Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İkilik İkilemi

Benim için durum biraz değişik. Evet. Annem ben küçükken, “Neden herkesin çocukları normal de benimki anormal?” derdi. Bunu benim yaramazlıklarım yüzünden söylerdi ama meğer haklıymış. Annem haklı olduğu için şu anda, uzayıp giden şu saniyede birbirinin aynısı iki gezegenin ortasındaki kuantum boşlukta…yım. Evet, boşluktayım.

“Kendimi boşlukta hissediyorum” değil. Bulunduğum yer boşluk. Neden? Yok, size sormuyorum. Ben sebebini biliyorum ama nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Biraz karışık bir durum. Aslında anlatmam gerekmiyor da fakat tecrübelerim içinde bulunduğum durumu hiç bilmeyen bir dinleyiciye sesli olarak anlatırsam çözümü daha çabuk bulduğumu söylüyor. Anlatıyorum şimdi, çünkü acil bir çözüme ihtiyacım var.

Gizemli bir uzay olayının başına “kuantum” koyunca, sanki tıptaki “idiopatik” terimi gibi bir etki bırakıyor insanlarda. “İdiopatik dilate kardiyomiyopati” mesela, “Kalbiniz pert ama neden bilmiyoruz.” demek. “İdiopatik dermatit” derse doktor “Size bir şey dokunmuş, son zamanda yumurta falan yediniz mi?” demek istiyordur. Bunun gibi, “kuantum” deyince bir “Hmmmmm evet muhakkak tabi…” diyorsunuz. Az önce ben “kuantum boşluktayım” dedim. Kesin çok fantastik bir şey olduğunu düşündünüz değil mi? Yani evet, fantastik bir şey ama başına kuantum koyduğumuz için değil.

Kuantum kısaca normalden farklı işleyen fiziktir diye anlatayım ben, çok kısaca oldu bu ama idare edin artık. Ya da idare etmeyin, biraz uzatayım. Mesela bir şey belli bir anda bir yerdedir ama kuantum fiziğinde bir şey belli bir anda iki yerde birden olabilir. Tuhaf şeylerle alakalı yani şu kuantum. Solucan deliği çok tuhaf bir şeydir misal, işte onu mümkün kılan şey de kuantum fiziği.

Solucan deliği denen şey çok muazzam bir uzay olgusu. Uzay cismi değil, çünkü cisim değil. Bir…delik evet, başka bir kelime bulamadım. Uzayı kıvırıp büküp bir ucundan diğerine delik açan şey. İşte bu kulağa ne kadar acayip geliyorsa, demin bahsettiğim iki gezegenin durumu da o kadar acayip. Zira aslında iki gezegen yok, bir gezegen var. Diğeri klon. Aslında klon da değil, bir yansıma diyelim. Ama gerçek. Hologram gibi değil yani. Aynadaki aksinizin aynadan çıkıp kanlı canlı sizin dünyanıza geldiğini düşünün, aynı öyle. İki gezegen de gerçek ama sadece biri gerçek olanı. En azından benim için öyle. İşte ikisinin arasındayım ve bir karar vermem gerek…

Her şey bundan epey önce başladı aslında. Astrofizikçiler egzotik maddeyle falan oynamaya başladılar. Onu yapabilir miyiz bunu görebilir miyiz şu bu derken uzay-zaman dokusunda bir yırtık oluşması an meselesiydi. O anın -hem zamansal hem mekânsal olarak- zannettiğinden çok daha yakın olduğunun farkında olmayan bir fizikçi uluslararası uzay istasyonunda tarihi bir deney yapmak üzereydi. Yerçekimini kullanarak gezegenin kütle ağırlığını belirli bir seviyeye kadar çıkarabilen ve bu sayede yapay bir kütle çekim ortamı oluşturabilen bir formül geliştirmişlerdi. Tabi bu koca bir teoriydi, bilim kurgu gibi. Hayal ürünü ama heyecan verici bir hikâye. Sonra iş ciddiye bindi. Bilim insanlarının işi ne, tabii deneyelim dediler.

Uzay istasyonunda işte o deney başlatıldığında hesaba katılmamış olan bir sürü açık uçtan biri elli ışık yılı ötedeki bir yıldızın elli ışık yılı evvel süpernova olduğunda yaydığı enerjinin gezegene tam da o esnada ulaşacağı idi. Bir diğer açık uç, kendi sistemine ait olan küçük yıldızın da aynı anda bir dizi yüzey patlaması ile yüksek miktarda enerji saçacağıydı. İşte böylece bu beklenmedik değişkenler denkleme eklendi ve deney akla hayale gelmeyecek bir sonuç verdi. Bu olanlardan dolayı, deneyin esas neticesi ne olacaktı asla bilemeyeceğiz.

Anlaşılır anlatacağım diye olayı çocuk masalına çevirdim. Daha da basitleştiremem artık. Olduğu kadar.

Olan şu: Uzay istasyonunda o deneyi yapan bilim insanı bendim. Deneyin sonucunda gözlerimin önünde nurtopu gibi bir dünya daha doğdu ve bu iki gezegen birbirinin etrafında dönmeye başladı sanki hiçbir şey olmamış gibi!

Merkeze seslendim, deneyin korkunç şekilde ters gittiğini söyledim, onların verilerinin ne durumda olduğunu sordum. Aldığım cevap “Hangi deney?” idi. Uzayda çok kaldığım için olumsuz etkilendiğimi, gezegene dönmem gerektiğini söylediler. Daha geleli iki ay olmuştu, dönemezdim. Hele şu vaziyette, hiç!

Ne olduğunu anlamam gerekiyordu. Bunun için yeni dünyayı incelemem lazımdı, ama buna gerek kalmadı. Çünkü ertesi gün yeni dünyadan uzay istasyonuna bir mekik geldi ve içinden ben çıktım…

“Yok artık amma attın!”

Evet duydum, aynen böyle dediniz. Ama atmıyorum. Kendim de beni görünce bayağı şaşırdı. Onun yeni gezegenden geldiği için olan biteni bilmiyor olabileceğini düşündüm ve önce ona istasyondan çift gezegenleri gösterdim. Şaşırmadı. “Ne kadar güzel değil mi? Uzaktan bakınca daha da güzel görünüyorlar. Kıtaların yeri farklı olmasa ayırt etmek mümkün değil.”

Tamam… o zaman bu iki gezegenin durumunu sanırım bir tek ben biliyorum. Yani ben olan ben, sonradan gelen ben değil. Bir dakika… sonradan gelen ben, gerçek dünyadaki bilim insanlarıyla aynı evrenden. Yani hepsi bu durumu normal karşıladığına göre öyle olmalı. O zaman onlar hep buradaydı ve sonradan gelen benim. O zaman ona mı ben diyeceğim bana mı? Saçmalama, bana ben diyeceğim tabii ki! O da kendine ben diyecek.

Çift gezegenleri gösterdikten sonra ona olan biteni anlattım. Uzay istasyonunda sadece ikimiz vardık. Beni anlayacağını düşünüyordum, çünkü düşünme şekli benimkine benziyor olmalıydı değil mi?

Maalesef gerçekten benziyormuş, çünkü yüz milyar soru sorup kesin delilleri görmeden anlattıklarıma asla inanmadı. Ben de olsam aynısını yapardım. Şansıma deney canlı olarak kaydediliyordu, ona görüntüleri gösterdim.

Uzay istasyonu bu olaydan etkilenmemiş tek yer gibi görünüyordu. Burada kalmak zorundaydım. Burada kalıp bu işi çözmek zorundaydım. Kendimle hemfikirdik. İyi taraf kendimden iki tane olmasıydı. Zira hiç de mütevazi olamayacağım, alanımda en iyi kuantum fizikçi ve gökbilimci benim. O yüzden deneyi ben yapıyordum zaten. Bir yerine iki ben birlikte çalışırsak bu saçma durumu tersine çevirmemiz daha olasıydı tabii ki.

Kendimi olanlara ikna ettikten sonra bana ilginç bir soru sordum: “Bu durum neden saçma olsun ki? Bana sorarsan bu durum hep böyleydi ve normali de bu. Tersine çevirmek lazım diyorsun ama esas saçmalık bu durumun tersi olabilir ve yanlışlıkla gezegenleri tamamen imha edebiliriz.”

İçinde bulunduğumuz duruma sonradan gelen ben olduğuma göre, buradaki hiçkimse dünyanın tek olduğu bir evren bilmediğine göre… haklı olabilirdim. Ama bu işin bir çözümü olmalıydı değil mi? Yoksa göz göre göre paradoksa sürükleneceğiz.

“Tamam. Mantıklı konuşuyorsun. Fakat en azından bu durumu incelemeli ve gezegenlerin kuantum imzalarını çıkarmalıyız. Bir tuhaflık bulmamıza kesin gözüyle bakıyorum. Bulduğumuz şey neyse ona göre hareket ederiz. Olur mu?”

Anlaştık. Uzay istasyonunda gezegenin kuantum imzası, yüzey verileri, kıta oluşumları, güneşle alakalı bilgiler, galaksideki yerimiz falan derken gece gündüz çalışmaya başladık. Bu arada diğer kendim istasyonda her şeyin yolunda olduğuna dair rapor verip duruyordu. Beni satmadığı için hâlâ minnettarım.

Onun hayat hikâyesini öğrendim, benimkine çok benziyordu. İkiz gezegen sistemleri çok sık rastlanan bir olgu değil. Hele ikisinde birden hayat olan bir ikiz sistem başlı başına nadir bir durum. Bu yüzden iki gezegendeki gökbilimcilerin büyük zamanı kendi sistemlerini incelemekle geçiyormuş. Uzaya adım attıkları andan itibaren uzun zaman savaşıp durmuş iki gezegende yaşayanlar. Sonra sonra çok saçmaladıklarını fark etmişler, barış yapmışlar. Barıştan sonra da beni özellikle ilgilendiren kısım olan bilim alanında birlikte çalışmaya başlamışlar ve bayağı ilerlemişler. Bu ikiz sistem olayı her iki gezegendeki bilim insanlarına inanılmaz bir çalışma alanı sunuyor olmalı. İmrenmedim değil.

Şimdi benim kafamı karıştıran şu oldu: Bu iki gezegenden biri benim gözümün önünde pat diye ortaya çıktı ya; istasyona yanaşan mekikten bir de ben inince sandım ki paralel evrenleri çakıştırdım ve yanlışlıkla o taraftaki dünyayı bu tarafa aldım. Çünkü zaten yerçekimiyle oynuyordum ve bu sonuç nispeten mantıklı bir açıklama olabilirdi. Fakat öyle değilmiş, zira o durumda iki gezegende birbirinin aynısı insanların olması gerekirdi ve kendimi gören diğer ben şaşırmazdı değil mi? Bu da paralel dünya ihtimalini çöpe attırıyor.

O zaman bu ikinci gezegen ne? Nereden çıktı yani? Eğer paralel evrenden getirmediysem nereden geldi koca gezegen?

“Biraz daha anlat” dedim kendime. Anlattı o da. Bir yandan da gezegenlerin yaşını hesaplıyorduk.

“Aslında bayağı farklı dünyalar. Hiç iki ayrı gezegenmiş gibi düşünmüyoruz artık, sanki tek toplum gibi geliyor. Ama öyle değilmiş önceden, hani anlattım ya savaşlar şu bu. Ben Aşağı Dünya’danım, diğeri de Yukarı Dünya. Yörüngede bizim gezegen aşağıda kalıyor ya o yüzden böyle demişler. Belli bir şey değil mi, burdan görünüyor zaten. Söylediklerine bakılırsa senin bahsettiğin tek dünya Yukarı Dünya olsa gerek. Aşağı Dünya’da kıtalar senin anlattığından değişik. Biz ayrı dünyaların insanıyız esprisini yaparsam bana kızar mısın? Ama şimdi yapılmaz da ne zaman yapılır ki bu şaka? Baksana resmen kelime anlamı yani… tamam tamam demedim bir şey. İki gezegenin de kendine göre iyi tarafları kötü tarafları var tabii. Mesela Yukarı Dünyalılar geleneklerine daha bağlıdır, Aşağı Dünya’da ise biz daha çok yeniliğe önem veririz. Bizde yeme-içme son derece önemliyken Yukarı Dünya’dakiler yaşamak için yerler denebilir. Sonra, giyim kuşam bizde önemlidir, Yukarı Dünya’da da önemlidir ama onlar güncel akımları takip etmek yerine sıcaktan soğuktan korumaya yönelik daha işlevsel kıyafetler giyerler. Orada savaş daha azmış eskiden, bizde daha çokmuş. Şimdi hiç yok çok şükür. Yukarı Dünya’da aile ilişkileri bizde olduğundan daha sıkı bir de. Bu hep imrendiğim bir özellik olmuştur. Bu söylediklerim okulda öğretilen genel şeyler, kesin çizgiler yok yani; bu sadece kabaca bir tarif. İki gezegende de eşdeğer madenler çıkarılıyor. Orada altın burada petrol çok, hani öyle ciddi bir rekabete sebep olacak bir durum da yok. Zaten bunu fark edince savaşmayı bırakmış atalarımız. Yukarı Dünya biraz daha kalabalık ama o da aradaki sürekli göçle dengeleniyor. Geçinip gidiyoruz işte.”

Bu anlattıkları çok ilginç geldi bana. Anlattığı gezegenler birbirini dengeleyen iki ağırlık gibiydi. Yukarı Dünya dört milyar yaşındaydı, Aşağı Dünya üç buçuk. Nasıl olabilirdi ki bu? Beş yüz milyon yıl arayla oluşan iki gezegen birbirinin yörüngesine girmezdi; çarpışırlardı ve biri tamamen parçalanır, diğeri de bir hayli darbe aldıktan sonra birkaç yüz milyon yılda toparlanır; yepyeni bir yörünge ve ekosistemle yoluna devam ederdi.

Giderek daha çok anlamıyordum ve bu canımı çok sıkıyordu. Paralel evrenden gelmemişti, aynı anda oluşmamıştı, aynı özellikleri göstermiyordu ama yaşam iki gezegende eşit seviyede gelişmişti. Çok daha fazla araştırma yapmam gerekiyordu.

Kendime rica ettim gezegenin veritabanına ulaşmak için. Fosiller, kayalar gibi Aşağı Dünya’nın gençliğine ışık tutacak şeyleri görmem gerekiyordu. “Hiç zahmet etme” dedi adaşım; “Bu beş yüz milyon yıllık farkı biz biliyoruz zaten, sen kendin gör istedim. Çok araştırdık. Geçen üç milyon yılda açığı kapatmışız belli ki. Yukarı Dünya daha yavaş gelişmiş, Aşağı Dünya daha çabuk. Bir de Aşağı Dünya’ya meteor çarpmamış hiç, hani şu dinozorları öldüren. Dinozorların nesli kendi kendine çok daha uzun sürede tükenmiş. Bunun etkisi olduğunu söylüyor bilim insanları.”

Vay be… hep merak ederdik; “ya meteor çarpmasaydı ne olurdu” diye. Demek yine aynı şeyler olacakmış.

Pekâlâ… görünüşe göre birbirinden ufak tefek farkları olan bu iki gezegenle ilgili başka ne öğrenebilirdim? Mesela… nüfus! Kaç kişi yaşıyor gezegenlerde diye sordum, “Yukarı Dünya’da beş, Aşağı Dünya’da dört milyar kişi” dedim, dedi yani. Benim dünyamdaki nüfusun tamamı burada iki gezegene bölünmüştü! İşte! İşte buldum buldum! Deliye dönecektim sevinçten. Yani sevinçten değil, ama işte bir şey bulmuştum ve bu çok heyecan vericiydi! Halime şaşan kendime anlatmaya giriştim derhal: “Benim geldiğim dünyada toplam nüfus dokuz milyar kişi, burada bu sayı ikiye bölünmüş!”

O da aynı ifadeyle baktı bana. Demek ki hayrete düştüğümde ve aklımda bir ampül yandığında ben de böyle görünüyordum. Gerisi bayağı komik bir sahneydi:

– o hâlde

– deney

– gezegeni ikiye

– böldü!

Ama nasıl? Bu bir kütle çekim deneyiydi; evet tuhaf şeylerin bilimini kullanmıştık. Yani bir gezegenin yerçekimini kullanan bir deneyi tabii ki ancak kuantum fizikle yapabilirsiniz ama gezegeni mitoz böldürmek nasıl olabilir ki? Şaşıp kaldık. Ben ve kendim. Hah! Bu cümle hep içsel durumlar için söylenir değil mi? “Ben ve kendim baş başa sahilde kahve içiyoruz.” falan derler. Benim için bu gerçekti. “Ben ve kendim baş başa uzay istasyonunda şaşırıp kalıyoruz.”

“Pekâlâ, deneyi yeniden incelemeliyiz, gözden kaçırdığımız bir şey olmalı. Biz kütle çekim deneyi yapıyorduk. Bu netice tamamen alakasız!” dedim. Baştan başladık, didik didik deneyin her saniyesini, bütün verileri taradık. Nihayet öngöremediğimiz değişkenleri bulabildik: daha önce bahsettiğim süpernova ve güneş patlamaları. Bu olanları geri çevirecek olsak bile, hadi güneş patlamalarını hesap ettik ve denk getirdik diyelim, doğru miktarda süpernova enerjisini nasıl bulacaktık ki?

Aşağı Dünya ve Yukarı Dünya fikrine alışmaya başlamıştım aslında. İki gezegen de kendine özgüydü, insanlar için yaşayacak daha geniş alan vardı, nesli tükenen daha az hayvan vardı, çevre daha az kirliydi, yeraltı kaynakları çok daha fazlaydı, üstelik medeniyet de daha gelişmişti. Belki de bu ikili sistem kalmalıydı. Peki ben ne olacaktım? Ben buradaydım zaten, yanımda duruyordum. Buraya ait olan ben yani. Hayatımın sonuna kadar uzay istasyonunda saklanamazdım, ortaya çıkıp olan biteni anlatamazdım da… sırf kendim için gezegeni eski haline getirmek de bencilce geliyordu, zaten süpernovayı nereden bulacaktım…

Ama bir dakika… eğer gezegen mitoz bölündüyse neden kıtalar farklıydı? Kendime sordum. Bilemediğimiz ne kadar çok şey vardı. Neden iki gezegenin yaşları farklıydı? Nüfus neye göre paylaştırılmıştı? Neden iki gezegenin kültürel farklılıkları vardı? Bana göre Aşağı Dünya birkaç günlük bir gezegendi, ama kendine göre binlerce yıllık geçmişi vardı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? O halde mitoz bölünmemişti. Başka bir cevap olmalıydı… ama her cevap da başka sorular getiriyordu! Birbirinin aynısı iki kişi bu sorunun altından kalkamıyorduk işte!

Kafayı yiyecektim! Gerçekten. Belki de yedim. Yani belki deney beni etkiledi, sadece beni. Mesela, bayılmış olabilirdim, koma benzeri bir hayal dünyasında olabilirdim. Ya da deney uzay istasyonunu ve içindeki beni paralel bir evrene fırlatmıştı ve burada dünya ikili bir sistemdi, ben olayı tamamen yanlış açıdan değerlendirmiştim. Gezegeni birleştirmeyi değil kendimi geri göndermeyi düşünmem gerekiyordu.

Anlatamayacağım kadar çok hesap yaptık. Bu ihtimallerden her birini değerlendirdik. Bildiğimiz bütün kuantum fizik kanunlarını kullandık. Hiçbir ihtimalin ispatını yapamadık. Kendim istasyona adım attığındaki kadar bilgisizdik hâlâ. İnanılmaz bir durumdu.

Gezegene insem, biraz insan yüzü görsem, kendimin anlattıklarını yerinde incelesem… olur muydu? Olurmuş. “Yukarı Dünya’ya inersin, gittiğin yerde turist gibi davranırsın, bir şey olmaz. Hava almak iyi gelir hem.” Akıllıca. Tabii ki. Çünkü benim fikrim.

Gezegene istasyondaki mekiklerden biriyle indim. Burada mekikler biraz farklıydı. İki gezegen arası sürekli gidip geliyorlardı, gezegenler arası toplu taşıma bile vardı. Kendimi bilim kurgu filminde gibi hissettim. Bu arada istasyondaki benle irtibat halindeydim. Gezdim dolaştım. Benim dünyamdan pek farklı değildi, sadece daha tenhaydı. Evimi özlediğimi fark ettim.

Bir şeyler eksikti sanki… bir şeyler… teknoloji eksikti! Uzay teknolojisi çok gelişmişti ama günlük teknoloji çok eskiydi. Sanki iki binler gibiydi ama uzay trafikli olanı. Benim dünyamdan birkaç yüz yıl gerideydi burası! İnanılmaz bir şeydi.

Toplu taşıma mekiklerinden biriyle Aşağı Dünya’ya geçtim. Burası da tam tersi gibiydi. Çok teknolojik, benim dünyamdan bile çok. Rahatsız edici derecede sanki. İnsanlar soğuktu, uzaktı, meşguldü, hızlıydı. Çok… sıkıcıydı. Eğer burada kalmak zorundaysam Yukarı Dünya’yı tercih edeceğimi fark ettim. Kendime bunu söylemek zorunda değilim tabii, neticede onun dünyası burası.

Ama ben bir bilim insanıyım… daha az teknoloji benim için zor olmaz mıydı? Neden tercih etmem gerekiyordu? Ben hem çok teknoloji hem sıcak insanlar hem tenha gezegen hem tek gezegen hem barış istiyordum! Bunların hepsi birden olamaz mıydı?

Düşündüm durdum, yine. Bir sürü soru sordum, yine. Pek bir cevap bulamadım, yine. İstasyona döndüm sonunda. Gezegenlerden sonra tanıdık bir yer görmek iyi geldi. Kendim de biraz yorulmuştu. Ona eve gitmesini, birkaç gün dinlenip gelmesini söyledim. Ben de biraz tek başıma kalıp düşünebilirdim belki. Benim gezegene inip geri geldiğim mekiği alıp dünyasına dönen kendime baktım. Hatta el salladım. Bunun ne kadar tuhaf olduğunu görebiliyorsunuz değil mi?

İnsanoğlu bilimde kesin cevaplar olmadığını fark edeli çok oldu. Bunu bize kuantum fiziği öğretti diyebilirim. Ya şu ya bu değil hem o hem bu olabileceğini atomun bölünemez sanılan minik parçalarını oluşturan yarım yarım parçalardan öğrendik. Eskiden, çok eskiden, bilim insanları bir şey bulunca o kanun oluveriyormuş, ne tuhaf iş değil mi? Şimdi bulduğumuz bir şeyin kanun olabilmesi neredeyse imkânsız. Çünkü kısa bir süre sonra o bulunana binaen başka bir şey bulunuyor ve hop başa dönüyoruz. Benim şu içinde bulunduğum vaziyette başa dönüp durduğum gibi.

Şimdi bilim insanı kafamla düşünüyorum. Tek başıma, kendi kendimin dikkatini dağıtmadan. Eğer minik kuarklar bize hem/hem durumunu öğrettiyse, o halde hem tek dünya hem ikiz dünya olabilmeli değil mi? O halde ben hâlâ tek dünyaya ulaşabiliyor olmalıyım. Dünyayı bölmedim, ben sıçradım; evet bu ihtimal üzerinde duracağım. Nasıl olduğunu tam olarak bilemiyorum ama deney kayıtlarını tekrar inceleyeceğim. En iyisi bu. Ama önce… belki her şeyi kafamdan silip, Yukarı Dünya’dan aldığım taze kahveyi demleyip manzaranın tadını çıkarmalıyım. İnsanlarına barışı öğretebilen bu ikiz gezegenler belki bana da sorumun cevabını öğretir…

Diye düşünerek oturup mis gibi kahvemi içtim. Gezegenleri izledim… Uzaya gitmek eskiden çok zormuş. Çok az kişi uzaya gidebiliyormuş, o da çok özel koşullar altında. Dünyanın uzaydan çekilen fotoğrafları çok etkileyici geliyormuş insanlara. Ben çok çıktım uzaya. Dünya’ya, Ay’a, başka gezegenlere yukarıdan baktığım çok oldu. Şunu biliyorum ki bu manzaraya asla alışamıyorsun. O anda bulunduğum uzay istasyonundan görünen iki koca mavi gezegen ağır ağır dönüyordu. Uzun uzun izledim. Güneşin doğduğu yerleri takip ettim. Acaba güneşin doğuşunu izleyen birileri var mı şurada aydınlanmakta olan çizginin üzerinde diye merak ettim. Alnımı cama yasladım. Bu sessiz anda, evrende yapayalnız kalmış olmak ihtimalini daha yoğun hissettim. Uzay istasyonunda yaşamak zorunda kaldığımı düşündüm. Bir hiçkimse olarak aşağıda yaşanan hayatlara buradan baktığımı… geri dönmeyi başaramazsam olacak olan buydu.

Gezegenler dönüyor, Ay dönüyor, Güneş dönüyordu; ben izliyordum. İstasyon da Yukarı Dünya’nın yörüngesinde onunla birlikte ilerliyordu. İlerliyordu… evet! Belki de geri dönmeyi değil ileri gitmeyi düşünmeliydim! Deneyi tekrarlamalıydım, aynı şekilde! Süpernova yayımı tam tamına aynı olmak zorunda değildi, güneş patlamaları da! Sadece deneyi tekrarlamalıydım! İlerlemeliydim! Pekâlâ… yine de bir süpernovaya ihtiyacım vardı.

Önceleri süpernovaları tespit etmek zordu, şimdi tabii ki öyle değil. Sadece yakınlarda buraya ulaşacak bir süpernova yayımı var mı diye bakmam lazım. Eğer böyle bir sonucu olabileceğini bilseydik, deneyi yapmadan önce de bakardık! Hiç aklımıza gelmedi. Neyse. Olan oldu. Aşağı Dünya veritabanı bana en yakın süpernova yayımının dünyaya üç hafta sonra ulaşacağını söylüyor. Peki. O esnada hazırlık yaparız. Ya güneş patlamaları? Bakalım… patlamalar sürekli oluyor ama aynı ana denk getirmek lazım. Bunu kendimle hesaplayabilirim.

Birkaç gün sonra kendim istasyona geldiğinde düşüncelerimi anlattım. Denemeye değer olduğuna karar verdik. Üç hafta hazırlık için yeterli bir süreydi. Güneş patlamalarını da hesapladık. Gereken düzenlemeyi yaptık. Arada mekiğe atlayıp gezegenlerin tenha yerlerinde piknik yaptık, balık tuttuk, yürüyüş yaptık, bisiklete bindik. Güney yarımkürelerde bahar aylarıydı. Şahaneydi.

Deney zamanı geldiğinde bayağı gergindim. Kendim de. Bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim… “Aklımdan geçenleri biliyor olmalısın. Deney başarılı olursa -ki ne olursa başarılı olacağını cidden bilmiyorum- seni bir daha anca aynada görebilme ihtimalim oldukça yüksek. Hep kendi kendimi tanısam gıcık olacağımı düşünürdüm ama öyle olmadı. Harika bir insansın. Her şey için teşekkür ederim. Beni tanımak bir zevkti.” Gülümsedim, yani kendim gülümsedi. Aynı fikirde olduğunu söyledi, güldük. Ve deneyi başlattık.

Aynı ilk deney gibi başladı her şey. Sonra aynı şekilde bir sarsıntı ve parlak bir patlama oldu ve işte buradayım. Boşlukta. Bütün yaşadıklarımı tekrar ettim, film şeridi gibi. Şu an çok kısacık bir an bunu biliyorum ama bu boşlukta asılıyken bir elim çift gezegen sistemini, bir elim de tek gezegeni tutuyor ve hangisini seçersem deney o şekilde sonuçlanacak. Bunu biliyorum. Ama hangisini seçmem gerektiğini bilmiyorum. Kararsızlığım, yani vermem gereken önemli karar işte bu.

Hem/hem istiyorum demiştim. Hâlâ öyle düşünüyorum. O halde tek gezegeni seçmeliyim. Kendimi sadece aynada görebileceğim. Daha kalabalık olacak. Ama ben hem geleneksel hem ileri hem barışçıl hem güçlü bir gezegen istiyorum. Eğer deney başarılı olursa, işte o ne demekse, belki bu araştırmayı yayınlar ve insanlara bir alternatifimiz olduğunu gösterebilirim. Belki de bana deli derler ve bütün çalışmalarım çöpe gider. Önemli değil. İstasyondan iki koca gezegeni izlemek eşsiz bir tecrübeydi, gözlerimi kapattıkça görebiliyorum hâlâ. Fakat ben yaşayabileceğim bir hayatın içinde olmayı seçeceğim. Evet. Tamam, iyi ki anlattım, ne yapmam gerektiğini biliyorum artık. Her zaman işe yarar!

Çift gezegen sistemini bıııı-raaak-tııııımmmmmmmmmm!

Boşluktan çıkıp kendimi uzay istasyonunda bulmak tam olarak beklediğim şey. Pencereden gözüken tek bir dünya var! Oley be! Dur, yer ekibini aramalıyım:

– Yer kontrol, burası istasyon üç, cevap ver, tamam

– Sendeyiz istasyon üç, tamam

– Yer kontrol, deney başarıyla tamamlandı, tamam.

– İstasyon üç, hangi deney? Tamam.

“Hangi deney?!”

Pekâlâ. Aynı yere mi döndüm yoksa yine başka bir yere mi gittim bakalım. Veritabanı araştırması; hmmm… dinozorlar, dünyanın yaşı, güneş sistemi, dünya haritası, dünya tarihi… dünya tarihi… üçüncü dünya savaşı yok, nükleer felaket yok, küresel ısınma yok… pekâlâ pekâlâ dur bakıyorum: yerel kıyafetler serbest, en son ırkçı hareket iki yüz elli yıl önce sönüp gitmiş, dinler serbest, Ay’a ring sefer yapıyoruz, sömürgeci hareketler tarihini üzgün emojiyle etiketlemişler! Buna inanabiliyor musunuz? Derhal aşağı inmeliyim! Dünyaya inmek için sabırsızlanacağım asla aklıma gelmezdi!

Çok teşekkürler, gerçekten. Eğer dinlemeseydiniz ben doğru karar veremeyecektim. Evet, doğru karar bu. Deneyi de boşverin, dilim sürçtü derim. Kime lazım böyle deney? Haberleri olursa birileri yine yapmaya kalkar parça pinçik olur her şey! Ben ağzımın payını aldım, insanlık için büyük bir ağız payı oldu.

Biricik dünyam! Bekle beni geliyorum!

Feyza Şahin