Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Harabelerde Dans

Küçük bir evde büyümüştüm ben. Beyaz, iki katlı, mütevazı; benim, anılarımın ve bence daha da önemlisi sevdiklerimin olduğu bir evde. İyi ve kötü her duyguyu orada yaşamış, insanın içini ısıtan güneşli sabahlara orada uyanmıştım.

Kenar bir mahalledeydi evimiz. Yıllarca sürecek dostlukların kurulduğu ve kurulmaya devam ettiği bir yerdeydi. Sabah rüzgârlarının getirdiği mis gibi göl havasını soluyabileceğiniz; karşıdaki heybetli dağları, güneş batarken oluşan kızıllığın önünde uçuşan kuşları, gece gökyüzünü kaplayan yıldızları izleyebileceğiniz bir yerdi orası. Tutkulu aşkların yaşanamayacağı kadar sığ bir yerdi belki; ama asla macerası eksik olmayacak kadar da tehlikeli bir bölgedeydi. Beylikler Dönemi’nden kalma harabelere çok yakındı bir kere. Bu da bizleri küçük kâşiflere dönüştürmüştü; ama kâşifler her zaman umdukları şeyleri keşfedemezler.

Kendi yaşıtlarımdan ve onların kardeşlerinden oluşan geniş bir arkadaş kitlem vardı. Her gün okula birlikte gider, evlerimize birlikte dönerdik. Okuldan her gelişimizde, annelerimizle yaptığımız küçük tartışmaların ardından, bir şekilde kendimizi sokağa atardık. En sevdiğimiz şey, takımlara ayrılarak futbol oynamaktı. Ta ki derste öğrendiğimiz bir bilginin bizi yönlendirmesine kadar.

Güler yüzlü bir öğretmenimiz vardı. Derste yakın çevreden örnekler vermeyi iyi bilen bir kadındı. Hepimizi evladı gibi sever, bizlerin araştırma duygularını destekler, elinden gelen her türlü yardımı yapardı. İşte her şey bu öğretmenimizin Beylikler Dönemi’nden kalma harabelerin yer altı tünelleriyle birbirine bağlandığını anlattığı gün başladı. Ders bitene kadar hep düşündüm. Benden habersiz aynı şeyi düşünen diğer arkadaşlarım gibi. Tüneller keşfedilmeliydi.

Her gün harabelerin bulunduğu bölgeye gider olmuştuk. Yeni oyun bölgemizdi orası ama elimizde toplarımız yoktu. Onun yerine saçma sapan planlarımızı ve ölçümlerimizi yazdığımız kâğıt parçaları ve sivriltilmekten dolayı serçe parmaklarımız kadar kalmış kalemlerimiz vardı. Günün aydınlık saatlerinde cesaretlenip harabelerin içine bile giriyorduk. Amacımız tünel ağzına benzer bir yer bulmaktı. Çok geçmeden de bulduk.

Bizler için bile dar denilebilecek bir girişti bu. Daha hemen başlangıcından itibaren içerisinin kapkaranlık olduğu mağaralara benziyordu.

“Girelim mi?” dedik aynı anda. Sonra da gülümseyerek birbirimize bakıştık.

“Ne yapıyorsunuz bakayım siz orada?” dedi başka bir ses. Yaşlıca bir amcaydı bunu diyen. Bulunduğumuz yerin etrafını çevreleyen duvarın üzerindeydi.

“Oynuyoruz amca.”

“Oynayacak başka bir yer kalmadı mı len? Uzaklaşın bakayım oradan. İçine çekiverir adamı öyle yerler de ölünüzü bile bulamazlar.”

“Ne var ki içeride?” dedi Yusuf.

“Siz herhalde burayı çocuk parkına giden bir delik zannettiniz. Orada insana benzemeyen varlıklar olur. Hem…”

“Ah baba! Burada mıydın demek?” dedi bir kadın. “Yine kayboldun diye aklım gitti.”

“Şu safları kurtarıyordum kızım,” dedi adam bizi göstererek.

Kadını görememiştim ama sesi çok tanıdık gelmişti. “Hadi evlerinize gidin bakayım, hadi,” dedi. Hemen yanımıza da bir taş düşünce topuklamak şart oldu.

Sonraki bir hafta boyunca oraya gitmedik. Yaşlı amcanın dedikleri az da olsa bizi korkutmuştu fakat durdurmaya yetmeyeceği belliydi. O yaşlarda erkekliğimizi böyle kanıtlayacağımızı düşünen bizler bir haftanın sonunda soluğu tekrar harabelerde aldık. Elbette bunda Harun’un mahallede otururken ağzından kaçırdığı söz de etkili oldu.

“Biz yarın tünele giriyoruz.” demişti ufaklık. Kısa bir sessizlik olmuş, hepimiz şaşırmıştık. “Daha biz bile girmedik be,” dedi Akif. “Siz kimsiniz?”

“Valla biz giriyoruz yarın. Her şeyi planladık.”

“Neymiş planladığınız bakayım?” dedim ayağa kalkarak. Birçoğundan boyum uzundu ve bu da onları ürkütmem için o günlerde yeterli bir malzeme oluyordu.

“Abi biz meşalelerle içeri gireceğiz. Çıra yakacağız hepimiz. Birbirimizi de iplerle bağlanacağız, kaybolmamak için.”

“Kim kimsiniz siz?” dedim. Arkadaşlarının isimlerini bir çırpıda sayıverdi. Gülmemek için zor tuttuk kendimizi. Dediği isimlerin sahipleri küçük kardeşlerimizden başkası değildi.

“Yürü git len şuradan.” dedi bir ses.

Harun, korktuğunu belli ederek uzaklaşmaya başladı. Harun’u göz ucuyla takip eden bizler, çocuk evin köşesini döner dönmez lafa başladık.

“Bakın hele adilere,” dedi Akif. “Tünele gireceklermiş. Boylarına boslarına bakmadan ?”

“İçeride kaybolup ağlayacaklardır abisi,” dedi Yusuf.

“Bana çok saçma gelmedi bu fikir aslında.” dedi Tolga.

“Amcanın dedikleri ne olacak ya?” demek de bana düştü.

“Az deliye benziyordu,” dedi Akif. “Hem ‘insana benzemeyen varlıklar’ derken kastettiği örümcekler falandır bence.”

“Korkuyor musun yoksa?” diyen Tolga ise bir kahkaha patlatmıştı.

Planımızı yapıp nasıl hareket edeceğimizi, yanımıza neler alacağımızı kararlaştırdıktan sonra evlere dağıldık. O gece gözüme pek uyku girmedi. Sabaha yakın uyumuşum. Açık bıraktığım camdan gelen kuş sesleriyle uyandım. Günlerden pazardı ve hava gayet güneşliydi. Kahvaltımı yaptıktan sonra evden ayrıldım. Dört arkadaş her zamanki yerimizde buluşarak yola koyulduğumuzda saat yaklaşık 10.00’du.

Ben ip ve kibrit getirmiştim. Diğerleri de meşale olarak kullanacağımız odunları ayarlamışlardı. Etraftan dikkat çekmemeye çalışarak tünelin girişi olduğunu düşündüğümüz deliğin ağzına geldik.
“İlk kim girecek?” dedi Akif.

“Ben,” diyerek karşılık verdi Tolga. “Bu tünelin diğer ucundan çıktığımızda bütün mahalleli bizi konuşacak. Hem bakarsınız öğretmenimiz de fazladan not verir.”

Hep beraber gülüşerek ipi bellerimize bağladık. Son olarak da ucunu yerde duran bir kayaya taktıktan sonra delikten içeri sürünmeye başladık.

İçerisi oldukça havasız ve de ürkütücüydü. Yaklaşık beş metre kadar yürüdükten sonra ayağa kalkabileceğimiz bir boşluğa geldik. Elimizdeki meşalelerin aydınlattığı bir koridordu burası. Her iki tarafında da sayısız dönemeç vardı.

“Hangisine girelim?” dedi Akif.

“Şu taraftakiler göl tarafına gidiyor. Ada üzerinde bulunan saraya gidiyorsa hiç şaşmam. Bence sola gidelim.” dedi Yusuf.

Yavaş adımlarla ilerlemeye başladık. Hesaba katmadığımız meşale dumanından gözlerimiz yanmaya başlamış, nefesimiz daralmıştı. Belki üç defa sağa, iki defa daha sola döndükten sonra geldiğimiz yer bir odayı andırıyordu; ama oldukça garip bir odaydı burası. Etrafta küçük boylarda çocuk kuklaları, oyuncak arabalar, minyatür boyda ağaçlar vardı.

“Bence geri dönmeliyiz,” dedim.

“Aptallaşma,” dedi Tolga. “Buradaki oyuncakların güzelliklerini görmüyor musun? Bunlardan birkaç tane almadan şuradan şuraya adımımı bile atmam.”

Tam o anda “Hoş geldiniz,” dedi hepimizi titreten bir kadın sesi. Meşalelerimizin aydınlatmadığı bir noktada durduğu için kendisini göremiyorduk. Hep beraber ve avazımız çıktığı kadar bağırdık ama fayda etmedi. Panikleyerek kaçmaya çalışınca kendimize bağlı olan iplere dolanıp kaldık.

“Ben de sizi bekliyordum.” dedi kadın. Oyuncaklarımla oynayacak çocukları çok severim.”

“Çok teşekkür ederiz,” dedi Akif. “Ama biz gitsek iyi olur.”

“Ne gitmesi?” diyen kadının sesi kulaklarımızda çınladı. “Sürekli dans edeceksiniz, ben yeter diyene ya da sizlerde oyuncak birer kuklaya dönüşene kadar dans edeceksiniz.”

“Geçen haftaki deli amcanın kızı len bu,” dedi Tolga. “Sesinden tanıdım valla. Bu garibim de deliymiş demek.”

Sonrasında ne mi oldu? Önce Tolga’nın sonra da bizlerin ağlama sesleri yankılandı odada. Ellerimin havaya doğru kalktığını hissedebiliyordum. Sonra da ayaklarımın kontrolünü kaybettim. Diğerlerine de aynısı olmuş olacak ki, çılgınlar gibi dans etmeye – daha doğrusu ettirilmeye – başlamıştık. Ağlamaktan ve bağırmaktan dolayı çok sürmeden seslerimiz kısılmıştı.

Saatlerce süren bu işkenceden sonra kadın bizi bıraktığında kan ter içindeydik. İlk kez karanlığın içinden çıkarak kendini gösterdi. Herhalde gerçek hayatta böyle gezmiyordur diye düşündüm. Saçları kıpkırmızıydı ve her renkte ipin eteklerinden aşağı sarktığı bir kıyafet giymişti. Çenesini öne uzatarak gülümsüyor ve durmadan parmaklarını oynatıyordu.

“Bırak bizi lütfen,” dedi Yusuf.

“Bırakacağım ama hepinizi değil.” dedi iğrenç bir sesle. “Siz çocuklar bu tip oyunları seversiniz. Alın size birer kâğıt ve kalem. Burada kalmasını istediğiniz kişinin adını yazacaksınız. Diğerleri gidecek, en çok oyu alan kişi de benim koleksiyonuma katılacak.”

Korkunç bir duyguydu bu. Hangi arkadaşımın adını yazabilirdim ki. Bütün dengesizliklerine ve patavatsızlıklarına rağmen Tolga’yı bile yazamazdım. Arkadaşlarımla göz göze gelmeyi çok istedim o an; ama mümkün olmadı. Her birimizi bir başka köşeye göndermişti. İyice düşünüp taşındıktan sonra aklıma gelen ilk ismi yazdım: kendi ismimi.

Kadın büyük bir hevesle kâğıtları açmaya hazırlanırken babası da çıkageldi. Meğerse bizim tünel cadının birinin evine bağlanırmış. Onu da o an öğrendik.

“Ben demedim mi len size gelmeyin buraya diye?” dedi kızgınca. İnce bir ses tonu vardı adamın. “İyi ki vaktinde geldim.”

“Baba bu kez hepsini almadım. Sadece birini alacağım,” dedi kadın. “Bu kâğıtlara kalmasını istedikleri bir arkadaşlarının adını yazdılar. Kim çıkarsa o benim olacak. Söz diğerlerini bırakacağım bu kez.”

“Tamam.” dedi adam. Kız ilk ismi söylediğinde kanım dondu adeta. “Berke.” demişti. Kendi adımı yazmış olmama rağmen yine de korkmuştum. “Ya bunu bir başkası yazmışsa?”

Diğer kâğıtları da aceleyle açarak okudu. Son kâğıttan da Tolga adı çıkınca acı bir kahkaha patlattı. Gözleri alev alev olmuş, bize bakıyor; sıktığı dişlerinin sesi kulaklarımıza kadar geliyordu.

“Hepiniz kendi adınızı yazdınız demek.” dedi. Bir an bizi tekrar kontrol etmeye kalkıştıysa da babası izin vermedi. Bizlere de gidebileceğimizi söyleyerek yolu gösterdi. Adamın gösterdiği yolu takip ederek dışarı çıktığımızda hava kararmak üzereydi.

Önce tek kelime bile etmeden yürüdük. Sonra ilk konuşan Yusuf oldu: “Mahallelinin kahramanı olamadık belki ama şu günden sonra birbirimizin kahramanıyız.”

“Evet,” dedik hep beraber. Yüzümüz tekrar güldü.

“Benim kafama takılan bir nokta var,” dedi Tolga. “Acaba öğretmen davranış notlarımıza beş verir mi?”

Harabelerde Dans” için 9 Yorum Var

  1. Ellerinize sağlık, son derece mükemmel olmuş. İsimlerin türkçe olması da ayrı bir güzel unsur. Anlatımıınız da çok hoş, yazım hatası falan da göremedim. Ellerinize sağlık.

  2. Selamlar;

    Güzel bir hikayeydi, ellerinize sağlık. Türkçe isimler kullanmanız benim için öykünün en büyük artılarından biriydi, öncelikle bunun için teşekkürler.

    Eski mahalle arkadaşlıklarını, o asla sarsılmayan dostluk bağını çok başarılı bir şekilde yansıtmışsınız. Üslubunuzun düzgün ve akıcı olması da bu başarıda büyük rol oynuyor elbette. Yeraltı geçitlerinde saklanan, yakaladığı çocukları oyuncağa çeviren cadı fikri de güzeldi ayrıca. Yine de bu kadar kolay kurtulmuş olmamalarını dilerdim. Kadının sadece babası öyle istedi diye hepsini serbest bırakması biraz kötü durmuş. Sonuçta yerleri ve kimlikleri açığa çıktı ve çocukların bunu başkalarına anlatmamaları için hiçbir neden yok.

    Buna rağmen severek okuduğum bir hikayeydi. Kaleminize sağlık.

    1. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim İhsan Bey. Seçkiye iki gün kala yazınca olayın o kısmını çok detaylı düşünemedim herhalde. Şimdi tekrar bakınca “Neden cadının çocukları bırakmak zorunda kaldığına dair bir diyalog eklemedim ki?” demeden edemedim. Çocukluğumuzdaki o dostluk duygusunu aktarabilmiş olmamdan dolayı mutluluk duydum. Sağolun.

  3. Merhaba
    Güzel bir hikayeydi. Ama seninde dediğin gibi biraz aceleye gelmiş sanki. İlk giriş ve betimlemeler çok iyiydi. Ama sonradan beni rahatsız eden bir durumdan söz etmeliyim. Örneğin neden Beylikler dönemi harabeleri. Bir iki kere vurgulanınca dikkatimi çekti. Nereden yazıyorsun bunu bilemiyorum ama -bence batı anadolu-daha eski dönemlere aitte olabilirdi.
    Kişiler pat diye öyküye dahil oldular. Bence o kadar kalabalık bir gurup olacağına daha az sayıda kişiden de oluşabilir kahramanlarımızı daha yakından tanıyabilirdik.
    Bir başka nokta cadı neden bu kadar kolay saldı çocukları. Böyle bir sır vardı da neden bu kadar çabuk çözüldü. Siz cadı olsaydınız tutsaklarınızı bu kadar çabuk salıverir miydiniz.
    Sonuç olarak yorgun bir iş bitiminde moral bozmak değil yapıcı eleştirilerde bulunmak amacım. Son söz olarak iyi yazıyorsun devam etmelisin…
    Katlandığın için teşekkür ederim…

    1. Eleştirin için teşekkürler. Çocukluğumu geçirdiğim bölgede Beylikler Dönemi’nden kalma harabelerin olması o dönemi seçmemde etkili oldu. (Tahmininde haklısın :))
      Karakterlerin olaya hızlı dahil olması ve cadının kararı kısımlarına gelince, sanırım çok fazla uzamasını istemediğim ve de fazla zamanım kalmadığı için böyle oldu. Okuduğunuz ve de yorumladığınız için sağolun.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *