Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hapishaneden Kaçmak

“İçeri gel,” dedi odanın içinden gelen ses. Kapının önündeki genç çocuk çevresine bakındı, kendisinden başka kimse olmadığına göre ses kendisiyle konuşuyordu. Ama nasıl konuşuyordu? Bu sefer gözleri kamera gibi bir şey olup olmadığını görmek için çevresine bakındı. Karşısındaki aynaya benzeyen cam kapı o kadar şatafatlı duruyordu ki kapının kendisi bile koca bir kamera olsa şaşırmazdı. Kapıyı çalmak için havaya kalkmış olan eli hâlâ havada kapıyı çalmak ve çalmamak arasında gidip geliyordu. Acaba içerde başka birisi mi vardı? Belki de müsait değildi, en iyisi gitmeli ve sonra gelmeliydi. Ama kapıda onu içeri girerken gören sekreter bu kadar çabuk çıktığını görünce kendisine sorular sorabilirdi? Belki erken çıktığı için onu aşağılayan bakışlar atıp gülümseyebilirdi. Acaba koşarak mı dışarı çıkmalıydı? Ama o zaman birileri peşine düşebilirlerdi, kapıda birkaç tane güvenlik görevlisi vardı. Sokak ortasında kendisini yakalayıp bir güzel pataklardı bir de. Kendi kanında ve pisliğinde boğulurken tepesinde gülen, iğrenen insanlar geldi gözünün önüne… Saçmalık. Niye öldüresiye dayak yiyordu ki? Onun da eli kolu bacağı vardı. Güçsüz de sayılmazdı, iriydi de gerekirse kafa, göz Allah ne verdiyse dalardı güvenliklere. Ya bu seferde polis gelirse onlara ne diyecekti. Ulan bir de adamlarından birini yanlışlıkla öldürürse tamamdır… Tertemiz harcanmış bir ömür! Üstüne vicdan azabı da cabası…

Tamam o zaman en mantıklısı içeri girmekti. Lan ya adam içerde yalnız değilse? Gerçekten ona mı seslendi ki adam? Kapıya doğru sokulup kapı kolunu tuttu. Hızlıca kapıyı açacak ve kafasını uzatıp ona seslenip seslenmediğini soracaktı. Eğer öyleyse sakince içeri girer değilse kibarca özür dileyip sırasını beklerdi.

Ama dur bir dakika ya adam uygunsuz bir durumdaysa? Belki karısını aldatıyor, belki de aldatmıyor ve evlerinden sıkılmışlar, belki içeride bir mafya toplantısı var, lan yoksa bir grup uzaylı dünyanın fethine mi başlıyor? Yav şansa bak şimdi çekip gitse ilerde niye müdahale etmedin diyecekler. Hoş kimseye söylemezse nasıl bileceklerdi ki! Tamam bu onun sırrı olacaktı.

“Kapı da bir sorun mu var?”

Kendisine küfür mü ediyor, öfkelendi mi, ortalık mı karışacak, yine toplanacak mı millet buraya?

“İçeri gelebilirsin!”

Yok yok tamam. Uzay, mafya, yasak aşk, fantezi hiçbiri yok baya baya kendisini çağırıyor. Lan yoksa… Hayır, yeter!

Çok zorlansa da kapıyı açtı ve içeri girip beklediğinden çok daha ufak olan odaya baktı. Bir psikoloğa giderken tam olarak ne beklemesi gerektiğini bilmiyordu ama düzenli bir oda, raf dolu kitaplar, kendine her zaman gülerek bakan oldukça sakin birisiyle karşılaşacağını tahmin etmişti.

Bir psikoloğun odasından çok hapishane hücresine benziyordu burası… İnsanın içini daraltan bir hücreye hem de.

Kesinlikle görüp görebileceği en kötü odaydı; ciddi anlamda küçüktü, duvarlar dökülüyor, yer yer irili ufaklı çatlaklar göze çarpıyordu, zemin çıplak beton gibiydi. Eski püskü doktor masasının arkasında iyi giyimli, saçları kırlaşmış ama dinç görünümlü psikolog oturuyordu. Masanın diğer tarafında ise iki adet masadan daha eski koltuk karşılıklı olarak yerleştirilmişti. Onun dışında oda da öyle çokta hareket edilebilecek bir alan yoktu.

“Gel,” dedi doktor tahmin ettiği gibi gülümseyerek. “Otur bakalım şöyle Serdar.”

Serdar adamın gülümsemesine karşılık vermeye çalışıp komik görünmediğini Ümit ederek soldaki koltuğa yerleşti. Bacak bacak üstüne attı ama hemen sonra geri çekti. Sol ayağının bileğini sağ diz kapağının üstüne gelecek şekilde yerleştirmeyi denedi ama ondan da vaz geçti. Önündeki kâğıtlara bakan doktor bıyık altından gülümseyince utandı, oturduğu koltukta büzüldü, kim bilir nasıl eğleniyordu şimdi, neler düşünüyordu onun hakkında. İçinden ağız dolusu küfür etmek geldi. Sonunda öylece durup oturarak beklemeye başladı. Doktor kendisine söz vermeden konuşması uygun olmazdı. Saygısızlık olarak görebilirdi bunu.

“Pekâlâ söyle bakalım nedir sorunun, neden buradasın, nasıl yardımcı olabilirim sana?”

“Ya ben biraz daraldım. Hava alasım vardı. Dedim neden bir psikoloğa gözükmüyorum! Adamcağızı neden kendimden mahrum bırakayım. Gideyim paşa paşa adama bir tomar para dökeyim, o güzel nur yüzünü göreyim. Belki keyifli günündedir bana şöyle bir okur, nazardan falan da korunurum, hem nefesi kuvvetlidir onun. Çünkü salağım ben. Paramı da vaktimi de hep sokakta bulduğum için boş yere harcamayı çok seviyorum… Gerizekalı! Sana diploma veren okulun interneti kesilsin inşallah.” demek istedi ama diyemedi. Onun yerine kibarca gülümsedi ve kollarını göğsünde birbirine kenetledi. “Ben de biraz utangaçlık var. Yani çok değil ama… işte ailem, arkadaşlarım falan sizin adınızı duymuşlar. Israr ettiler illa bir git görün diye. Çok bilir dediler! Yani çokbilmiş gibi değil, hani hakaret etmek gibi değil yani… işinden çok iyi anlayan, çok hâkim olan konuya birisi dediler sizin için.”

Psikolog kibarca gülümseyip başını salladı. Serdar’ın konuşmak için verdiği çabaya gülüyordu muhtemelen. “Anladım,” dedi sakince. “Bir şey içer misin?” diye sordu masasındaki ahizeyi kaldırırken.

“Yok hocam almayayım ben.”

“Aa hoca camide Serdar.” dedi göz kırparak

Ahahahaha çok komik lan! “Hayat Bilgisi… Ben de çok severim doktor bey.”

“Aa o da olmaz.”

Hay senin hocana da doktoruna da…

“Kızım bize iki tane çay getirir misin?”

“Gerçekten zahmet etmeseydiniz ben içtim de geldim.”

“Yemek söylemedik be Serdar. Bir bardak çay. İçtim de geldim neymiş? Bir tane de benimle iç. Ha istiyorsan yemekte söylerim sana o ayrı.”

İçersem yedi ceddimi, soyumu sopumu…

“Pekâlâ Serdar. Öncelikle hoş geldin şimdi izin ver sana kendimden bahsedeyim. Benim adım Mert. Bana doğrudan Mert abi diyebilirsin. Ben, benden yardım isteyen herkesi arkadaşım olarak görürüm. Onlara dostum gibi bakarım ki onların derdi benim derdim olsun; hüzünleri hüznüm, sevinçleri sevincim olsun. Böylece onlara çok daha hızlı ve çok daha kalıcı bir şekilde yardımcı olabilirim. Tamam mı?”

“Tamam hoca… şey doktor… Yani Mert abi.”

“Ha şöyle.” Doktor bu sefer çok daha samimi ve babacan bir edayla gülümsedi. “Ama yardımcı olabilmem için arkadaşlarımdan da birşey isterim Serdar. Nedir o?”

Serdar bir an “Para” demeyi düşündü ama adamın kibar tavrına saygısızlık olacağını düşünerek dudağını büzmekte yetindi. “Nedir?”

“Benim adım gibi Mert olmaları. Bana ne olursa olsun doğruyu söylemeleri. Bu çok önemli. Anlaştık mı?”

“Tabii ki de. Nasıl isterseniz ho… Mert abi.”

“Aferin. Şimdi sana birkaç sorum olacak ve sende mert biri olarak bana doğru, dürüst bir şekilde cevaplar vereceksin.”

“Tamam.”

“Şimdi söyle bakalım. Odamı nasıl buldun?”

Oda, göz alıcı binanın kalanına göre kesinlikle dikkat çekiyordu ama soru olarak karşısına gelmesini beklememişti. “Yani garip tabii. İlginç bir tasarımı var. Böyle… yani nasıl desem insanı boğuyor gibi, rahatsız ediyor.” Konuşurken elleri ağzından çıkan kelimeleri taraf etmek için tereddütle hareket ediyordu. Sanki binanın her yerine o kadar para harcanmış ki buraya yetmemiş gibi. Burayı ellemeden kaçıp gitmişler gibi, demek istedi ama diyemedi. “Garip hocam biraz. Tam olarak tarif etmek zor.”

“Herkes için mi zor yoksa senin için mi?”

Benim için her şey zor be hoca. Aldığım nefes bile zor bana bazen. “Ya tabii hani tarif, betimleme konusunda illa ki benden…”

“Bak şimdi Serdar, önce bu ya, yani, böyle, illa ki gibi daha çok kaçamak sebepler için kullandığın kelimeleri bir kenara bırak. Şimdi özellikle sen mi diye sorma sebebim şu: Biliyorsun baban beni tanıyor. Seninle ilgili kendisiyle konuştum biraz. Yazar olmak istediğini söyledi. Çok kitap okur, kendince bir şeyler yazar dedi. Kitaplarla haşır neşir olan birinin kelime haznesine belli bir seviyenin üstünde olur diye düşünüyorum. Hatta kelimeleri bir kenara bırakalım. Gözü daha iyi görebilir. Sonuçta sadece dışarıya değil, içeriye de bakmaya çalışır bir yazar. Maddeyi basit bir madde olarak görmez, hikâyesini anlamaya çalışır. Belki ilerde onu kelimelerinde tekrar yaratmak için beyninin bir köşesine saklar. Bu yüzden bir süre sessizce odaya bak. Etrafını incele ve ne gördüğünü söyle bana.”

Yazar olmak istediği doğruydu. Gerçekten istiyordu. Hayal gücünü kelimelere dökmek, zihninde kendini mutlu eden, heyecanlandıran, hüzünlendiren hikâyelerini insanlarla paylaşmak, üretmek, yaratmak istiyordu. Belki de bir türlü anlaşamadığı bu dünyadan kaçmak istiyordu. Oradan kaçmak ve kendi yarattığı dünyalarda kendi maceralarına atılmak İstiyordu ama bunu ne kadar başarıyordu ki? İyi bir yazar değildi ve belki de asla olamayacaktı. Bir şeyler yazıyor ama onu paylaşmaya bile çekiniyordu. Yazdıkları tozlu raflarda yok olup gidiyordu. Hayal gücü, tutkusu, azmi kendi hapishanesinde çürüyordu…

Hapishane. Kelime aniden zihninde belirdi. Hapishane. Kendi hapishanesi. Başını aniden kaldırıp odaya bakındı tekrar. İçerde pencere namına bulunan tek şey karşı duvarda ve boyundan yukarıda duran ufak bir kareydi. Güneş ışığı bile isteksizce giriyordu içeri, odayı bir nebze aydınlatıyor ama ısıtmıyordu. Duvarlar dökülüyordu; her başarısızlıkta, her yenilgide, hayal kırıklığında, ayrılıkta ruhtan kopup giden parçalar gibi terk ediyordu duvarı. Yer yer göze çarpan çatlaklar ise yaralardı. Ruhumuzda iz bırakan ama kimseye göstermek istemediğimiz yaralar. Bizim en özelimiz. Ve zemin, ayağının tabanından tüm ruhuna işleyecek kadar soğuk olan zemin. Yalnızlık kadar soğuk olan zemin. Ayrılık kadar ve belki ölüm kadar… Aniden ayağa kalktı ve arkasını dönüp içeri girdiği kapıya baktı. Dışarıdan baktığında belki görüp görebileceği en gösterişli kapı buradan baktığında dışarıyı gösteren soluk bir camdı. Üzerinde boydan boya aşağı inen üç tane pas renkli çizgi vardı; kendisini dış dünyadan soyutlayan, onu buraya kilitleyen pas tutmuş parmaklıklar.

Hapishane diyebildi sonunda… Burası bir hapishaneydi!

“Çok güzel!” dedi doktor Mert, kollarını göğsünde birleştirmiş, kafasını büyük bir gururla sallıyordu.

“Anlamadım?”

“Betimlemen harikaydı. Çok beğendim.”

“Şey… Evet aklıma gelen birkaç şey var gerçekten. Sanırım size bir betimleme yapabilirim.”

“Yapabilir misin? Zaten yaptın be oğlum. Söylediklerini duymuyor muydun?”

“Bir şeyler mi söyledim?”

Mert babacan, ama oğluyla gurur duyan bir baba gibi babacan bir edayla gülümsedi. “Yazarlık kesinlikle doğru bir seçim olmuş senin için evlat. Baksana kendini o kadar kaptırmışsın, o kadar senden bir parça haline gelmiş ki farkında olmadan bile içindeki yazar dışarıya çıkabiliyor. Neyse otur, otur. Öyle ayakta kalma. Öncelikle çok haklısın. Burası bir hapishane. Bu yüzden kendilerine yardımcı olmamı isteyen herkesle burada görüşürüm. Sence neden böyle yapıyorum, niye insanlarla konuşurken onları bir hapishane hücresine sokuyorum.”

Serdar oturduğu sandalyede dikilip kirli sakallarını kaşıdı. Doktorla dalga geçmedi, onunla eğlenmeye de çalıştı, öfkelenmedi ya da başka olumsuz bir duygu hissetmedi ona karşı. Sadece gurur vardı. Çizdiği resmi ailesine gösteren ufak bir çocuğun aldığı övgüye karşı hissettiği o abartılı ama göğsünden dolup taşan gururu hissediyordu sadece. Gerçekten iyi bir şey yapıp yapmadığını bilmese de doktorun içten övgüsünü onu buna inandırmıştı. Hatta ona saygı duymasına sebep olmuştu. Bu yüzden tek istediği doktora tekrardan doğru bir cevap vermek ve belki ondan hak edilmiş başka bir iltifat daha koparmaktı. Yazarlığın doğru bir seçim olduğunu söylemişti adam, öyleyse iyi bir yazar gibi düşünmesi lazımdı. İyi bir yazar gibi kendisinin ve karşısındakinin içini görmesi ve belki zihinlerine girmesi lazımdı.

“Pekâlâ var mı aklına gelen bir şey?”

“Zihin.” dedi Serdar aklına bir şey gelmiş gibi. Tabii ki de cevap buydu. Az önce söylediği gibi yapılması gereken karşısındakinin zihnine girmekti. “Zihin. Onların zihnine giriyorsunuz siz. Zihnimiz; bizim yarattığımız hapishanelerimiz. Kendimizi oradan kısıtlıyoruz; önyargılar, korkular, acılar, yaralar hepsi orada yer ediyor. Oraya şekil veriyor.”

“Aferin oğlum. Aferin! Çok hızlı ilerliyorsun. Zeki bir çocuksun. Gerçekten çok zeki. Evet tam olarak dediğin gibi. Birçok kişi belki açık açık göremese de zihinleri buradaki dekoru algılar. Subliminal mesaj gibi düşün. Gözleri görmese de zihinleri benim içeri girdiğimi algılıyor. Böylece ister istemez bana kendilerini açıyorlar. Çünkü onların en saf ve en gerçek halini görebildiklerimi hissediyorlar.”

“Peki onlara tam olarak nasıl yardımcı oluyorsunuz abi.”

“Söylemde basit ama uygulamada biraz zor olan bir yöntemle. Onların hapisten kaçmasını sağlıyorum. Evet oğlum, benim işim bu. Ben bir kaçakçıyım. İnsanları hapisten kaçırırım.” Adam neşeyle kollarını iki yana açarak gülümsedi.

Serdar kahkaha atmak ve dalga geçmek arasında gidip gelse de ikisini de yapmadı. Hayatında en hızlı saygı duyduğu adam bu olabilirdi. “Peki benim içinde mi aynısını yapacağız?”

“Kesinlikle. Şimdi oğlum senden bana bazı isimler söylemeni isteyeceğim. Senin zihnini yoran isimler bunlar. Bunların içinde ailen, sevgilin, ya da en yakın arkadaşların gibi kişiler olabilir. Biz onları oradan çıkarıp tamamen unutmanı sağlamayacağız. Çünkü onlar senin kalbinde; zihninde fazlalık yapanlar onların aynadaki karanlık yansımaları, kötü kopyalar gibi düşün. Öncelikle onlardan kurtulacağız.”

“Tamam,” dedi Serdar, tereddütle başını salladı. “Sanıyorum birkaç isim olabilir… Ama bunun bana nasıl bir yararı olacak ki? Yani utangaç olayının önüne nasıl geçecek?”

“Her şey sırayla oğlum. Öğreneceksin.”

“Pekâlâ,” Serdar düşünür gibi başını kaşıdı. Pek tabii birkaç isim söyleyebilirdi ama bunlar doğru isimler olur muydu ki? Verdiği isimler gerçekten zihnini yoran isimler miydi, yoksa onun zihnini yorduğunu düşündüğü isimler miydi? Ciddi ciddi bunu düşündüğünü fark edince gülümsedi. Hiçbir umudu olmadan geldiği bu doktorun çok kısa sürede kendisinde böyle bir etki bırakmış olması şaşırtıcı ve sevindiriciydi.

“Ne o Serdar? Aklına gelen isimle ilgili komik anıların var galiba, neden gülümsedin?” Mert Doktorun aptalca gülümseyen kendisine daha aptalca bir gülümsemeyle karşılık vermesi birkaç saniye birbirlerine öylece baka kalmalarına sebep oldu. Kısa sürede kendine gelen Serdar tekrar kızardı, boğazını temizleyip kendini toparladı. “Ne yapıyorum lan ben?” diye sordu kendi kendine. “Manyak mısın Serdar sen niye gülüyorsun kendi kendine. Salak mısın oğlum sen? Tövbe tövbe… Neyse saçma sapan hareketler yapma kendine gel!”

“Yok hocam ya,” dedi aniden sertleşen ifadesiyle. “Bir sıkıntı yok.”

“Olmadığının farkındayım Serdar. Bir sıkıntı neden seni güldürsün ki. Gülümsemek güzel şey be Serdar…” Doktorun ses tonu çatallaşmış, konuşurken biraz hüzünlenmişti. Serdar’ın gözlerinin içine bakıp hüzünle gülümsedi. “Neyse devam edelim, bu arada hoca demek yoktu unuttun mu? Evet, var mı aklına gelen isimler?”

Vardı. Bir çırpıda söylemek istediği isimler vardı; ama onları dile getirmek sandığı kadar kolay değildi. Sevmediği insanlar, düşmanları falan değildi ki onlar. Aksine çok sevdiği hep beraber olmayı istediği insanlardı. Ama bazen… Bazen zihninde onların seslerini duyuyordu; kendisini üzen, kıran, anlamaya çalışmayan, eleştiren seslerini… Aldığı nefes bile hatalıymış gibi geliyordu öyle zamanlarda kendisine. Yeni tanıdığı bir insana sevdiklerinin ismini vermek ne kadar doğruydu ki? Kirli sakallarını sertçe sıvazlayıp oturduğu koltukta kıpırdandı.

“Sakin ol Serdar.” Mert doktorun babacan sesi ve etrafına güven yayan neşeli kişiliği geri geldi. “Strese hiç gerek yok. İsim vermek konusunda zorlanan tek kişi sen değilsin burada merak etme. Kimse için kolay olmaz; çünkü genelde isimler en yakınlarımız, en sevdiğimiz kişilerdir genelde. Ama söz. Verdiğin isimler bu odadan çıkmayacak. Onlarla ilgili tek bir kötü söz bile söylemeyeceğim. Zaten benim işim insanları yargılamak değil… Senin de öyle. Seni bundan kurtaracağız. Şimdi kendine güven, sakinleş ve isimleri söyle lütfen.”

Adam gerçekten iyi bir doktordu. Kurduğu kelimeler mi, mimikleri ve el kol hareketleri mi, yoksa kullandığı ses tonundan mıdır nedir gerçekten karşısındakini etkilemeyi başarıyordu.

“Pekâlâ,” dedi Serdar, yanağını kanatmak ister gibi sertçe kaşıyıp konuşmaya başladı: “Mesela arkadaşlarım var ho… Mert abi. Beni sürekli eleştiren arkadaşlarım. Sanki kendileri çok kusursuzlar, her şeyleri dört dörtlük, tüm sorunlarını çözmüşler de bana kendi hayatım ile ilgili ders veriyorlar. Tek sorun ben de sanki. Onları kırmak istemediğimden ya da aramızın bozulmasından korktuğum için bazen çok öfkelensem de içimden geçenleri söylemiyorum. Ben hep sessiz kalan tarafım yani. Ama onlar öyle mi her ağızlarına geleni, ki konuyu bile daha tam bilmeseler de çok biliyormuş gibi yorum yapıyorlar. Benim aksime önce düşünüp sonra konuşmak yerine düşünmeden konuşuyorlar. Hele birkaç tanesi var odun, hatta şu karşıda ki duvar bilen onlardan daha anlayışlıdır. Ne söylersem söyleyim mümkün değil kabul etmezler hatalı olduklarını. Bazı şeyler vardır abi, hani birilerine anlatırsın ama o, o anlıktır. İçini boşaltmak için konuşursun ama beklersin ki sonra unutulsun. Çünkü önüne gelsin istemezsin… ben bildiğim hiçbir şeyi kullanmazken onların hiç böyle bir derdi yok maşallah.”

“Güzel Serdar, çok güzel. Dengesiz dengesiz konuşan arkadaşlar, var böyleleri maalesef.” Doktor önündeki deftere bir şeyler karaladı. “Pekâlâ, birkaç isim daha söyle bana Serdar.”

“Ailem. Sanırım onlarla da ilgili biraz sıkıntılarım var.”

“Nedir?”

“Sanıyorum beni tam olarak anlamıyorlar. Beni anlamak istemiyorlar gibi. Beni duymuyorlar ya da duymamazlıktan geliyorlar. Benimle ilgili kendi hayallerini bile kuruyor olabilirler. Ben…”

“Anladım. Pekâlâ başka birinden daha bahset.”

“Kız arkadaşım… Eski kız arkadaşım daha doğrusu. Aslında o tarafta sorun tam olarak neydi bilmiyorum. Yani bendim. Evet, ona sorsak yine sorunun ben olduğumu söylerdi muhtemelen. Benim sessiz olmamdan, benim çok sosyal olmamdan, benim fazla sakin olmamdan şikâyet edebilirdi. Belki benim ona fazla taviz vermemden bile şikâyet edebilirdi. Benim ona fazla güvenmiş olmamım bile bir sorun olduğunu söyleyebilirdi.”

Doktor Mert sakin sakin kafasını salladı. Kısa bir an Serdar’a baktı ve gülümseyerek başını salladı. “Tamamdır oğlum. Sanıyorum bazı şeyleri çözmeye başladık. Önümüzdeki hafta senin sorularına cevaplar bulabileceğimizi düşünüyorum.”

“Vallaha mı?” diye sordu Serdar şaşkınlıkla.

Mert doktor güven saçan gülümsemesiyle başını salladı. “Kesinlikle. Haftaya tekrar görüşelim Serdar. Bence seni haftaya hapishaneden kaçırabiliriz.”

Bir hafta sonra aynı gün aynı saatte yine şatafatlı kapının önünde duruyordu. Kapıyı birkaç kez çalmış olmasına rağmen içeriden bir ses gelmemişti. Sekreteri seansın başladığını içeri geçebileceğini söylemişti ama doktor daha gelmemişti galiba. Bir kere daha çalıp ses alamayınca kapıyı açıp içeri girdi.

Hapishane hücresi bomboştu. Bir süre bekledi ama doktor gelmedi, kimse gelmedi. Belki de kaçakçı işini çoktan yapmıştı. O gelmeden hücreyi boşaltmış, karanlık yansımaları götürmüştü buradan. Zihnini temizlemişti.

Bir süre daha gelen giden olmayınca oturduğu koltuktan kalktı. Tam o an daha önce fark etmediği bir şeyi gördü. Masanın üstünde bir kâğıt duruyordu. Beyaz kâğıdın üstünde “Zihnini temizle.” yazıyordu. Kâğıdın arkasını çevirince başka bir yazı gördü: “Kapıyı kullan. Göreceksin.” Not belli ki kendisine yazılmıştı. Küfür etmemek için kendisi zorladı. Hayatta kendi başına hiçbir şeyi başaramamış ve sürekli zihnindeki susmak bilmez seslerle uğraşıp duran birinin önüne saçma bir bilmece koyup çözümünü kendisi bulmasını beklemek harika bir doktorluk örneğiydi gerçekten.

Yine kandırdılar beni yani. Harika. Hiç şaşırmadım. Kimden şimdiye kadar yardım gördün de bu adamdan bir yardım bekledim ki? Adam seninle samimi konuştu diye mi güvendin ona? Salak mısın oğlum sen…

Kâğıdı yumruğunun arasında buruştururken zihnindeki sesler hiç olmadığı kadar geveze olmaya başlamışlardı; durmadan konuşuyorlar, ona hakaret ediyorlar, beceriksizliğinden ve korkaklığından dem vuruyorlardı. Onları duymamazlıktan gelmeye çalışarak kapıya yürüdü. Doktorun gelmeyeceği belliydi zaten. Parmaklıkların arasından dışarıyı gösteren kapının önünde durunca daha önce orada olduğunu fark etmediği başka bir şey daha gördü. Ufak bir düğme. Zihnindeki sesler sessizliğe tövbeliymiş gibi konuşmaya devam ederken avucunda ufalanan kâğıda gitti aklı. Elini uzattı ve düğmeye bastı. Kapıda ufak bir karıncalanma oldu, görüntüsü değişti. Parmaklıklar hâlâ duruyordu ama onların arası artık dış dünyayı göstermiyor bir ayna görevi görerek odanın içini gösteriyordu. Tam o sırada fark etti…

Hapishane hücresi boş değildi. Parmaklıkların ardında hücrenin içinden aynadaki yansımasına bakıyordu. Gerçekten de görüyordu. Gülümsedi. Kapıyı açıp dışarı çıkarken sesler sonunda susmaya başlamıştı.

Selahattin Başboğa