kaptan Buzdağı’na veya başka süper kahramanlara ihtiyacı yoktu.

Ruhşen Doğan Nar

1988, İzmir doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Mütercim-Tercümanlık okudu. İngilizce öğretmenliği yapmakta. 2016 Şerzan Kurt Öykü Ödüllerinde Türkçe Öykü dalında ödüle layık görüldü. Bilimkurgu öykülerinden oluşan ilk kitabı "İçimdeki Robot", Yitik Ülke Yayınları'ndan 2019 yılında çıktı. İthaki Yayınları’nın “Yeryüzü Müzesi” ve Yitik Ülke Yayınları’nın “Mutsuz Aşk Vardır” derlemelerinde öyküleriyle yer aldı. «Uyan!» adlı bilimkurgu fankiti, Fanzin Apartmanı tarafından basıldı. Çeşitli dergi ve fanzinlerde öyküleri yayımlandı.

Halkın Kahramanı Kim?” için 3 Yorum Var

  1. Gerçeği insanın suratına acımasızca çarpan bir öykü, sanırım bazı şeyleri anlamak için edebiyatın acımasız bir tutum takınması ve bizi tokatlaması şart, bu öyküde olduğu gibi. Kalemin dert görmesin.

  2. Seçkiyi sıradan okuyordum. Kapanışu bu hikayeyle yaptım. O kadar gülümseten, güldüren, heyecanlandıran kahramanın ardından asıl heyecan uyandıran kahramanı şimdi okudum. Ellerine sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *