Öykü

Kaynak

Atlarının yatıştırıcı kişnemeleri altında azıcık da olsa dinlenmeye çalışıyordu Kelterek Atlıları. Kelterek sıradağının yakınına kurulmuş olan köyler tarafından bu isim uygun bulunmuştu onlara. Bölgedeki haydutları, yağmacıları ve düşmanları kovalayıp, isimlerini borçlu oldukları köyleri ellerinden geldiğince korumaya çalışıyorlardı. Grubun birçok üyesi de bu tarz yağmalarda yakınlarını kaybetmiş veya yaşadıkları yerlerden olmuşlardı. Geri kalanlar ise kendi köyleri de baskınlara kurban gitmesin diye at koşturuyordu.

“Kuzeye giden gözcü geri gelmedi mi daha?” Grubun lideri olarak kabul edilen Eram etraftakilerden beklediği cevabı alamadı.

“Hâlâ gelmedi. Biraz daha gecikirse birilerini gönderelim mi?”

Ama buna gerek kalmamıştı. Uzaklardan bir adamın hoplaması, sonra da altındaki atın dörtnala gelişi seçilmeye başlamıştı.

“Eram! Eram! Acele etmeliyiz,” diye seslenmeye başladı duyuş mesafesine ulaştığında Ülkit. “Bir grup düşman askeri buldum! Toparlanıyorlardı!”

“Ne kadar uzaktalar?”

“Yarım günlük mesafedeler. Üç beş at dışında yayalar.”

“Herkes hemen atlara. Üç kişi burayı toplamak için geride kalsın. İşiniz biter bitmez de bizi takip edin.”

“Ama yetişemeyebiliriz.”

“Gerekirse büyü kullanırız!”

Kelterek Atlıları dörtnala kuzeye yönlenmişlerken Esas Gezegeni’nin yıldızı olan Kaynak, Kelterek Sıradağları’nın arkasına saklanıyordu.

Borular ötüyordu. Savaş çıktığından beri Kelterek Çiftliği’nin bir ucundan diğer ucuna genel haberleşme bu şekilde yapılıyordu. Savaş zamanı artan yağmacılara karşı bunun askeri bir his verdiği düşünülerek etraftaki Eler, Terni, Reka, Kesta ve Ekrat köylerinden oluşan çiftlik yönetimi tarafından böyle karar alınmıştı. Tek, uzun bir boru sesi akşam yemeği için çalıyordu. Üç gün daha çalıştıktan sonra ekinin tamamı toplanmış olacak ve toprağı nadasa bırakacaklardı. Çiftlik hayvanlarına gelince, başka bir grup onlarla ilgilenmek için gelecekti. Köyler çiftlikle olabildiğince eşit olarak ilgilenirdi. Toplanan ürünlerse vergilerden arındırıldıktan sonra yine eşit bir şekilde köyler arasında dağıtılmaya çalışılırdı. Hevon’da çok kullanılan bir yöntemdi bu.

“Acaba daha sıkı çalışıp işi iki gün içinde bitirebilirsek, bizi erken yollarlar mı?” Erton, sadece çiftlik zamanı görüşebildiği Terni Köyü’nden gelen arkadaşı Ruilt’le sohbet ediyordu.

“Neden, aileni mi özledin?” dedi Ruilt, hafif alaylı bir şekilde. “Su?” dedi boş bardağını göstererek.

“Sanki sen özlemedin, Ruilt. Daha dün kızının yanaklarını kızartana kadar sıkmayı özlediğini gevelemiyordun da!” Erton ortamdaki yoğun uğultu karşısında seyrek kaldığı için fark edilmeden dağılan bir kahkaha atarken Ruilt’e ve kendine birer bardak su koydu.

“Tamam, tamam. Belki bir iki defa söylemiş olabilirim ama ne var yani? Onu geç de son zamanlarda güvenlik görevlilerinin sayısı mı arttı?”

“Şu çıkan savaş yüzünden. Bazıları düşmanın, çiftlikleri hedef aldığını söylüyor.”

“Bak bunu duymamıştım. Aslına bakarsan Senat’a olan sınırımız şu Kelterek Sıradağları’nın hemen ardında. Neyse ki Kelterek Atlıları var. Onlar icaplarına bakar… di mi?”

Sohbete, yatakhaneye giderlerken devam ettiler ama çok geçmeden ikisi de yorgunluktan uyuyakalmışlardı.

Kaynak, Esas’ın farklı bölgelerini aydınlatmakla uğraşıyordu.

“Ülkit! Gördüklerin bunlar mı? Toparlanıyorlar demiştin.” Kelterek Atlıları açıklığa kamp kurmuş olan Senat askerlerini ormandan gözlüyorlardı.

“Evet, Eram. Ama bunlar gördüğümün çeyreği bile sayılmaz. Bölünmüş olmalılar.” Karşılarında topu topu on beş kişilik bir asker grubu vardı.

“Şu adam,” dedi Eram bir tanesini göstererek, “komutanları olmalı. Onu sağ ele geçirmeliyiz. Anladınız mı? Sağ. Oklular ve tüfekliler siz atlarınızı biraz daha uzağa bağlayıp ormana kaçmaya çalışanları halledeceksiniz. Biz geri kalanlar, etrafını sarıyoruz. Unutmayın komutanı sağ istiyorum. Ha bir de lütfen mızraklarınızı millete fırlatmayın artık, sonra yok kayboluyor yok kırılıyor yenisini almaya gücümüz yetmez şu anda.”

Oklular ve tüfekliler denileni yaptılar. Diğerleri ise atlarına binip düşman askerlerinin onları görmeyeceği mesafeye ulaştıklarında ormandan çıktılar ve alana hızlıca yayıldılar. Düzenli orduya ait olmamalarının eksilerini hissediyordu Eram. Oluşturdukları çemberde açıklıklar olduğunu hissediyordu ama artık önemsizdi başlamışlardı bir kere.

İlk atılan Eram’ın atı olmuştu. On beş kişilik gurubun üstüne doğru çemberi hızlıca daraltıyorlardı. Bir çemberin içinde kaldığını fark eden düşman önce ormana kaçmaya çalıştı. Onları oklar ve tüfeklerin patlama sesleri karşıladı. Altı asker yere yığılmıştı. Komutanları atlara binmeleri için işaret etti ama çok geçti; Kelterek Atlıları çoktan mesafeyi kapatmıştı.

Hayatta kalan Senat askerleri komutanlarının etrafına geçip silahlarını çekmişti ama bir işe yaramamıştı. Atlılar üstlerinden geçiyordu. Komutanları kafasına ağır bir darbe yemiş ve bayılmıştı. Çıkan kargaşada bir Senat askeri, atlılar tarafından oluşturmuş çemberde bir açık bulmuş kendi atlarına koşuyordu. Koşusu fazla sürmemişti. İki tüfek sesinden sonra yere yığılmış ve üstüne üç ok saplanmıştı.

Kaynak, Kelterek Ormanı’nın üstünden olanları seyretmeye çalışıyordu.

Uzun boru sesleri kahvaltı vaktinin bittiğini ve herkesin tarlalara çıkması gerektiğini haber veriyordu. Erton, Ruilt ve birkaç köylü daha şeflerine hasadı toplarken büyü kullanıp kullanamayacaklarını sormuşlardı.

“İşinizi erken bitirmek istiyorsanız bu seferlik kendi vücudunuza güvenmeniz gerekiyor. Savaş yüzünden bu ekinleri büyütmek için ek büyüler kullandık. Vergilerin artması, sınır dışındaki askerlere yapılan destek falan filan… Anlayacağınız, kullanacağımız herhangi bir büyü hasada zarar verme riski taşıyor. Bütün hasadı toplamak için üç gününüz var. Şimdi hadi acele tarlalara.”

Erton ve Ruilt görevlendirildikleri bölgeye vardıklarında diğer köylüler çoktan işlerine başlamışlardı. Tırpanlar havaya kalkıp indikçe ekinler yere düşüyordu. Yerde pek beklemeden de tırmıklar tarafından kaldırılıp çuvallara konuyorlardı. Erton ve Ruilt de bu çuvalları sırtlayıp ambara götürüyorlardı.

Zaman, ağır çuvallar tarafından bükülüyormuş gibi Erton ve Ruilt için aşırı yavaş geçiyordu. Öte yandan hızlıca inen tırpanlar ve kalkan tırmıklarsa zamanda bir aşınma yaratıyor gibi dikkatleri kendilerine çekiyordu.

Doğu tarafından boru sesi duyuldu. İki kısa boru sesi. Paydos vaktinin gelmediğini de buradan anladılar. Başka bir şeyler oluyordu. Kelterek Sıradağları’na bakan batı tarafındaki güvenlik görevlileri hızla boru sesinin geldiği doğuya, orman tarafına giderken yanlarından geçtiler. Ardından şefleri avazı çıktığı kadar bağırarak “Herkes yatakhaneye! Doğuda düşman görüldü! Silah kullanmayı bilenler silah deposuna!”

Şefler dışında bir sessizlik çöktü başta. Şaka olmadığını herkes biliyordu ama hepsi bunun bir şaka olmasını istiyordu. Sonunda bir kargaşa çıktı. Köylüler yatakhaneye doğru kaçışıyorlardı. Sadece birkaç tanesi sakin kalabilmişti. Onlar da silah deposuna doğru gidiyordu. Erton ve Ruilt de bu grubun içinde sessizce onları bekleyen belirsizliğe doğru gittiler.

Kaynak tam tepelerinde durarak gölgelerini korkutuyordu.

“Eram… Eram! Uyan! Tutsak kendine geldi. Söylediğin gibi büyü kesici de verdik.” Düşman kampından geriye kalanları elden geçiriyor, işe yarayacak gibi gözüken şeyleri alıyorlardı. Aynı zamanda yerlerde yatarak dinlenenler içinse nöbet tutuyorlardı.

Eram’ın üstü çimen içindeydi. Hafif bir silkelendi ve tutsağın yanına gitti. “Eee, konuşacak mısın? Yoksa bize iş mi çıkaracaksın?”

Tutsak cevap vermedi. Bunu bekliyorlardı zaten. “Peki önce soruları sorarım, gerisi senin tutumuna kalmış. Bu bölgeye nasıl girdiniz?” Cevap gelmedi. Sorguya izleyenler derin derin iç geçirdi. “Öyle olsun,” diyerek tutsağın yanına gelip dizini tuttu. Tuttuğu noktadan tutsağa büyü enerjisi aktardı. Hiçbir şey olmadı. Sonra tutsağın acıdan kıvrandığını ama bunu dışa vurmamak için verdiği çabayı fark ettiler yüzünden. Bunun üstüne Eram daha fazla ve daha fazla büyü enerjisi aktardı. Tutsak inlemeye başladığında dizini bıraktı. Tutsağı tuttuğu yerdeki kıyafetleri erimiş ve dizi mosmor olmuştu. Eram bir daha sordu, “Nasıl girdiniz?”

“Orman… Ormanın bizim sın-sınırlarımızda kalan… tarafından.” Kelterek Ormanı, Kelterek Sıradağları’nın kuzey ucundan hem Senat sınırlarına hem de Hevon sınırlarına uzanıyordu. Terni köyü ile birlikte de güneye doğru yayılmaya başlayıp Ekrat Köy’ü hizasında da son buluyordu. Kelterek Sıradağları ve ormanıyla birlikte çiftliğin sadece güney kısmı saldırılara açık kalıyordu.

“Buraya varana kadar en azından iki köy geçmiş olmalısınız. Onlara saldırdınız mı?” Senat askerleri ormandan geçerken Kelterek Sıradağları’nın kuzey ucunda bulunan Eler Köyü’nün ve Kelterek Çiftliği’nin kuzeydoğusunda kalan Terni Köyü’nün yakınlarından geçmiş olmaları gerekiyordu. Bunun yanı sıra belki de önce Kelterek Sıradağları’nın güney ucunda kalan Reka Köyü’ne, çiftliğin güneyinde olan Kesta Köyü’ne ve Kelterek Ormanı’nın güney sınırlarında bulunan Ekrat Köyü’ne saldırmayı planlıyorlardı.

Yine cevap gelmedi. Bu sefer Eram, tutsağın diğer dizine attı elini.

“Dur… Dur.” Tutsağın sesi acıdan zar zor çıkıyordu. “Em-emirler sadece… çi-çiftliklerdeki stokları yok… yok etmek üzer-üzerine.” Kelimelerini tamamlamaya nefesi yetmiyordu. “Sınırlarımız içine… alacağımız yeni kö-köylere… daha sonra yemek da-dağıtıp… bizim tarafımıza çekmeye çalış-çalışacaktık.”

Eram bir şey söylemedi. Bu sefer sinirden adamın dizine büyü enerjisi aktarmaya başladı. Bir an tutsağın bayılacağını hissedip elini hemen geri çekti. Tutsağın konuşabilmesi gerekiyordu. “Kaç kişi geldiniz? Geri kalanınız çiftliğe mi yöneldi?” Öfkeden sesi yer yer çatladı.

Tutsak cevap vermeyeceği anlamında kafasını salladı. Eram’ın fazla sabrı kalmamıştı. Bu sefer tutsağın iki kolundan da tutup hiç beklenmeyecek miktarda büyü enerjisi aktardı. Tutsağın kolları hafiften kanamaya başladı. Kolları bıraktığında tutsak yere yığılmıştı. Bir daha da oradan kalkamamıştı.

“Eram!” diye seslenerek tutsağın etrafında oluşmuş kalabalığı yararak geldi Ülkit. “Batıya giden ayak izleri var, sadece ayak izleri. Yanlarında getirebildikleri bir tek şuradaki atlar olmalı. Zaten daha fazla atla ormandan geçmeleri de çok zor olurdu. Buradan çiftliğe yürüyerek bir buçuk günlük mesafe var.”

“Herkesi uyandırın, batıya… çiftliğe gidiyoruz.”

“Atlar çok yorgun, Eram. Yarım günlük yolu hızlıca kat edebilmek için çok zorladık onları zaten. Bir hızlandırma daha onları bitirebilir” Ülkit’in atlar için endişelendiği belliydi ama çiftliğe zamanında yetişememek onu daha çok kaygılandırıyordu.

“Atların biraz daha dayanması gerekiyor. Sen ve sen!” Eram etrafına toplananlardan ikisine işaret etti. “Biriniz doğruca şehre gitsin ve yetkililere haber versin, biriniz de Terlo Kalesi’ne. Fazla ağırlıkları burada bırakın. Acele etmeliyiz.” Her yöne doğru koşturup dağıldı Kelterek Atlıları. Eram ise son bir kez daha tutsağa baktı. Ölü olduğundan emin olunca atına doğru hızlıca koştu.

Kaynak, Esas’ın geri kalanında neler olup bittiğini görebilmek için oralardan uzaklaşıyordu.

Erton ve Ruilt diğer köylülerle birlikte yatakhaneye sığındılar. Girişe ve camlara yataklardan barikat kondurdular ve bu barikatın sağlam olması için dualar ettiler. Çiftlik şefleri ise dışarıdaki güvenlik görevlileriyle birlikte kim bilir neler yapıyorlardı.

Köylüler iyice geriye, yatakhanenin duvarlarına sinmişti. Silah kullanmayı bilenlerse daha önde duruyorlardı. Erton, Ruilt ve silahlı köylüleri, diğerlerinden ayıran tek deneyimleri ise iki kez savaş alanına bile varamadan bitmiş olan savaşlar için aldıkları bir hafta ya sürmüş ya sürmemiş olan kılıç eğitimleriydi.

“Sence dışarısı nasıldır, Erton?”

“Bilmek isteyeceğimizi sanmıyorum, Ruilt.”

Dışarıdan metallerin bir şeylere çarpma sesleri geliyordu. Bir çığlık söküldü birilerinin ciğerlerinden. Herkes bunun düşmandan geldiğini umdu. Hafif hafif yanık kokusu sarmaya başladı köylülerin etrafını.

“Hasadı yakıyorlar!” diye bağırdı biri.

Kılıç, kalkan, mızrak ve birbirine çarpan diğer silahların sesi ve kopan çığlıklar kesildi. Camlara yapılmış olan barikatlardan içeri sızan parıltılar artmaya başladı. Hasadın yanı sıra çiftliğin ana binası da yanmaya başlamıştı. Bazı siluetler yatakhanenin etrafından tek girişe doğru gidiyorlardı.

“Açın kapıyı!” diye ağır aksanlı bir ses duyuldu. “Biz açarsak sizin için iyi olmaz!”

Köylüler aralarında fısıldaşmalar başladı.

“Belki de kapıyı açmalıyız,” dedi biri.

“Hem açmazsak elimize ne geçer ki.”

“Hayır. Açsak da bizi öldürürler, açmasak da.”

“Haklı. Eskiden anlatılan hikâyeleri hiç mi hatırlamıyorsunuz?”

Kapıda bir gümleme duyuldu. Herkes sessizleşti. Düşman kapıyı kırmaya çalışıyordu.

Kaynak, Kelterek Sıradağları arasında gözden tamamen kayboldu.

Tarlaların büyük bir kısmı cayır cayır yanıyordu. Bu yangının sağladığı ışık da önlerini görmeye anca yetiyordu. Yanan çiftliğin hâlâ ayakta durmasından geç kalmadıklarını umut ettiler. Ekinlerin durumuysa feciydi, keskin yanık kokusu ve yanarak ölmüş çiftlik hayvanlarının kokusunun karışımı mide bulandırıcıydı. Kelterek Atlıları bu kokunun içinde çiftlikte çalışanların kokusunun da olma olasılığını düşünmek bile istemiyorlardı.

Atlarını çiftlik girişinde bırakmışlardı. Başlarına da beş adam dikmişlerdi. Tarlalarda süren yangının, atlarının kontrolünü kaybetmelerine yol açabileceğini düşünmüşlerdi.

Yavaş yavaş hiçbir zarar görmemiş olan yatakhane binasına doğru ilerlediler. Toplanmamış ve yanmamış ekinlerin saklanmalarına yardımcı olmalarını dilediler. Yaklaştıkça barikatlı girişin etrafında toplanmış olan düşman askerlerinin gülüşmelerini, kahkahalarını ve eğlencelerini duydular. Kapıyı omuzluyorlardı ama kırmak için yapmadıkları belliydi. İçerdekileri korkutmaya çalışıyorlardı. Onların orada kısılıp kalmalarından büyük zevk alıyorlardı.

Eram önce pencerelere baktı. İçerisi gözükmüyordu. Pencerelere de barikat kurduklarını anladı. Ülkit’e yanına gelmesi için işaret etti. “Yanına iki kişi al. Arka taraftaki pencerelerden barikatları sessizce aşıp girin. Ne olur ne olmaz diye orayı korumak sizin işiniz. İçeri girdiğinizde borularınızı çalın. Dikkatlerini kısacıkta olsa dağıtabilirsek çok iyi olur. Hadi… kolay gelsin.” Ülkit ve iki adamın sessizce uzaklaşmalarını izledi.

Eram adamlarına dönüp ok ve tüfek kullanmamalarını işaret etti. Yatakhanedekileri tehlikeye atmayı göze alamazdı. Düşmanı, barikatlı kapının etrafında iyice sarmaladılar. Bu sefer hiçbir açık olmadığından emin olmaya çalışıyordu. Artık düşmanı net bir şekilde görebiliyorlardı. Yaklaşık yetmiş kişi vardı. Bu kadar asker nasıl olmuştu da fark edilmeden sınırı aşabilmişlerdi, orman olmasına rağmen? Peki çiftlik güvenliğini nasıl alt edebilmişlerdi?

Ülkit’in borularını bekliyorlardı. Çok uzun sürmüş gibi geldi Eram’a. Acaba bir sorun mu çıkmıştı? Ama tek endişelenmesi gereken şey bu değildi. Senat askerlerinden biri oluşturdukları çembere doğru geliyordu. Bu beklenmedik bir hareketti. Onları fark mı etmişti? Pantolonunu indirip yere çömelmesi bu endişesini yok etti. Rahat bir nefes aldı ama çok erkendi bunun için. Düşman askeri pantolonunu aceleyle çekip yabancı dilde bir şeyler bağırdı ve diğerlerini harekete geçirdi. Eram ne dediğini anlayamadığından saldırı emrini vermeden önce biraz beklemek istedi.

Yüksek yüksek boru sesleri gelmeye başladı yatakhaneden. Senat askerleri afalladılar ama Kelterek Atlıları için yükselen ses bir saldırının başlangıcı olmuştu. Bu ani gelişen saldırı çabucak bitmişti. Senat askerlerinin dikkatleri dağınıkken ne olduğunu bile anlayamamışlardı.

Eram saldırı biter bitmez yatakhanenin girişine koşup kapıyı parçaladı. Arkasından çıkan barikatı dağıtmaya başladı. “Abi! Abi! Abi içeride misin?” diye ciğerlerini söke söke bağırıyordu. “Erton içeride misin? Abi!” Sonunda barikatı dağıtabilmişlerdi. Eram, abisi Erton’un boynuna sarılmış bırakmıyordu.

Kaynak kaçırdığı olayları yakalayabilmek için Kelterek Ormanı’nın arkasından çiftliği gözlemeye çalışıyordu.

Oruç Can Hasmaden

Finlandiya’da gıda mühendisliği okuyorum. Fantastik ve bilim kurgu edebiyatı, filmleri ve oyunları tüketmeye bayılırım.

Öne Çıkan Yorumlar

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar