Öykü

İlk Kahraman

Sesi, coşkusu, tüm hareketliliğiyle; Iypxsa’nın tam ortasında yer alan pazar, şehrin kalbi gibi atıyordu. Her mahallenin ayrı bir pazarı olmasına rağmen, en çok ticaretin oluştuğu yerdi Karapazar.

Bu ismin nereden geldiği kesin olarak bilinmiyordu; birçok söylenti vardı. Bir söylentiye göre; çok eskilerde –ki o da on yıl önceydi- bir gece limana yanaşan mürettebatsız bir gemiden bahsedilir. Gemiye çıkan birkaç kişi de koca geminin içinde ölü dahil kimsenin olmadığını görmüştür. Limana çarpmadan nasıl geldiği, mürettebatına ne olduğu bilinmemektedir. Gemiye çıkan kişilerin önce gözaltları siyahlanmaya başlamış ve iki gün sonra da ölü bulunmuş. O iki gün içinde birçok kişi benzer şekillerde ölünce küçük bir araştırma sonucunda gemiye çıkanların dokunduğu herkes aynı şekilde ölmeye başladığı görülmüş. Pazarın neredeyse ortasına kadar olan bölgeye kadar olan bölüm, sınır belirlenip temas engellenmiş.

Yanan oklar atılarak ta bu mürettebatsız gemi yakılarak, batırılmış. Liman da bu yangından nasibini almış tabii ki.

Salgın haberi yayılmaya başlayınca, hem başka gemi yanaşmaz olmuş; hem hastalıklı taraf hem de kurtarılmış bölgede yaşayanlar, daha önce limandan edindikleri ihtiyaçlarından bazılarına artık ulaşamadıkları için farklı bir sıkıntı oluşmaya başlamış.  Bu durumdan yararlanmak isteyen bazı tüccarlar da; gemilerini uzakta tutup, kayıkla yaklaşarak bire on hatta bire yirmilere çıkan oranlarda karlarla satış yapmaya başlamışlar. Bir süre sonra da hastalıklı olduğu düşünülen halk ile kurtarılmışlar arasında birbirine sınırdan mal/serta atarak oluşan bir alışveriş dönemi olmuş. Bu durum, uzun süre ölen birisi olmayana kadar devam etmiş. Sınır kalksa da artık herkes alışveriş için buraya gelmeye devam etmiş. Alışverişin olduğu yere de, toplu ölümler olmadan önce başlayan gözaltı siyahlığı nedeniyle Karapazar denmeye başlanmış.

Başka bir söylentide de başka bir felaketten bahsedilir. Çok çok eskiden büyükçe bir yapıymış burası. Yüzlerce kolonun desteklediği, üstü kapalı bir Pazar alanı. Sadece alışveriş için de değil, içindeki Han’lar, evlerle, tam bir yaşam alanı. Bir gün, büyük bir deprem olmuş, halkın büyük kısmı burada yaşadığı için, tavanın çökmesiyle sonuç da felaket olmuş. Hatta bu nedenle, bir deprem daha olur mu diye, kolonların hâlâ durmakta ama üstünün örtüyle kapatıldığı söylenirdi. Örtülen kumaşların da en ucuzundan olan, siyah çuhadan olmasının etkeni de vardı, Karapazar denmesinde.

Kah malını satmaya çalışan tüccarlar, kah olabildiğince ucuza almaya çalışan kişiler; her ırktan, her inanıştan pazar alanındadır. Her birinin küçük bir fısıltısı olsa dahi, birleşip çoğalır, meydanda kimsenin birbirini tam duymadığı yoğun bir gürültü yaratırdı.

Şimdi ise havadaki sıcağın etkisiyle beklemiş çürüyen meyve/sebzenin kokusunun yanı sıra, yemek yapıp satmaya çalışanların; tatlısı, tuzlusu, ızgarası, yanığıyla karışık, ağır bir koku oturmuştu meydana.

Daha düşük gelirliler için uygun mallar, denize daha uzak olan taraftaydı. Daha zenginlerin uğradığı deniz tarafından gelen kokuya, rüzgarla tiril tiril sallanan rengarenk Bhurba kumaşlarına bakılsa, güzel kokuların bu kumaşlardan pazara yayıldığını sanırdı.

Pazarda alışveriş yapanlardan birinin kızı, sıkılmış olacak; Annesinin yanından biraz ayrılıp gölge oyunlarıyla çocukları eğlendiren adamın yanına doğru yöneldi.

Beş yaşlarında sarı kıvır kıvır saçları olan, beyaz tenli bir çocuktu Souqish. Pek varlıklı bir ailesi olmasa da fakir de değillerdi. Bu üstündeki giysilerin güzelliğinden öte temizliğinden de belli oluyordu. Gölge oyunlarından sıkılınca bir süre de diğer yanındaki kukla gösterisini seyre daldı. Tabii ki karnabaharlara, domates ve elmalara bakmıyordu küçük kız. Belki biraz pırıl pırıl parlayan kırmızı elmalara ama o da çok değil.

Annesine baktı gözünün ucuyla. Annesini kaybetmemek için değil, yanından ayrılmasına çok kızdığı içindi bakışı. Fakat bu pazar onun için karnaval alanı gibiydi. Az ilerde Jonklör çekmeye başladı ilgisini, ateş soluyan adam, bezden pamuk dolgulu bebekler satan adam derken nerede olduğunu artık bilmiyordu. Annesini de göremeyince bir süre çömelerek ağladı. Ağlamasının nedeni çevresinden hissettiği korku değildi, o kadar güzel şey vardı ki burada, korkacak bir şey yoktu.

Ağlamasının nedeni; annesinin, yanından ayrıldığını fark edip bulmaya çıkması, bulduğunda ise kızma oranını azaltmaktı. Kimse gelmeyince, bu kalabalığa rağmen kendisi ile de ilgilenilmeyince çömeldiği yerden kalktı ve bilinçsizce sağa, sola yürümeye başladı.

Geçtiği yerleri hatırlamaya çalıştı. Sağa gitse hatırlayamadı, sola gitse, diğer yönlere de gitse hiçbiri çağrışım yapmadı. Son çare bağırmaktı;

“Anneeeee!” tüm gücü olmasa da bağırmıştı. Bir süre daha cevap gelmeyince, bu kez biraz daha yüksek sesle bağırdı;

“Anneeeeeeeeeeee!” söylerken, bir taraftan da “Souqish” sesini duymak için kulak kabartmıştı. Pazarda o kadar çok gürültü vardı ki, tüm gücünü kullanmalıydı;

“Anneeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee!” artık bunu duymalıydı. Herkesin duyabileceği bir yükseklikte olduğundan da değil, tüm gücü bu olduğundan.

Bir süre daha bekledi ama yoktu işte kimse. Beş yıllık hayat tecrübesine göre; üzgün değildi, kırgındı. Nasıl merak etmezdi, nasıl duymazdı ki onu. Tek isteğinin bu karmaşadan çıkmak olduğunu fark etmesi, ara bir sokağa girip de seslerin azalmaya başlamasıyla hayat buldu. Bu nedenle iyiden iyiye uzaklaşıyordu umutlarından.

Birkaç sokak ilerlemişti ki, yerde bir paçavraya benzeyen kalın bir çuha buldu. Görünce üşüyüp üşümediğini düşündü; üşümemişti. Hava sıcaktı; asıl, uykusu gelmişti. Çuhaya yaklaşıp üstüne sararak gözlerini kapadı ama çok geçmeden sarsılarak uyandırıldı.

Sarsılmadan dolayı gözünü hafif aralayınca, birinin başında durmuş, homurdandığını gördü. O kadar uykusu vardı ki, anlamaya çalışmadı, kapattı iradesizce gözlerini.

Fakat tekrar sarsılıyordu, biraz daha merakla açabildi tekrar iri siyah gözlerini, ne kadar zaman geçtiğini bilmeden. Saçı sakalı birbirine geçmiş, üstündeki giysiler çuhadan da kötü iri sayılabilecek biriydi sarsan. Tanımadığı, hırpani görünümlü biri de olsa korkmadı hiç, tekrar uykuya yenik düştü; büyülenmemişti, uykusu vardı.

Küçük bir çocuğa Gulyabaniyi anlatamazdınız. Kalk kaçman lazım, “o bir Gulyabani” demeniz bir işe yaramazdı, siz yeteri kadar bağırıp çağırmazsanız. Büyükler bilirdi Gulyabaniyi, asıl onlar korkardı. Çocuğun anlatılanlardan çok, anlatandan başlardı korkusu. Gözünü belertmesi, sesini alçaktan yükseğe çıkarması, dişlerini göstermesi korkuturdu.

Aslında sarsmıyordu Gulyabani onu, çuhayı almaya çalışıyordu. Ne vardı ki çuhada bu kadar önemli olan. Çok uykusu varsa o da altına gelsindi hem büyükse ne yapsındı, kendi sorunuydu. Konuşacak hali bile yoktu, sadece çuhanın zaten açılmış tarafını kaldırarak davet etti. Souqish ne kokuya bakıyordu, ne de çirkinliğe, korkunçluğa desen korkmuyordu ki. Uyumaktan başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktu; o an için annesine bile.

Gulyabani, Souqish’in davetiyle karşılaşınca, durdu, afalladı bir süre. Sonra çuhayı bıraktı, hatta yüzünde endişe/korku karışımı bir hal belirdi. Az ötedeki iki duvarın birleştiği, duvarlardan birinin biraz daha geride kaldığı bir kuytuya sırtını dayayıp sürtünerek, yere bıraktı kendini. Sanki tek ihtiyacı oymuş, başka hiçbir şey yerini tutamazmış gibi düşündüğü çuhasına son bir kez daha baktı, sonra gözleri kapanmaya başladı ve o da uyuyakaldı.

Sesler/bağrışmalar yüzünden açtı gözlerini, havaya bakılırsa sabah olmuştu. İki kişi ufak kızı çuhasına sarmış götürüyordu. Kız da olanca gücüyle bağırıyor, yardım istiyordu. Önce her zamanki gibi hiçbir şey yapmadı. Belki de kızdan çuhasını çekmek yaptığı tek tepkiyi hayatındaki.

Gene de çok da uzaklaşmadan karar vermeliydi. Sonunda kararını da verdi, kalkarak peşlerinden koşmaya başladı.

Koşup da dokunmasına bir adım kala, vurmayı düşündü. Fakat elini kaldırana kadar kızı kaçıran adamlara çarpmıştı bile; çarpmanın etkisiyle hep birlikte yere düştüler. Ayağa ilk kalkan kendisiydi. Tam ummadığı gibi gitse de, yakalamış olmanın sevinciyle, yere çarptığı zaman kaşında oluşan küçük yarıktan süzülen kanı hissetmedi.

Başarmıştı, almıştı onu; yere eğildi, kaçıranlardan kurtarabildiği çuhasını aldı ve uyandığı yere doğru gerisin geri yürümeye başladı. Kızla ve hırsızlarla işi yoktu artık.

Yolu daha yarılamamıştı ki iki hırsız kalkıp kendilerine geldiler. Daha zayıf olan;

“Hey!” diye bağırdı peşinden. Bir tepki alamayınca da; “Heeey, Gulyabani! Haydi yaylan” diye seslendi tekrar. Kızı almışlardı ama Gulyabani’yi de tanıyorlardı.

Gulyabani; dilenirdi, dilsizdi, çalışmazdı. Yemek verirlerse doyar, vermezlerse aç kalırdı. Su çoktu Iypxsa’da, o konuda sorunu yoktu. Yüzü bir başka çirkindi Gulyabani’nin; sanki biri yüzü daha hamurken alıp yoğurmuş bir gözünü yukarda diğerini aşağı almış, burnunu yok etmiş, ağzını fazlaca açarak sürekli salyalanır hale getirmiş gibiydi. Bir de şu uykuda rahatsız etmeseler…

Gene hiçbir şeyi umursamadan yerine doğru devam etti. Etraftaki bağrışmaları duyan kız artık ağlayıp, çığırmak yerine duyduklarını kullanarak seslenmeye başlamıştı;

“Guyyabaniii!” hiç durmadan sürdürmekteydi, ismini söylemeyi. Bu yabancı ama sıcak seslenmeyle durdu. İlerlemiyordu.

Aynı sırada kızı sırtlanan hırsızlar da, Gulyabani’nin ayak sürüme sesinin kesilmesiyle şaşırıp geriye döndüler.

Hırsızlar Cherhoq’a benziyordu. Kısa ve güçlü yapıları öyle gösteriyordu. Döndüklerinde Gulyabani’nin de hâlâ sırtı dönük olarak ayakta beklediğini gördüler.

Daha ufak tefek olan, bu kez konuşmayı bırakıp, kenarda bulduğu sopayı alarak, Gulyabani’ye doğru sinirle yürümeye başladı. Kızı omuzunda taşıyan da artık kızı indirmiş, tuttuğu tarafın karışacağı kavganın sonucunu bildiği bir karşılaşmayı izler gibi keyifliydi.

Sopayı kaldırdı ve Gulyabani’nin kafası, omzu ve boynunu kapsayan kısma oldukça sert bir şekilde indirdi. Çok uğraşma niyeti yoktu, bir kez vurmasının yeteceğini düşünerek, tüm gücüyle vurmuştu.

Kız hâlâ aynı umutla bağırıyordu, “Guyyabaniii, guyyabaniii.”

Sırtında odunun ikiye parçalanmasıyla öne doğru sendeledi ve diz çökerek durdu. Kafasından boynuna kan tatlı bir sıcaklıkla süzülüyordu.

Elinde kırılan sopanın ucuyla kalan Cherhoq, kalan parçayı kenara fırlatıp arkadaşının yanına dönmeye başladı. Arkadaşının yanına vardığında yola devam etti ama arkadaşı gelmiyordu, hâlâ bakmaya devam ediyordu, geriye doğru. Hatta nereye bakıyor diye dönerken kızında elinden kurtularak kaçtığını ve onu yakalamak için bir şey yapmadığını gördü. Arkasını dönüp neden durduğuna bakınca da Gulyabani’ye baktığını gördü.

Ayağa kalkmış ve onlara doğru dönmüştü. Yüzünde öyle kin, nefret, sinir yoktu ama onu ilk kez kendi için bile olsa tepki gösterirken görüyorlardı. Neredeyse kendilerini bildiklerinden beri semtin yarım hatta akılsızıydı Gulyabani.

Kız o kadar küçüktü ki çok dikkat etmeseniz Gulyabani’nin bacağının arkasında saklandığını göremeyebilirdiniz. Gulyabani’nin kaslı, kalın bir bacağı olmasından da değil, üstüne göre bulabildiği tek çul buydu; büyükçe bir çuldu o da.

Boynundaki hareket edermiş gibi görünen ıslaklığa bakılırsa, az da olsa süzülmekteydi hâlâ kan. Bu kez bir daha kimseye karşılık veremeyeceği şekilde indirmek üzere anlaştı bakışlarıyla iki Cherhoq.

Aralarındaki mesafeyi yarılamışlarken, sokağın diğer ucundan sesler gelmeye başladı. Oraya bakınca, polislerin çevrelediği bir kadının bulundukları yere yaklaştığını gördüler ve kısa sürede ortalıktan kayboldular. Yanından uzaklaşırlarken bile bir şey diyemeseler de, “seninle sonra görüşeceğiz” vardı bakışlarında.

Iypxsa gelişmiş bir şehirdi, polis sistemi bile vardı. Düzeni sağlamaya çalışsalar da, tabii ki hep sonradan o da şanslılarsa sağlıyorlardı.

Polisler kadınla birlikte Gulyabani’nin yanında bittiler hemen. Kaçan kişileri görmüşlerdi ama ellerinde o vardı. Suçlansa tepki vermeyecek biri her zaman işlerine yarardı.

Kadın kıza atılıp;

“Souqish” diye sarılınca, kıza doğru baktı Gulyabani. Kız da annesine ulaşmanın sevinci, korkusunu taşıyordu; her ne kadar kendisini kurtarmayıp, çuhasını alsa da, kız Gulyabani’nin elini de bırakmıyordu.

Polisler, onu karga tulumba yapıp götürürken dahi gözü hep Souqish’deydi. Nezarete vardığında, zaten herkes tanıyordu onu.

İçerde başları olduğu görünen kişi çıkıştı, getirenlere;

“Gulyabani mi o? Ne yapmış ki, uyumuş mu?”

“Şeyyy”

“Neyyy?”

“Şeyyy efendim. Kız var ufak”

“Eeee?”

“Annesi var”

“Çok ilginç, annesi var demek ki? Küçük kızın?” artık dalga geçmeye başlamıştı.

“Annesiii”

“Çıldırtma şimdi. Kim annesi?”

“Uhma efendim”

“Uhma kim ki?”

“Uh ma e fen diiim” derken sanki bir kırıtık çıkmaya başlamıştı sesi.

“Haaaa” işte şimdi anlamaya başlıyordu. Uhma, şehrin meşhur dullarındandı. Demek ki, gereken ihtimam gösteriliyordu kendisine. Sebeplenmenin tam sırasıydı;

“Ne yapmış Gulyabani?”

“Hiçbir şey efendim”

“Eeee?”

“Kızı dünden beri kayıpmış hanımefendinin. Çok üzgündü annesi, -biri kaçırmış olmalı- diye yakınıyordu. Kız da, onun yanındaydı”

“Bizimki bir şey yapmış mı? Yapmaz ki…”

“Yapmamış ama onu yakalayabildik, birileri hırpalamış biraz onu”

“Anlıyorum da, kim Gulyabani’ye bir şey yapmak ister ki?

“Bilemiyoruz ama kızı kaçırmaya çalışanlar olabilir”

“Gulyabani, kızı mı kurtarmış?” diyerek kahkahalarla gülmeye başladı.

“Sanmıyoruz ama bilemiyoruz da…”

“Tamam tamam, birkaç gün burada kalsın. Anne memnun olur, kız zaten iyi (sanırım), Bizimkinin da yarasına bakılır, karnı doyar, biz de görevimizi yapmış oluruz. Haaa gerçek suçlular da onun elinden kızı alamadılarsa, takip etmeye gerek bile yok. Şu Uhma’yı bir de biz yakından görelim” derken, kuşağını sıkıştırarak, kılıcını düzeltti ve odadan çıktı.

Az sonra Komutan, dediğini yapıyor Uhma’ya yakın alaka gösteriyordu;

“Merak etmeyin hanımefendi, kaçıranı yakaladık. Emin olun hak ettiği cezanın fazlasını vereceğiz. Kıza kötülük yapmadığını gördük. Kendisini tanırız…”

“Tanır mısınız? Bir suçluyu tanıyorsanız, nasıl onu sokağa bırakabilirsiniz ki? İşte, bırakırsanız bunlar oluyor, siz de suçlusunuz”

Komutan, lafın istemediği tarafa gittiğini görünce endişeye kapılmıştı. Lafı çevirmeliydi.

“Gulyabani, yani kızınızı kaçıran; dilsizdir, kimseye zararı dokunmaz…” tekrar lafı kesiliyordu;

“Kızımı kaçıran adamın kimseye zararı dokunmaz mı diyorsunuz?” az önce bağırarak ortalığı inleten kadının, son duyduğu sözle, gözleri yuvasından çıkacaktı neredeyse.

Artık, dönemeyeceği taraflara gidiyordu yol. Aslında olması gereken gibi Gulyabani’yi savunuyordu, neredeyse kızın suçunun Gulyabani’den çok olduğuna emindi.

“Komutanınız?” dedi Uhma.

“Komutanım?” diye ilk başta anlam veremedi, kendisi bir komutandı.

“Sizin komutanınız kim?”

“Benim komutanım mı?”

“Sanırım onunla konuşsam daha iyi”

“Şey, benim komutanım Khirk hanımefendi” iş ciddiye biniyordu, hiç yoktan hem de.

“Hanımefendi” konuşurken trip atıyor gibiydi neredeyse, “Bize başvurduktan çok kısa bir sürede kızınızı ve kaçıranı yakaladık, rica edeceğim” Artık kafasında bizimkinin suçluluğu sabitlenmişti.

Aynı sıralarda, iki polis de sorgu yapılan odada onunla eğlenmekle meşgullerdi. İçlerden biri tam bir yavşaktı, diğeri ise daha iyi gibi görünse de önünde cereyan eden bu soytarılığa ses çıkartmıyordu;

“Kız’a bir şey yaptın mı, Yabani?” dedi yavşak olan.

Tabii ki ses yoktu, “…”

“Elini tuttun mu? Sarıldın mı?”

“…”

“Küçüklüğünü hatırlıyorum daaa” büyük olasılık lafı başka bir yere getirmek için ön hazırlıktı bu giriş. Iypxsa’ya geldiğinde çocuk değildi ki. “Birçok aile yanına almak istedi seni. Yeni giysiler verdiler, yeni bir yuva, yatak verdiler, tıraş ettiler, saçını kestiler, kokular sürdüler, yakışıklıydın.”

Dediklerinin neredeyse hepsi doğruydu, yakışıklılığı dışında. Birçok aile, özellikle çocuğu olmayanlar, yanlarına alıp, bakmaya, büyütmeye, iş öğretmeye neredeyse güvenmeye çalışmışlardı ona. Fakat ilk fırsatta kaçıyordu evden. Eşyalar umurunda olmuyordu, kişilerin umurunda olmadığı kadar. Kimsenin bilmediği bazı konular vardı Gulyabani hakkında. Gene de herkesin farklı bir hikayesi vardı, bu konularda.

İçlerinde en çok kimin oğlu olduğu hakkında söylenti vardı. Iypxsa beyinin hatta zenginlerden birinin oğlu olduğu çoğunlukça kabul görüyordu; fakir birinin olsa bu kadar dayanamazdı, hep gözlerinin önünde olsa da “kesin yardım alıyordur” diyorlardı.

Gemiden limana inişini düşününce belki bir forsa olduğunu ya da başından kötü şeyler geçmiş, travma yaşamış biri olabileceği geliyordu akla. Gene de konuşmaması için fiziksel olarak hiçbir eksik bulunamadı. Polis devam etti, karşılık almasa bile sıkılmadan;

“Annesini tanıyor musun?”

“…”

“Güzeldir.”

“…”

“Annesi yüzünden mi kızı korudun” kurtardın diye geçse de aklından, diyememişti. Diğer polis de sıkılmaya başlamıştı geçen sürede:

“Ya bırak, ne bekliyorsun ki? Gulyabani’nin sana cevap vermesini mi?”

“Eee, ne yapayım. Daha önemli işlerim mi var?”

“Belki gerçek suçluları bulmaya çalışmalıyız?”

“Belki de çalışmalısın?”

“Evet, ben çıkıyorum. Yalnız kalabilir misin? Birini göndereyim mi?” dedi ve bolca gülüp, cevap beklemeden çıktı dışarı.

Yalnız kalan polis, yerinden kalkıp ona doğru giderken “Artık yalnız kaldığımıza göre, homurdanmak dışında çıkartabildiğin kelimeler var mı?” diyerek saldırdı. Elleri acıyana kadar tokat/yumruk ne varsa saydıran polis, acısı artınca da yer yer masaya, bazı duvara, bazı tekmeyle zemine doğru vurmaya başladı. Tabii ki Gulyabani’den ilk başlarda “Ah!” sesleri geliyordu, şimdi ise zar zor nefes alma hırıltıları o da bazen geliyordu.

Kendinden geçmişti; ne kendini koruyabiliyordu, ne de görebiliyordu. Nerede, nereden vuracak, neyle, nereye vuracak; idrak edemiyordu, bu yüzden de kendini savunamıyordu. Tek ümidi yakında yorulmasıydı polisin, en azından yorulsa iyi olurdu.

Arkasındaki duvara en son fırlatılışında farklı bir şey oldu. Sanki yumuşacık bir yatağa atlamış gibi hissetti; bu kadar rahatlayabileceğini tahmin edemezdi. Sonrasında ise havadaki elini farketti.

Zaman yavaşlamış gibiydi, normal hızda tek hareket edebilen, puslu da olsa gören sol gözüydü. Hiç istemediği bir hareketti bu ama gidiyordu işte.

Havadaki eli polise doğru ilerlerken; gerçekten de durdurmaya çalıştı ama durduramadı. Sağ eli polisin yüzüne öyle bir tokatla indi ki. Polis odanın diğer tarafına kadar uçtu dese yeri.

Hayat artık daha bir zor geçecekti, ne suçu vardı, ne yapmıştı? Şimdi, yok yere uçurumun kenarında olduğunu hissediyordu. İçinde olduğu duruma daha fazla üzülemeden acının ve kan kaybının etkisiyle olduğu yere yığılarak bayıldı.

Souqish ise duvarın diğer yanında işini tamamlamış olmanın verdiği rahatlıkla, oyununu bitirmiş gibi gelerek annesinin yanına oturdu. Duvara vurmaktan eli biraz olsun acımıştı ama her bir yanık karıncalanmaya değerdi.

İlk Kahraman” için 2 Yorum Var

  1. Anladığım kadarıyla öykücülükte yolun başındasınız. Bazı öğeler bunu belli ediyor. Ancak şu da var eğlenceli, salaş ve yer yer alaycı hafif bir kaleminiz var ve zaman içinde çok ciddi işler çıkartabilecek gibi görünüyorsunuz.

    Öyküye dair konuşursak da genelde gayet iyiydi, zanaate girmiyorum zamanla mükemmelleşecektir. Bu öyküdeki tek eleştirim limanın tarihçesine değinme şekli ve uzunluğu oldu. Onun dışında gayet başarılıydı.

    Bu vesileyle seçkiye hoş geldiniz.

  2. MaNGeL dedi ki: dedi ki:

    Haklı olduğunuz çok konu var.
    Normalde iyi/kötü eleştirisinden, bir kaç cümlede bile olsa çok daha değerli bir dönüş benim için.
    Kalemim aynen dediğiniz gibi, yazarken eğlenmemin etkisi olsa gerek. Akıcılığın olduğu yerler de benim yönlendirmeyip kendi kendine akan taraflar. İkisini birlikte yaptığım zaman tam olmuş olacak.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!