Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yanık Kokusu

Hikâyemiz evveliyatı uzun yıllar öncesine dayanıyor. Parçalanmak üzere olan neredeyse bir iç savaşın yaşandığı karanlık günlerde geçiyor. Ülkede nizam kalmadığı için hemen hemen herkesin kanunlar koyduğu kendi hâkimi kendi avukatı ve kendi cellâdı olan günlerdi o günler. Herkes vatanını seviyor ve kendisinden başka herkesi kendisine vatanına düşman görüyordu. Hikâyemizin ne zaman bittiği ise… Yaşananlar belleklerde o kadar taze ki. Bu küçücük kasabada herkes ne olduğunu biliyor ama olayların kendileriyle direk bağlantısı olmadığını da biliyor. Neyse edebiyatı bırakıp birkaç gün öncesine dönelim. Kahramanlarımızdan biriyle başlayalım olanları anlatmaya.

Saraycık Kasabasının müftüsü Macit Karakoyunlu kaymakam makamı ölçülerine göre bile büyük sayılabilecek odasına her sabah olduğu gibi öfke ile girdi. Kendisini öfkelendirecek hep bir şeyler vardı ama o sabah daha da öfkeliydi. Egosu boyunun kısalığıyla ters olarak devasaydı, egosunun beslediği öfkesi de. Daha alalı bir ay olmadığı güzelim arabasını koyduğu yeri şikâyet etmişlerdi. Her sabah olduğu gibi cami avlusuna Bahçenin ucuna dikilmiş yüzyıllık çınar ağacının gölgesine bırakacaktı Renosunu. Müftülük binasının da olduğu Koca Caminin Bahçesini ana caddeden ayıran kapıyı açması için tuvalet bekçisini çağırdığında nankör adam yanına gelmek nezaketini bile göstermemişti. “Yasak” demişti zafer kazanmış başkomutan edasıyla. Arabasından inip kendi sürmek isteyince kapıyı yana doğru “Başkan Beyin emri var” demişti.

Muhteşem sayılabilecek makam odasına girince bir küfür etmediği kalmıştı. Bu ayak takımına yüz vermeye gelmiyordu. Bir yıl önce kendisine Tuvalet bekçiliğini vermesi için yalvaran Çulsuz Reşit’in bile biti kanlanmıştı. Uzun odayı iri cüssesiyle kocaman adımlarıyla geçti. Çağla rengi duvardan duvara kaplanmış halıya her zaman özenle basmamaya çalışırdı ama bu kere ayaklarını sanki birilerini çiğniyormuş gibi yere vuruyordu. Kapının tam karşısındaki ceviz kaplamalı masasına geçip kafasını yumuşacık koltuğunun arkalığına dayadığında biraz olsun rahatlamıştı. Hangi kral tahtına oturunca rahatlamazdı ki. Eski zamanlarda olsa kocaman gong çalardı hizmetkârları çağırmak için ama o masasındaki küçük düğmeye basmakla yetindi. Dakika geçmeden odacısı kapıda elinde tepsiyle belirmişti.

17 Yüzyılda yapılmış kesme taş işçiliğinin en iyi örneklerinden birini yansıtan camiye bakıyordu odasının pencereleri. Müftülük binası komşusu sayılabilecek Koca Camiyle taban tabana zıttı sanki. Biri ne kadar estetikse diğeri o kadar zevksizlik örneğiydi. Bir ne kadar ferah ve aydınlıksa diğeri o kadar iç bunaltıcıydı. İki katlı betonarme bina her haliyle utanç yaşıyor gibiydi caminin karşısında. Macit Efendi içtiği çaya ve çayın yanında götürdü iki çıtır simite rağmen sakinleşmemişti. Kimin şikâyet ettiğini bulması gerekiyordu. Odasında ağır adımlarla dolanıyordu. Pencerelerin karşısındaki kitaplığa yaklaştı. Çoğunu kendisinin el altından aldırdığı uyduruk ama bir o kadar da şatafatlı duran şiltlerine, ödüllerine plaketlerine baktı. Kasabanın futbol takımının bürosunda bile bu kadar madalya olmadığını biliyordu. Kapının yanına vardığında kapının iki yanına konulmuş sehpalarda çiçekler vardı. Caminin geniş ve bakımlı bahçesinden toplanılan gülleri bir kere daha kokladı. Odada biri olsaydı mutlaka peygamber kokusunu andırdığı için salâvat getirirdi ama bu kere öfkesi geçmediği için midir nedir burnunu öylesine yaklaştırdı çiçeklere. Caddeye bakan pencereye yaklaştı. Ağır kadife perdelerin arasında dökülen tülleri aralayıp caddeye baktığında onca sıradan arabanın arasında sığıntı gibi duran masmavi arabasını görünce içi bir kere daha burkuldu. Hırsızlığa karşı pencerelere yaptırdığı parmaklıkların ardında öyle mahzun görünmüştü ki gözüne arabası. Öğle yemeğinden sonra mutlaka belediyeye gidip konuyu araştırmalıydı.

Şimdi Müftü Macit efendiyi o muhteşem odasında bırakıp olayların direk içinde olan diğer kahramanımıza gidelim. Bilal, Saraycık Kasabasının iki üç dönercisinden birini çalıştırıyordu. Doğma büyüme bu kasabalı değildi. Yaklaşık bir ay önce cebinde parasıyla gelmiş ana caddedeki dükkânlardan birini tutarak güzel bir dönerci açmıştı. Kasaba var olan birbirini tutma âdetine rağmen dükkânı gerek dönerinin lezzetiyle gerekse elinin çabukluğu ve güler yüzüyle sevilmişti Kasabalı tarafından. Ovadan başlayıp istasyonda sona eren tek ana caddenin üzerindeydi küçük dükkân. Bir ay bile olmamasına rağmen Bilal ve döneri meşhur olmuştu. Rakipleri hakkında bir sürü dedikodu üretse de o temizliğiyle ve lezzetiyle sevilmişti. Ve Müftü Macit Efendi o öğlen arkadaşlarının ısmarlamasıyla yemeğini küçük dükkânda yiyecekti.

Biri Tapu dairesinin müdür yardımcısı Diğeri Lisenin Müdürü olan üç arkadaş öğle yemeğini burada bu yeni açılan dönercide yiyecekti. Dar, derinlemesine uzun dükkânın önüne geldiklerinde Bilal dönerinin başındaydı. Uzun bıçağını yardımcısına teslim edip ellerini önlüğüne sildi ve ağır misafirlerini kapıda karşılamaya koştu. İçeriye buyur edecekti ama içeride masa yoktu. Duvar dibine uzun bir raf monte edilmiş müşterileri taburelere oturarak burada yiyorlardı ekmek arası dönerlerini.

Kısa boylu göbekli Macit Efendi kahkaha atarak yaklaştı kaldırıma yerleştirilmiş masalara. Birkaç defa buradan geçmişti ama öyle pat diye dükkân içeri giremediği için böyle bir davet bekliyordu. Dönercinin işaret ettiği bir Kalfa aceleci tavırlarla elindeki kirli bezle masanın üzerini sildi ve adamları buyur etti. Her zamanki sevimli olduğunu ama bir o kadar da çevresindekilere itici gelen tavırlarını takınmıştı Müftü Efendi. Lise müdürü uzun boyuyla selamladı dönerciyi, ne de olsa koskoca müdürdü ve öğrencilerinin selamlarını almaya alışmıştı. Diğer iki arkadaşını o çağırmıştı. Tapu müdürüyse eğreti duruşuyla buralara ait olmadığını lüks salonlarda yemek yemeğe alışkın olduğunu belli ediyordu. Her jesti her mimiği ‘Benim burada olmam sizler için bir nimet bir lütuf der gibiydi’ yemeğin sonunda ise bu kadar lezzetli az yemek yediğini kendi kendisine itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Kırklı yaşlarını yeni yaşamaya başlamış olan esmer dönerci uzun bir OOOO Müdürüm” ün ardından misafirlerini ağırlamaya başladı. “Dürüm mü yapayım yoksa ekmek arası mı istersiniz” diye sorduğunda üçü de dürüm istemişlerdi. Kendi eliyle kestiği döneri yine özenle seçtiği pidelerin arasına yerleştirdi. Buzdolabından soğuk ayranları çıkardı.

Adamlar yemeklerini bitirdiğinde aldıkları damak tatları yüzlerinden okunuyordu. Bilal birer kahvede söyledi. Yılların verdiği alışkanlıkla gülümseyen yüzü hesabın ödenmeyeceğini bilse de gülümsemeye devam ediyordu. Bir işletmenin ana amacı kar olsa da Bilal’ın ana amacı kar değildi. Kar yaşamını sürdürmesi için gerekiyordu sadece. Dönercinin gözü bir an masadaki çakmağa takıldı. Çakmak çakmağa benzerdi ama bu kadar benzerlik mümkün müydü? Sigarası dudaklarında olan tıknaz adama bir kere daha baktı. “Çakmağınız güzelmiş” dedi. Müşterisinin sigarasını yakmak için eline aldığında avuçlarında alevler vardı sanki. “Babamdan hatıra” dedi müftü Efendi gülümseyerek. Elini dönercinin eline uzattı. “Bilirsin dedi hediyeden hediye olmaz.”

Müftü efendi tüm çevresine duyurmaya özen gösterdiği uzun bir şükür duasından sonra ellerini yıkamak için içeriye yöneldi. Dışarısını aydınlığına alışkın gözleri karanlığa uyum sağlayabilmek için zorlandılar. Eğer az önce kendilerini masaya buyur eden çırak yol göstermeseydi yüksek taburelere çarpıp düşebilirdi de. Dipte naylon bir perde ile ayrılmış lavaboya vardığında içeriyi tahmininden daha temiz bulmuştu. Ellerini yıkarken sağı solu incelemeye devam ediyordu. İçeride çalışan bulaşıkçı orta yaşlı kadın biraz yana çekilmiş saygı değer müşterilerini işini bitirmesini bekliyordu. Müftü Efendinin sabahki öfkesi tamamıyla geçmişti sanki. Ama bütün neşesi birkaç saniye sonrasında uçacaktı.

Bir yandan cebinden çıkardığı bez mendiliyle ellerini kurularken dükkânın içine bakarak ağır adımlarla dışarı çıkıyordu. Yavaşlığının bir nedeni de hesabın ödenmesi içindi. Bir sağa bir sola bakarak duvarları inceliyordu. Kocaman bir kır manzarası yağlı boya resmi yemek yenilen uzun masanın üzerinde asılıydı. Aceleyle atıştıranlar kafalarını kaldırdıkların çayırlarda otlayan kuzular yem yeşil ağaçlar ve zirvelerindeki karların hiç erimediği yüksek dağlar görüyorlardı. Kafasını sağa çevirdiğindeyse büyük boy kalpaklı bir Atatürk resmi vardı. Yanında da İstanbul Boğaziçi köprüsünün poster boyutunda fotoğrafı asılmıştı. Hızlı geçmesi gereken kasaya yaklaştığında birden çakılıp kaldı. Otuz iki yıl öncesinin sıcak bir eylülü aklına geldi. Burnu nereden çıktığı belli olmayan bir yanık kokusu almaya başlamıştı. Duvara duvarda asılı nesneye öylece bakakalmıştı. Az önce tok ve mutlu kahkahalar atan kendisi değildi sanki. İki arkadaşı yanına varıp koluna girdiklerinde hala duvarda ki çiviye ipleriyle asılı duran kuklaya bakıyordu.

Müşterileri gittikten sonra Dönerci Bilal içeri girdi. Az önce tıknaz çember sakallı adamın dinelip durduğu yerde durdu. Bakışlarını duvarda duran karamış ipleriyle asılı duran kuklaya bakmaya başladı. Bir karıştan biraz daha uzunca boylu, kocaman kafası şişman gövdesi çırpı gibi kolları olan yer yer yanmış yolda görseniz üzerine basıp geçeceğiniz bu kuklaya birkaç saniye baktı. Havyayla yakarak şekil verilmeye çalışılmış kirli yüzü parıldıyordu sanki. Ahşap oyuncağın yüzünde aradığını bulmuş insanların içe huzur veren gülümseyişi vardı sanki. Kalfasını çağırdı. “Hani sana işe başlarken ‘Günü gelince dükkânı sana devredeceğim’ demiştim ya işte o gün bu gün” dedi. Askerden yeni gelmiş afacan delikanlı afallamıştı. Ustasının Patronunu ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktı. “hadi git noterde hazırlıkları yap” dedi.

Ali Kalfa ilk iş konuşması yaptıkları günü anımsamıştı. Adam kendisini Kasabanın tek parkında derin düşüncelere dalmışken bulmuştu ve iş teklif etmişti. Dükkânı açalım günü gelince sana devredeceğim sende bana ufak taksitlerle ödersin borcunu” demişti. O günün bu kadar çabuk geldiğine inanamıyordu. İçeriden çekmeceden önceden hazırlanmış belgeleri aldı. Noter kâtibi elle yazdıkları anlaşmayı çabucak kâğıda dökerdi nasıl olsa. Bilal Usta içeride hala bulaşıklarla cebelleşen bulaşıkçı kadına dönerek “Toparlanın arkadaşlar bugünlük bu kadar yeter” demişti.

Adam özene bezene döşettiği makamında düşünüyordu. Berbat bir sabah başlamıştı, çok güzel bir öğle görmüştü ama vicdan azabı cehenneminde geçen bir öğleden sonra yaşamıştı. Olabilir miydi ‘Cehennem alevlerinin sarmaladığı bir evden bir kukla yanmadan kurtulabilir miydi?

Öğle namazından sonra camileri dolaşmayı sürdürmüştü. Kaçmak kurtulmaktır diye uzak köylerin camilerine gitmişti denetlemek için. Bahar aylarında yaptığı gibi üç kişilik bir heyet oluşturur denetlemeye çıkarlardı makam arabasıyla. Bey dağlarının eteklerindeki köyleri gezmişler yorgun argın dönmüştü. Ve şimdi odacının bile evine döndüğü bu saatlerde düşünmek değerlendirmek kendi deyimiyle vicdan muhasebesi yapmak için kalmıştı. Rahatsız edilmek istemediği zamanlarda olduğu gibi odasının kalın perdelerini çekmişti solan gün ışıklarına karşı. Geniş deri koltuğunu arkasına yaslandı, gözlerini kapadı. Derinlerde o çok derinlerde gizlenen unutmak istediği ve çoğu zaman da başarılı olduğu anılarının denizine dalmaya hazırdı.

Küçük çocuk kapının sesini duyunca irkildi. Akşam ezanlarının okunduğu bu saatte kim olabilirdi. Ağabeyine baktı göz ucuyla bir an göz göze geldiler ama kendi korkusunun gölgesini ağabeyinin bakışlarında görmedi. Yatakta oturan genç önüne serdiği kalın bezde duran küçük iskarpelayı aldı. Kucağındaki ağacı yontmaya devam etti. Minik ayağın parmakları da ortaya çıkmaya başlamıştı. Babası marangozdan kendisine gül ağacı getirtmişti ve boş kaldığında kuklalar oyuncaklar yapıyordu. Parçayı şöyle bir kaldırdı. İkinci ayakta tamamdı, yerine takılabilirdi. Yatağının başucunda asılı duran parçaları keten iplerle birbirine bağlı oyuncağa baktı. Elinde bu tür işler gelirdi. Hep takdir etmişti bu yönünü Celal Ağabeyinin. Oturur saatlerce onun çalışmasını izler yine de doyamazdı. Allah yüksek ateşle aldığı ayaklarını yetenek olarak geri vermişti sanki. Yapıp kente gönderdiği oyunlardan kazandığı paralarda defalarca kendisine okul harçlığı vermişti.

“Ne bekliyorsun açsana kapıyı” dediğinde bir kere daha korktu. Celalin bebekken geçirdiği ateşli hastalık nedeniyle belden aşağısı tutmuyordu. Kapı bir defa daha çaldı arkasından bir daha, bir daha. Çocuk iyice korkmuştu. Yatakta yatan genç kardeşini yanına çağırdı. Babaları ve anneleri çapaya gitmişlerdi. Esmer kavruk çocuk ağabeyinin yanında oturuyor onun işlerine yardım ediyordu. Yemeğini suyunu getiriyor tuvalete gitmek istediğinde kalmasına destek oluyordu. “Korkma “dedi onaltı onyedi yaşlarındaki genç. “Bağırır çağırır giderler.” Bir an durdu kendisini teselli etmek ister gibi “Gürültüyü duyan komşular yardıma gelirler. Üstelik akşam ezanı da okundu annemlerin gelmesi yakındır” dedi. Ama söylediklerine kendisi de inanmıyordu. Çapaya gittikleri yer ovanın öbür yanıydı. Anca yola çıkmış olmalıydılar gelmeleri bir saati bulurdu.

Kapı iyice tekmelenmeye başlamıştı. Pencereden de bağırışlar duyuluyordu. “Özellikle de gurubu organize eden zengin bebesinin sesi duyuluyordu. “Komünist kâfir” diyordu dışarı çık… Çık ta hesap ver.” Celal düzenli okula gitmezdi. Okul yönetiminin anlayışı sayesinde bazen derslere katılır, okul bahçesinde arkadaşlarıyla konuşurdu. Elleriyle zorlukla ittiği çoğu zaman eli ayağı gibi davranan Bilal sayesinde temiz hava alıyordu. Ama Celalin bir kusuru vardı; çok okumak. Belki durumunun gerektirdiği başka yapacak bir şeyi olmadığı için okuyordu. Ne de olsa ayaklarının götüremediği yerlere kitaplar sayesinde gidiyordu. Bu okuması da büyüklerinin kavgayla yaptıkları tartışmaları kelimelerle yapıyordu. Bir keresinde din ve iman konusunda tartıştıklarında, çevresindekileri fikirleriyle rahatsız etmişti, özellikle de sınıfın yıldızı gibi davranan ama tamamen babasının kredisini kullanan Macit’le. İşte o Macit kendisiyle tartışmada baş edemeyince arkadaşlarıyla toplanmış evlerine gelmişti bu akşam saati.

Hava an be an kararıyordu. Bu fakir mahallede herkes tarlaya çalışmaya gittiği için ortalıkta kimseler görünmüyordu. Yalnız birkaç çocuk ve onlara bakan yaşlılar evlerinin pencerelerinden bakıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Guruptaki iri yarı biri kapıya bir tekme attı. Kapı ardına kadar açıldı. Küçük çocuk araya girmeye çalıştı ama kendisini hızla duvara çarptılar. Altı yedi kişilik bir gurup odaya dolmuşlardı. “Bak bak putlarını yapmaya devam ediyor” dedi gurup önündeki kişi. “Lan Allahsız” dedi madem Allaha inanmıyorsun o zaman ne diye kendine putlar yapıyorsun” dediğinde Celal öylece baktı sözleri söyleyen gencin yüzüne. Sakin bir sesle “Hangisini düzelteyim Necdet” dedi. Bir kere ben size hiçbir zaman Yaratıcıya inanmıyorum demedim. Bu yaptığım ise bir put falan değil basit bir kukla İzmir’deki müşterilerin isteklerine göre yapıyorum. “

“Bak hala konuşuyor “ dedi biri. “Özrü kabahatinden büyük.” Karşıda duvarda asılı duran iki üç kuklayı göstererek “Tam da kıbleye doğru asmış gördünüz mü” dedi. O zaman fark etmişti Celal kuklalarını astığı yönün neresi olduğunu. O an kimden nereden çıktığı belli olmayan bir şişe çıktı ortaya. Kapağını açıp duvarda asılı duran kuklalara serpmeye başladı. “Yakalım arkadaşlar putları” dedi Diğerleri “Cehenneme ait oldukları yere gönderelim” Kimin ne söylediği ne yaptığı belli olmuyordu artık. Kasabada barınan tek putperest hak ettiği cezayı vereceklerdi de. Hızlarını alamadılar yatakta işin bu duruma geleceğini düşünmeyen, öfke canavarının bu kadar iştahlı olduğunu hesaplamayan gencin yatağına doğru da dökmeye başladılar. Ceplerini aranmaya başladılar. Kısa boylu tıknaz gencin elinde gümüş renkli bir çakmak parıldadı. Küçük çocuk yığıldığı yerden kendine gelmeye başlamıştı. Havadaki kokuyu fark etti. Gözlerinde az önce çakan çakmağın alevleri dehşetle parladı.

Kısa boylu adam ağlayabilseydi şu an ağlayacaktı. Duyduğu pişmanlıktı ama çok geç kalmış bir pişmanlıktı. O akşam sadece korkutmak istemişlerdi Celali, ama o akşam bütün ev yanmıştı. Yanık kokusu tüm kasabaya yayılmıştı. Babası olayın ertesi günü kendisini İstanbul’a okumaya göndermişti. Birkaç gün sonra da darbe olmuş ordu yönetime el koymuştu. Kısa boylu şişman genç önce İmam Macit olmuştu ve yıllar sonra da Müftü Macit Efendi. Ve Bir daha doğduğu kasabaya dönmemişti. Doğuda batıda kuzeyde çalışmıştı yıllarca diyanette. Yaş ilerleyince de baba ocağına yakın bir yerlere atamasını istemişti. Tabi bayramlarda seyranlarda ailesini görmeye gitmişti ama o yanık kokusu kendisini sürekli rahatsız etmişti. Birden fark etti o yanık kokusu tekrar duyulmaya başlamıştı.

Düşüncelere daldığı koltuğundan doğruldu. Nereden geliyordu bu koku. Çevresine bakındı. Pencerelere yöneldi. Hafifçe aralayıp baktığında arabasını yol kenarında elektrik direğinin hemen altında gördü. Karanlık iyice çökmüştü. “Eve gitme vakti geldi” diye düşündü. Kapıya yöneldi. Bir sigara yakmak istedi. Elini cebine attı, paketinden bir tane çıkarıp dudaklarına götürdü. Bu saatte kimse kendisini bilmem kaçıncı kanun maddesine göre şikâyet etmezdi. Elini tekrar cebine attı çakmağını baba hatırası çakmağını aramaya başladı. Geniş odanın diğer ucunda bir çık sesi duyuldu ve ardında bir alev parıldadı. Adam bir den irkilmişti. “Kim var orada” dedi. O zaman odadaki nesnelerin arasında kaybolmuş tekerlekli sandalyeyi fark etti. Karanlığın içinden bir gölge yaklaşmaya başlamıştı. Bir eliyle iskemlesinin tekerleğini sürüyor diğer eliyle yanan çakmağı kendisine getiriyordu.

“Sen yıllar önce öldün” dedi kendisine yaklaşan gölgeye. Koştu, kapıdan çıkmak istedi ama kapının arkasına asılmış küçük bir kukla bekçilik ediyordu. Kapıdan çıkamazdı. Karanlıkta titreyen küçücük alev kendisini izlemeye devam ediyordu ağır ağır. Kapının yanındaki elektrik düğmesine el attı ama odanın ortasında asılı duran avize aydınlanmadı. Geriye masasına doğru çekilmeye başladı. Tekerlekli sandalyedeki gölge kendisine yaklaşmaya devam ediyordu. Birkaç adım sonra geniş masasına dayanmış geri gidecek yeri kalmamıştı. İşte o zaman Gölge bir şişe çıkardı yere usulca bıraktı. Söndürdüğü çakmağı da yanına bırakarak geri çekildi. O zaman Macit Efendi günahının kefaretinin ne olduğunu anlamıştı. Yıllardır kendisini rahatsız eden bu duygudan kurtulacaktı. Önce kapalı odaya keskin bir benzin kokusu yayıldı. Alevler her şeyi yutmak için bir anda harekete geçtiğindeyse bir gölge oturduğu tekerlekli sandalyeden doğrulmuş dışarı çıkıyordu.

O gece meşum olay konuşuldu tüm Saraycık Kasabasında. Olay yerine itfaiyeciler geldiğinde müftü Efendinin yanmış cesedi ortadaydı. Kimi kaza dedi kimi intihar. Macit Efendinin naaş’ının yanındaki yanmış tahta parçalarını kimse fark etmedi bile. Birde uzaklaşan bir otobüste bir yolcu vardı. Yıllardır sürdürdüğü aramaları sona ermiş ağabeyinin ruhu huzura kavuşmuştu. Artık gönül rahatlığıyla ailesine yuvasına geri dönebilirdi…

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Yanık Kokusu” için 2 Yorum Var

  1. Hikâyenizden gerçekten çok etkilendim. Karakterlerin anlatılış biçimi ve anlatımınız son derece güzel. Yalnız gözüme çarpan bir yazım hatasını paylaşayım. Orada yem yeşil yazıyor ama pekiştirmeler birleşik yazılır, yani yemyeşil olmalı. Her neyse, sonuçta zevk alarak okudum. Bu güzel hikâyeyi bizimle paylaştığınız için ben kendi adıma teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *