Öykü

Ölüm Kuklaları

“Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak ne kötü talih.”

“Bunaltı” — Demir Özlü

İşte yine bir günün sonuna geldik. Akşam ezanı okunmaya başladı, bu demek oluyor ki sokaktaki her şeyi bitirip eve dönmem icap etmekte. Ne kadar çabuk geçiyor zaman, ellerinin arasından akıp giden kum taneleri gibi, tutmaya çalışmak abes. Yarım bırakılmış oyunlar, atılmamış goller, üst mahallelerin çocuklarının suratlarına atılmamış yumruklar demek akşam. Bunları aklımın bir köşesinde tutup eve adımımı atıyorum. Annem eve pür pak gelmemi ister daima; ama bilir ki bu hiçbir zaman olası olmamıştır, çocukluk diyoruz ya. Beklentilerin ve yüzleşmenin bir arada oluşunun vücut bulmuş hali bizim ev. Bir evin bir çocuğu oluşumun eylemlerimden aşikâr olduğu söylenir. Mualla Teyze öyle diyor, bizim karşı komşu. Beni kendi çocuğuymuşum gibi sever. Kendi çocuğu yok onun, kocası da yok. Kendisi de olmayabilir, garanti veremem ama Mualla diye bir gerçek var. Ama bir evin bir çocuğu olma durumum yakında sona erecek, çünkü dün akşam annem yakın bir zamanda kardeşim olacağını söyledi. Allah’ım! O gelince kim bilir neler değişecek hayatımda, bekleyip göreceğiz.

Ertesi gün okul olmadığından rahatım ve erkenden uyumak zorunda kalmayacağım dolayısıyla. Bunun bilincinde gittim odama ve yorgunluğumu atmak amacıyla yatağıma uzandım, omzunda dünyayı taşıyan adam sanki beni taşıyordu, o kadar rahattım. Yarın sokakta bizim Halil’in takımını nasıl yeneceğimizi, nasıl goller atacağımı ve üst mahalleden Saksı Enver’i nasıl pataklayacağımı düşlemeye başladım. Bunları zihnimde belirginleştirmeye çalışırken salondan gelen sesler duydum. Annemle babam kavga ediyordu. Tuhaf olan şu ki ne oldu da kavga etmeyi bırak, birbirilerine en ufak incitici sözler sarf etmeyen bu iki yetişkin insan birbirine bağırıyordu? Bunu öğrenmek için çıktım odamdan ve salona doğru yürüdüm, kapının eşiğinde kulak kabarttım söylenenlere. Çocuk, aldırmak, günah, cana kıyma ve bakım kelimeleri tekerrür ediyordu bu tartışmada. Doğacak olan kardeşimle ilgili olabileceğini düşündüm çocuk aldırmak ne demekti? Günah mıydı peki gerçekten bu anlamlandıramadığım şey? Zihnimde canlandırmaya çalıştım bu söylenenleri, cidden bir sonuca varamamıştım. Beni ilgilendirmeyen bir konu olduğuna kani olup yatağıma doğru ilerledim.

Ertesi sabah kahvaltı için annem uyandırdı beni. Annem kahvaltıdan sonra babamla beraber dışarıya çıkacaklarını beni de Mualla Teyze’me bırakacağını söyledi. Niye gittiklerini, benim de onlarla niye gidemeyeceğimi sorduğumda gözleri dolmuştu ve bazı şeyleri idrak edebilmem için yaşımın henüz küçük olduğunu söyledi. Ben de haddim olmayan şeylere karışmam bakışıyla kabul ettim annemin dediklerini. Annemler çıkmıştı ve ben Mualla Teyze’ye bırakılmıştım. Her zamanki gibi her yerimi sıkmış, yanaklarımı, gözümü öpmüş, kulaklarımı ısırmıştı kadın. Annemlerin dün konuştukları aklıma takılmıştı ve bunu öğrenmenin bir yolu vardı: Mualla Teyze’me sormak. Durduk yerde “Mualla Teyze, sana bir şey sorabilir miyim?” dedim ve evet cevabını alınca şöyle dedim: ”Çocuk aldırmak ne demek? Günah mı, öldürmek gibi bir şey mi bu?” Mualla Teyze şaşırdı, gözleri kocaman açıldı, sanki böyle bir olayı geçmişinde yaşamıştı. Ne cevap vereceğini şaşırdı ve bir şeyler mırıldandı, sanki başka bir dilde konuşuyordu. Dediklerinden anladığım şey kardeşimin doğmayacağı, annemin onu karnından doğmadan evvel aldıracağı idi. Bu iyi bir şeydi bir yandan çünkü tek çocuk saltanatım sürecekti; bir yandan da üzücüydü çünkü daha olmamış bir canlı çöpe atılacaktı, onun yerinde ben de olabilirdim.

Tuhaf şeyler hissediyordum, sanki canımdan bir parça alınmış gibi ama bunu anlatamıyorum, uykumun geldiğini söyledim. Mualla Teyze beni yatağına götürdü ve burada uyumamı söyledi, uzandım, derin düşüncelere daldım ki karşımda duvardan aşağıya sarkıtılmış bir kukla gördüm, ipleriyle birisi onu yukarıdan oynatıyordu ama nasıl olur da birdenbire duvardan aşağıya bir kukla inebilirdi ki? Bu kukla daha önce gördüklerime hiç benzemiyordu, yüzü çirkin, çürük tahtalardan yapılmıştı ve vücudu tam değildi: bir kolu, bir bacağı ve alnından yukarısı yoktu. Korktum, hem yüzünün çirkin ve dehşet verici olmasından, hem yarım olmasından hem de nereden geldiğini bulamadığım için. O kadar çok korkmuştum ki sesimi bile çıkaramadım, Mualla Teyze’me gidip anlatmam gerekiyordu bunu, o mutlaka beni açıklığa kavuştururdu. Kukla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor, büyük hareketlerle içinde bulunduğu durumu bana anlatıyor gibiydi. Sanki başına büyük bir felaket gelmiş de dili olmadığından hareketleriyle anlatıyordu bunu bana. Geriliyordum.

Doğruldum, kuklanın üzerine yürümeye başladım ama korka korka. Yanına yaklaştım ve önünde durdum, sonra iplerin geldiği yere baktım. Tavan oyuktu, kocaman bir oyuk, oradan aşağıya indirilmiş kukla da. Oraya çıkıp içeride neler olduğunu bulmalıydım. Kuklayı kim indirip onunla bir şeyler anlatmaya çalışmıştı ki? Oraya çıkmanın yolunu buldum. Kapının arkasında bir merdiven vardı, onu duvara dayayıp tırmandım oyuğa doğru. Daha önce hayal dünyamda bile oluşturamadığım türden şeylere tanık oldum bu oyukta. Oyuğun içindeydim şu an ve aşağıda bana derdini anlatmaya çalışan kukladan başka bir kukla daha vardı. O da tıpkı diğeri gibi yarım yamalaktı, ayakları yoktu. Ben neler olduğu konusunda hiçbir fikre sahip değildim. Birden dile geldi ayakları olmayan kukla:

“Endişeye kapılma, sana kim olduğumuzu söyleyeceğiz. Üstelik korkacak bir şey yok, sen normalde kendi kendine insanlar üretip onlarla konuşuyorsun, bizi de onlardan biri olarak gör.”

Cevap veremedim, haklıydı. Ben kendi dünyamda bir sürü insanla konuşurdum ama dediğim gibi onlar insandı. Bunlar kukla ve konuşuyorlar! Kim olduklarını hala söylemediler bana, geriliyordum artık. Diğer kukla-ilk gördüğüm- bana öyle bir bakıyordu ki sanki önceden aramızda bir bağ varmış da dış etkenler onu koparıp atmış gibiydi. Neler oluyordu böyle?

Kim olduklarını öğrenme yoluna henüz girmiştim ki Mualla Teyze seslendi ve annemlerin geldiğini söyledi. Hızlı bir şekilde indim aşağıya ve bu oyuğa çıktığıma dair tüm delilleri yok ettim, merdiven de yerindeydi. Mualla Teyze kapıyı açıp odaya girdi ve onu görür görmez şok oldum zira az önce yukarda gördüğüm ayakları olmayan kukla Mualla Teyze’nin tepesinde dolanıyor ve büyük hareketlerle onu gösteriyordu ve adeta lanet okuyordu ona. Gözlerime inanamadım, bu kukla yoksa? Annem kapıda beni bekliyordu, koşa koşa gittim yanına, işte ilk gördüğüm o kukla da annemin tepesinde idi ve yüzünü ekşitip bir şeyler söylüyordu anneme ve arada bana bakıyordu. Bu bakışlar çok manalıydı, sanki “Bak, bu senin annen var ya katilin teki işte o.” dercesine.

Ben bunların şokundan kurtulmaya çalışırken annem beni eve götürmüş, üstüne de çok şey söylemişti; ama anlayan kim? Benim aklım o kuklalarda, hele bir tanesi hala burada, bizim evde. Hayatımda ilk kez kendi dünyamda uydurduğum şeyler acı veriyordu, annemin etrafında dolanan o kukla, yarım kalmış kuklayı gördükçe canım yanıyordu, ağabey olmak ne demekmiş, ağabey olmadan öğrenmiştim. Düşlerimde yaşayacağım artık bu ağabeylik olgusunu ama gerçekliğe dökülmediğindendir ki hep bir şeyler yarım kalacak, sonra yaşım büyüyünce düşlerin büyük ülkesinden kopup küçük yaşamalara ihtiyaç duyacağım ve o yaşamda ne kardeşim diyebileceğim kimse olacak ne de bu kuklalar. Ne kötü talih…

Ölüm Kuklaları” için 12 Yorum Var

  1. Selamlar Samet;

    İki arada bir derede bıraktı bu öykün beni. Ama yanlış anlama, kötü manada değil. Öykünün geneline yayılmış o çocuksu mantık, yüzümde hınzırca bir tebessümle okumama neden okurken son kısımda gerçekleşen olaylar da tam tersi bir etki bıraktı bende. Sonuç olarak hem gülümseten hem de ders veren güzel bir hikayeydi.

    Kalemine sağlık…

    1. öykülerimde o havayı oluşturmaya çalışıyorum, anlaşılması mutlu etti beni, değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim, saygılar.

  2. Selamlar,
    Öncelikle çok güçlü bir kaleminizin olduğunu söylemek zorundayım. Yazım tarzınız harika. Öykü de çok güzel, sorgulanan şey, karakterimizin düşünceleri falan… Kaleminize sağlık.

    1. değerli yorum ve düşünceleriniz için teşekkür ederim; özen göstermeye çalışıyorum.

  3. “Kendi çocuğu yok onun, kocası da yok. Kendisi de olmayabilir, garanti veremem ama Mualla diye bir gerçek var.”

    Bazen okuduğum cümlelerin, kelimelerin sıralanışı bir arkadaşımla konuşuyormuşum hissi veriyor bana. Bir şeylerin benzer olması sıcak bir ortam hissi veriyor. Onu aldım öykünüzden, bunu öyle çok kimsede görmedim. Her ne kadar kürtaj olayının tam dorukta olduğu zamanda fikirlerinize katılmasam da yazım gücünüzdeki yetenek seziliyor.

    Takipçinizim.

    1. Selamlar,

      öncelikle yorumunuz ve nazik düşünceleriniz için teşekkürlerimi sunuyorum. Kürtaj ile ilgili de şunu söyleyeyim: bu hikayeyi yazarken kendi fikirlerimi ifşa etmek amacını gütmedim ve aslında hiçbir öykümde de yapmam böyle bir şey. Daha çok, farklı bakış açılarını bir tema etrafında sentezleyerek ortak bir pota bulmayı çalışıyorum ki düşünceler karışıp evrilebilsin orada. Çok uzun yazdım sanırım, tekrar değerli düşünceleriniz için çok teşekkür ediyorum; layık olamaya çalışacağım 🙂

  4. Merhaba,

    Sevimli bir öykü olmuş bu. Ancak hevesli başlangıcın, sonrasında biraz acaleye bulaşmış gibi geldi bana. Bazı cümleler rahatsız edici: “Oraya çıkmanın yolunu buldum.” gibi. Bazı cümleler de biraz alışılagelmiş, mesela: “Neler oluyordu böyle?”

    Bunların dışında keyifliydi. Lütfen daha çok yaz. Daha iyileri çıkacak kaleminden, eminim.

    Eline sağlık.

    1. Merhabalar Onur,

      Değerli yorumun için teşekkür ediyorum. Dediğin gibi biraz acele ile devam ettirilmiş bir yapısı oldu bu öykünün o yüzden senin de belirttiğin gibi alışılagelmiş cümleler ortaya çıktı istemeden. Bundan sonra dikkat edeceğim, uyarıların için de teşekkür ederim.

      Selamlar…

  5. Yazdığın öyküler içinde en beğendiğim bu oldu. Tıpkı mit’in dediği gibi iki arada bir derede bırakan cinsten bir hikaye okumuş oldum. Ellerine sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *